Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 10 Sayı: 1.902

 6 Ocak 2012 - Fincanın İçindekiler


  • LALE HIRSIZI ... Seyfullah Çalışkan
  • DENİZ KABUKLARI ARASINDA ... Hamdi Topçuoğlu
  • Aile-Çocuk-Toplum ve Sorumluluk Üzerine ... Müşerref Özdaş
  • YENİ YILIM ERKEK KAFASINDA GEÇSİN..! ... Çağıl Fenike
  • Coşkun Irmak-2 ... Ömer Faruk Hüsmüllü
  • AÇ MIYIM, TOK MUYUM, YOKSA YOK MUYUM? ... Abuzittin Tırlak
  • Hilmi Z. Ülken'in Değer Felsefesi Üzerine V ... Alkım Saygın
  • Vietnam...Kalabalık, Sade, Güleryüzlü Ülke. ... Cüneyt Göksu


  • Dost Meclisi, Tadımlık Şiirler, Biraz Gülümseyin, Kıraathane Panosu, İşe Yarar Kısayollar, Damak Tadınıza Uygun Kahveler

  •  



     Editör'den : Bu sefer geciktim!..


    Yeni yıla ümitlerle, umutlarla, sevgi, dostluk, hoşgörü mesajlarıyla girdik te ne oldu? Hiç. Kamplaşma, ayrışma, intikam, demokrasi kisvesiyle despotluk aldı başını gidiyor. Emrindekiler içeride gün sayarken, emir komuta zincirinin en tepesindeki şahsın dışarıda olması anlamsızdı, gereği yerine getirildi, orada bir problem yok. Problem isnat edilen suçta. Görevini kötüye kullanmak, haddini aşmak,vs. gibi gerçek suçlamaların yerine, silahlı terör örgütü kurmaktan adamı alırsanız içeri bunu aklı başında insana anlatamazsınız. 600 bin kişilik ordunun başında olup silahlı terör örgütü kurmaktan yargılanmak komikliğin de ötesinde değil mi Allahaşkına? Tescilli hırsızları dışarıda tutarken, katilleri salıverirken, silahlı kuvvetlerle ilişkisi kesilmiş bir eski komutanı, delilleri karartacağı şüphesiyle, mahkeme günü meçhul bir zamana kadar içeri alırsanız bunu bana hiç anlatamazsınız. Alırsın ifadesini, yazarsın iddianameni, yaparsın mahkemeni, suçluysa verirsin cezasını, değilse zaten sorun olmaz. Ama yok, mesele o değil. Kılıçdaroğlu yalan mı söylüyor? İktidar kararlarını uygulayan "Özel Yetkili Mahkemeler" iş başında işte.

    Kütahyalı'nın alçıdan karısı, "Bu bir demokrasi zaferidir." diyor. Hem de ne zaman? 300 gün sonra ancak hakim karşına çıkıp kendini savunan meslektaşlarının tahliye taleplerinin reddinin ardından. Hoş ona meslektaş demek mesleğe hakaret addedilir ama n'apalım "O şimdi gazeteci".

    Üzerinde durulacak konu çok ama vakit yok. Ama Torino'lu vekil kardeşimizin cesaretine değinmeden geçmek olmaz. Fütursuzluğun, vurdumduymazlığın vardığı son nokta bu olsa gerek. Okyanus ötesinden yürü ya kulum denilen bir futbolcu eskisi, futbolu bıraktığı günden itibaren, devletin her cins kaymağını yemekten geri kalmıyor. Sadece ayaklarına hükmedecek kadar gelişmiş bir beyinden deha yaratmaya kalkışmak için ne yapmalı diyorsanız, futbol eskisi vekili izleyin yeter. Aldığı icazetle seçilerek geldiği Meclis'i ikinci plana atıp, program başına 150 bin lira ücretle yorumculuk yapmak için başbakanın onayını yeterli gören bir deha işte, Hakan Şükür. Anayasa porofesörü "Olmaz, vekilliği düşer." diyor, beyefendi "Ben kime soracağımı bilirim." diye cevap veriyor. Bay Kuzu hemen ters takla atıp "Ben zaten onu kastetmedim, genel konuştum." diye gerdan kırıyor. Bu bile tek başına, okyanus ötesi icazetli bir futbol eskisinin yılların Anayasa profesörünü dize getirişinin resmidir. Gocunan var mı? Yok. Alan memnun satan memnun. Bunun da adı çoğulcu demokrasi. Yazık.

    Bugün epeyce geç kaldım. Birtakım sürprizlerle yeni yıla başlamayı planlıyordum ama yetiştiremedim. Umarım en kısa zamanda yeterli vakti bulur hepsini bir bir yerine getiririm. Kalın sağlıcakla.

    Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

    Cem Özbatur








     


    Seyfullah Çalışkan

     Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


      LALE HIRSIZI

    Parktan lale soğanları çalan yaşlı kadını yakalayan güvenlik görevlileri apar topar girişteki kulübeye götürdüler. Biraz şişman ve kısa boylu olanı; "Yakaladık amirim. Bu kadın yeni ekilen laleleri çalıyordu. Suçüstü yakaladık. Zafer kazanmış komutan edasıyla yaşlı kadını iki kolundan tutarken amirlerine göğüsleri kabartarak, başları ileride ve dik bakmaya çalışıyorlardı. Uzun boylu olan ötekinden daha da heyecanla anlatmaya başladık. "Kaç gündür sıkı takipteydik amirim. Bu kadın lale soğanlarını çalıyordu. Açmalarına bile fırsat vermeden üstelik daha cücükken çekip çıkarıyordu. (Cücükken çalmanın suçu daha mı ağırdı acaba?) Önce kameradan gördük. Sonra şıp diye iş üstünde yakalayıverdik. Herkes gelip iki tane soğan sökse. Park ne hale gelir değil mi?"

    Kadın iki güçlü delikanlının arasında korkuluk gibi cansız ve solgundu. Bir an şaka yapıyorlar sanmıştı. Ama bu delikanlıların şaka yapar gibi bir halleri yoktu. Sadece iki tane lale soğanını yumuşak toprağın içinden çekivermişti. Eve götürüp balkondaki saksıya ekecekti. Parka sık sık gelmezdi. O gün üç aylığını almak için evden çıkmıştı. Dönüşte havanın güneşli olmasına aldanarak yolunu biraz uzatmıştı. Keşke uzatmasaydı, keşke bu gün evden hiç çıkmasaydı. Sadece bakkala biraz borcu vardı. Onun da para için bir şey dediği mi vardı? Yaşlı kadın hala içine düştüğü duruma inanamıyordu. Nerden böyle bir şey aklına gelmişti. Neden iki tane lale soğanı söküp almayı istemişti. Bir anlık düşüncesizlik işte.

    Kadın, güvenlikçi gençlerin gözüne girmek için çırpındıkları beyaz saçlı, saçına inat siyah kaytan bıyıklı adamın gözlerinin içine baktı. Ben bu adamın annesi yaşındayım. Konuşursam yola gelir belki diye düşündü. "Evladım ben bir şey yapmadım. Sadece iki tane lale soğanı aldım. Zaten biri toprağın üzerindeydi. Ötekini ben çıkardım. Tamam suçumu kabul ediyorum . Bu kadar kızacağınızı ne bileyim. Banka soymadım ya...", diyerek elini adama uzattı. Avucunda hala ıslak çamuruyla iki soğan duruyordu. "Bakın hiçbir şey olmamış işte. Ben şimdi bir koşu götürüp bunları yerine dikiveririm." .

    "Hop, teyze dur bakalım. Bu işler bu kadar basit değil. Yaşından başından utanmadan hem laleleri çalıyorsun. Hem de bir şey olmamış gibi davranıyorsun. Bu ne pişkinlik yahu," dedi kaytan bıyıklı şef. Konuşurken yüzü pancar gibi kızarmıştı. Onun sesi yükseldikçe yaşlı kadın küçüldü. Küçücük, minicik kaldı. O an keşke yer yarılsa içine girse de bunları duymasaydı. Kömür gibi kapkara kaytan bıyıklı şef sanki dünyanın en azılı suçlusu yakalamış gibi içinde bulunduğu durumu abarttıkça abarttı. Kadıncağız bir iki kere hık mık dedi ama konuşturmadı. Lale hırsızı bir kadının konuşmaya hakkı yoktu. Teyzenin ne yaşı kaldı, ne dini, imanı ne de terbiyesi görgüsü. Hepsi şefin aşağılamalarından bol bol payını aldı. Kadıncağız o konuştukça sararıp soldu, yaprak gibi titremeye başladı. Baktı ki şefin susmaya hiç niyeti yok. Kendini yere atıp yaygarayı bastı. "Ne yapacaksanız yapın artık. İsterseniz asın beni, ama yeter artık. Susun be yeter." dedi.

    Kulübenin içindeki üç güvenlik görevlisi o an kadının yüzüne baktılar. Gördükleri karşısında telaşa kapıldılar. Kadının yüzü kireç gibi olmuştu ve göz pınarları çeşme gibi akıyordu. Ağlamıyor, hıçkırmıyor ama yaşlar yanaklarından aşağıya süzülüp eski ayakkabılarının yanına beton zemine damlıyordu. Kısacası kadın hiç iyi görünmüyordu. Kadının başına bir şey gelirse hapı yutarlardı. Hemen bir sandalye çekip kadını oturttular. Tutanak tutmamız lazım dediler. Sonra seni polise teslim edeceğiz. "Tutun öyleyse," dedi kadın. Hiç alttan almıyordu. Yalvaracak, yakaracak gibi bir hali de yoktu.

    İkisi acemi biri eski tüfek üç güvenlikçi bilgisayarın karşısına geçip tutanak tutmaya başladılar. Saat kaçta, parkın neresinde, kadının kaç lale soğanı çaldığını, lale soğanlarının kadının elinde iken yakalandığını, suçüstü yaptıklarını satırı satırına anlattılar. Kamera kayıtları ile de durumun tespit edildiğini belirtmeyi de unutmadılar. Tutanak üç kişi tarafından imzalandıktan sonra polise telefon ettiler. On beş, yirmi dakika sonra mavi beyaz renkli, tepe lambası yanan bir otomobille biri ivil ikisi resmi üç polis çıkıp geldiler. Güvenlikçiler olayı kocaman bir kahramanlık destanına dönüştürüp polislere uzunuzun anlattılar. Kadına kimse bir şey sormadı. O da söze hiç karışmadı. Onlar konuşurken yaşlı hırsız acaba polisler bana kelepçe takacak mı diye düşünüyordu. Kadını tutanakla birlikte polislere teslim ettiler. Kadını yaprak gibi sallanan cansız bedeniyle otomobile bindi. Polislerden biri "Teyze sen nerede oturuyorsun?" diye sordu. "Onlara aldırma sen. Sakın üzme tatlı canını. Lale soğanlarından daha önemli işlerimiz var bizim. Sen adresini söyle de seni evine bırakalım."

    Birkaç dakika içinde arabayla kadını kapısının önünde bırakıp çekip gittiler. Kadın evinin kapısını açıp evine girdiğinde elinin birinin sımsıkı bir yumruk olduğunun farkına vardı. Hala o iki lale soğanı avucunda duruyordu. Hızlıca kapıdan çıkıp köşe başındaki çöp bidonuna gitti ve lale soğanlarını fırlatıp attı. İşte o zaman büyük bir yükten kurtulmuş gibi hafifledi.

    Seyfullah
    seyfullah@kahveciyiz.biz


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    8 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Hamdi Topçuoğlu

     Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


      DENİZ KABUKLARI ARASINDA

    Steinbeck'in "İnci" romanını okuduğum ortaokul yıllarında incinin nasıl oluştuğunu bilmiyordum. Beni o romanda ilgilendiren Meksikalı inci avcısı yoksul Kino'nun dünyanın en büyük incisini bulmasıyla yaşadığı sorunlar, hatta felaketlerdi. Paragözleri sevmemem o romanları okuya okuya oluşmuş bir değer olmalı.

    Yıllar sonra incinin oluşumunu ve uzak doğudaki inci çiftliklerini öğrendim. İnci, istiridyenin tenine batan kum acısından kurtulma çabasının ürünüydü. İnci çiftlikleri de yoksul işçilerin çok zor koşullarda çalıştığı yerler. Belki de bu yüzden inci, benim için hep acının sembolü oldu. Deniz dibinde dolaşırken midyeleri, istiridyeleri, yengeçleri, karavidaları, pinaları dakikalarca izleyişim de budan olmalı. Kabuk, onların tek savunma silahı. Tehlike karşısında yapabildikleri en iyi şey kabuklarına, yani evlerine sığınmak.

    Geçen cuma günü ( 23 Aralık 2011) Bodrum Deniz Müzesinde Sayın Hasan Güleşçi'nin armağanı deniz kabukları koleksiyonu sergilenmeye başladı. Aynı gün Muğla Üniversitesince bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Dünya Dili Türkçe Sempozyumu"nda bir bildiri sunduğumdan açılışta bulunamadım. Ancak pazar eşim ve torunumla günü soluğu müzede aldık. Hemen belirtelim, Bodrum Deniz Müzesi, bu koleksiyonla değerine değer katmış.

    Hasan Güleşçi, koleksiyonculuk için "Hobi dediğiniz olay, bir koleksiyonu bir defada satın alarak yapılacak iş değildir. Hangi koleksiyonu yaparsanız yapın, ona genç yaşta başlamak, ömür denilen süreçte adım adım geliştirip zenginleştirmek lazımdır. Bu surecin her aşamasında koleksiyonunuza odaklandığınızda günlük stresinizden uzaklaşıp ruhunuzun ve beyninizin dinlendiğini, gençleştiğinizi hissedersiniz." diyor.

    Bu sözler bana geçen ay Herodot 3. Yaş Akademisi Derneği'nin konuğu olarak Bozcaada'dan kalkıp gelen Hakan Gürüney'in sözlerini anımsattı.

    Gürüney, Bozcaada'da hayranlıkla gezdiğimiz yerel tarih müzesinin kurucusuydu. O gün O gün bize İstanbul'da işi yolunda bir mühendisken böyle bir işe nasıl soyunduğunu şöyle anlatmıştı:

    "Dalış meraklısıydım. 1988- 1991 arasında 220 değerli deniz kabuğu toplamıştım. O günlerde topladığım kabuklardan birisinin, sadece beş örneği bulunan 'Trivia Spongicola Monterasato' kabuğu olduğunu öğrenmiştim. Daha sonra bu deniz kabuğunun başka türlerinin Bozcaada'da olduğunu öğrenince buraya geldim. Gerçekten de bu kabuktan yüz dolayında toplayınca burada kaldım. Sonra ."

    Sonrası müze kurarken yaşadığı serüvenlerdi.

    Bodrum Deniz Müzesini gezerken, doğaya, özellikle su dünyasına ne kadar yabancı olduğumu bir kez daha anladım. Sergide 105 aileden (deniz kabukları sınıf "class", üst aile "superfamily", aile "family", alt aile "subfamily" ve isim "genus" olarak sistemleştiriliyormuş.) 3000 deniz kabuğu sergileniyor. Oysa deniz kabuklarının 120.000 dolayında çeşidi varmış. Bu, deniz kabuklularının denizlerimizde ne denli büyük yer tuttuğunun da bir göstergesi. Ayrıca bu kadar deniz kabuğunun adlandırıldığı bir dilin ne denli zengin bir kültürün göstergesi olduğuna da dikkat çekmek gerekir. Bize sorsalar, kabuk der geçeriz. Koca koca okullarda dirsek çürütmüş nice insanımız bile on çeşit deniz kabuklusunun adını bilmez. Oysa her kabuğun içinde farklı bir canlı yaşıyor ve her birinin bizim varlığımızı sürdürmemize görevi var. Yaşadığı ortama göre renk, biçim ve boyut kazanan bu kabukları incelerken, bizim de varlığı güvence altına almada doğayla bütünleşmenin gerekliliğini bir kez daha anlıyoruz.

    Sergide, minicik kabuklardan dev 75-80 cm uzunluğunda kabuklara örnekler bulmak mümkün. Hasan Güleşçi Bey sergi tanıtım yazısının bir yerinde şöyle diyor:
    "Kabuklar tabiatın eserleri olarak ve mükemmel ve mucizevî yaratılışın somut bir yansıması olarak algılanmıştır. Bu deniz kabuklarından esinlenen "gözün ve zihnin eğlencesi" kavramı Cicero'ya (MÖ 106-43) kadar uzanır. Cicero, boş vakitlerinde deniz kabuğu toplayan iki dostunun kabuklarının değerini öve öve bitiremez. Bazen bembeyaz göz alıcı şaşaalı renkli deniz kabuklarının sayısız şekilleri ve görünümleri ressamlıktan kuyumculuğa; mimariden tekstile; heykeltıraşlıktan mobilyaya ve silahlardan sahne tasarımına kadar her türlü alanda sanatsal objelerin ilham kaynağı olmuştur." İnsanoğlu, tarih boyunca bu kabukları besin olarak da kullanmış, dinsel nesne olarak da. Hatta Asya, Orta Afrika, Hint Okyanusu ve Malezya adalarında bir zamanlar para yerine, bazı deniz kabukları kullanılırmış.

    Serginin bir başka değerli yanı da deniz kabukları temalı pul koleksiyonu. Bir filatelist olmamama karşın her birini dakikalarca tek tek inceledim. Hani Hasan Bey, koleksiyonculuğa erken yaşlarda başlamalı dememiş olsaydı, ben de böyle şeye kalkışabilirdim. Ama bu gerçekten, emek, çaba ve en önemlisi sabır gerektiren bir iş.

    Bodrum, Sayın Hasan Güleşçi'nin bu armağanıyla defalarca görülmesi gereken bir zenginliğe daha kavuşmuştur. Bodrum'a uğrayan herkes Deniz Müzesine de zaman ayırmalı. İnanıyorum ki onlar da bu çorbada tuzu olan herkese bizim gibi yürekten teşekkür edeceklerdir.

    BODRUM DENİZ MÜZESİ
    Çarşı Mah. Eski Belediye Bedesten Binası
    Ziyaret Saatleri : Salı-Pazar 10:00-18:00
    Pazartesi günleri kapalıdır.
    Tel/Faks : 0252 316 33 10
    www.bodrumdenizmuzesi.org


    Hamdi Topçuoğlu
    egerem@yahoo.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Kahveci : Müşerref Özdaş


    Aile-Çocuk-Toplum ve Sorumluluk Üzerine

    Tarih: 6 Aralık 2011
    Yer: Bayındır-Furunlu köyü
    Olay (Haber): evlerinin bahçesinde oynayan küçük Emre, peynir yapmak için kaynatıldıktan sonra bekletilen içi süt dolu kazanın içerisine düştü.Emre'nin annesi Filiz Ulutaş'ın da 9 aydır hastanede kanser tedavisi gördüğü öğrenildi. Önceki gün toprağa verilen küçük Emre'nin başına gelenleri eşinin yanındayken öğrenen acılı baba ise olan biteni hastanedeki eşine söyleyemedi.
    Haber başlığı: Kanserli annesine öldüğü söylenemedi
    Haber başlığı duygu sömürüsüne çok açık. Açık olmasına rağmen ibretlik bir haber aynı zamanda.
    Sıcak süt dolu peynir kazanına düşen bir çocuk: ''O çocuk 3.5 yaşında'' ...
    3.5 yaşında bir çocuktan dikkatli olmasını bekleyebilir miyiz? Neyin zarar vereceğini bilmesinin mümkün olmadığı çok açık. Her ne iş yapıyor olurlarsa olsunlar, o yaşta bir çocuğun güvenliği için gereken her türlü önlem yakınları tarafından alınmalıydı.Deniyor ki savunmada, çocuk hiperaktif. Çocuğun hiperaktif olması ailenin bahanesi olamaz...

    Medya duygu sömürüsü yapmayı bırakıp bu tür konulara gerekli hassasiyeti göstermek, toplum eğitimi ve farkındalığına katkıda bulunmak zorundadır.

    Yıllar önce de tesadüfen gittiğim bir hasta ziyaretinde aynı odada kalan 2.5 yaşında ve tandıra düşerek yanan, acılar çeken, uyuyamayan, sürekli ağlayan bir çocukla karşılaşmıştım. Hiç tanımadığım bu çocuğa daha sonra küçük bir oyuncak alıp götürmüştüm belki oyalanır, biraz mutlu olur diye...
    Söz konusu yaşlar merakın ve dokunarak öğrenme isteğinin yoğun olduğu yaşlardır. Her an gözlerimizin üzerlerinde olması gerekmektedir. Akla gelemeyecek her türlü olayla karşılaşmak mümkündür.
    En çok kaza ev içinde, çok yakınımızda ve gerekli önlemler alınmadığı için gerçekleşiyor.

    Sağlıklı çocuklar dünyaya getirip sağlıklı kalmaları ve iyi yetişmeleri, sorunsuz büyümeleri için gerekeni en başta ebeveynler, sonra da toplum yapmalıdır. Aile içi eğitim bu konuda şarttır ancak görüyoruz ki eğitimli olması gereken medya elemanları da günümüzde tam olarak üzerlerine düşen görevi yerine getirememektedir.

    ***

    Bir de şu haberdeki aileyi görelim:
    Tarih: 24 Aralık 2011
    Yer: Belçika
    Konu: Oturdukları apartmanın 2. katında gece uykuda iken çıkan yangından 2 yaşında ve 40 günlük bebeklerini kucaklarına alarak, onlara bir şey olmasın diye, yardım bekleyip gelmeyince ve çaresiz kalınca, bebeklerini korumak için sırtüstü kaldırıma atlayan Türk anne baba...
    Sonuç: Anne başını kaldırıma çarparak ölmüştür, baba ve bebekler yaralıdır.

    ***

    Şimdi de bir başka sorumluluk, evlat sevgisi ve koruyuculuk örneğine bakalım:
    Tarih: 30 ekim 2011
    Yer: Bingöl
    Olay: 4 çocuklu bir anne, 3 çocuğu ile gittiği bayram alışverişinde iken, bir mağazanın önünde, çocuklarını korumak için canlı bombanın üzerine atlıyor..
    Sonuç: Anne ölmüş, çocuklar yaralı ve tedaviye alınmışlardır. Belki içgüdüleriyle davranmıştır ama bir facia yaşanmasını da önlemiştir bu fedakâr anne.

    ***

    Bir haber ve bir hastalıklı yaşam biçimi daha:
    Tarih: 5 Ocak 2012
    Yer: Bolu-Mudurnu
    Olay: 25 yaşındaki E.D. ile imam nikâhıyla yaşayan ve nüfus kaydında 11 yaşında olan Z.Ç.'nin 8 aylık hamile olduğu anlaşıldı. Z.Ç. hastaneye kaldırıldı. Sonuç: Doktorların hastaneye yatması teklifi imam nikâhlı eşi tarafından kabul edilmeyince evine gönderildi...
    Bu bir çocuk, 11 yaşında bir çocuk ve bir çocuğu olacak. Ne olduğunun farkında olup olmadığı tartışılır. Okul sıralarında oturması gereken, yaşıtlarıyla oynaması, yaşaması gereken bir kız çocuğunu bir eve getirip bir adamın koynuna sokup kadınlık yapması bekleniyor. Suçlu kim? Bu masum çocukları nasıl bir gelecek bekliyor? Ruhlarındaki kırılmalar, simsiyah karanlık nasıl tamir edilecek, nasıl aklanacak?

    Toplumumuzdaki anne ve baba fedakârlığına, insan vurdumduymazlığına, insan olmanın ayrıcalıklı onurundan yoksun yaşamlara çok sayıda örnekler vermek ve yaşamın içinde her an buna tanık olmak mümkündür.

    Görülüyor ki bir yanda beyaz bir yanda siyah, çokça da gri renk mevcut. Sorun sadece kazalar, koruyamamak, ihmal de değil. Öz evladına cinsel tacizde bulunan ruhlarını şeytana satan babalar, kızlarını satan anneler, dünyaya yeni gözlerini açmış minik bir canı çöp kutusuna, cami avlusuna bırakanlar, para ile satanlar... Ve daha birçok inanmakta güçlük çektiğimiz, içimiz acıyarak duyduğumuz, okuduğumuz olayla karşılaşıyoruz.

    Sayıları az olsa da kayıtsız kalan, dikkatsiz, bilgisiz, eğitimsiz ve facialara yol açan aileler dikkatle gözlemeli, çocukları korumaya yönelik yasalar belki yeniden gözden geçirilmelidir.

    Zordur insan olmak, insan kalabilmek.
    Suretler insan olmuş ne fayda?
    Gayret edelim, insan olmanın yüceliğinin farkına varıp koruyabilelim.
    Yaşamak günü doldurmak, nefes almak değildir sadece. Yaşama karşı, birbirimize karşı, çocuklarımıza karşı çok sayıda sorumluluğumuz var. Herkes kendi sorumluluğunun bilincinde olmaya çalışmalı, yaşamının her anında bu bilinçle davranmalıdır.

    Zordur çocuk olmak.
    Çocuk olmak ezilmektir, suçlanmaktır, aşağılanmak, anlaşılmamaktır bazen.
    Yaşamda öğrenecekleri ne çok şeyi vardır çocukların. Yalanı öğrenirler, nefreti öğrenirler, sahtekarlığı öğrenirler, ihaneti öğrenirler.. ve her koşulda susmaları, sırları saklamaları beklenir, tehdit bile edilirler. O küçük dünyalarını ışıltılarla doldurmak yerine karanlıklarla, korkularla doldurururuz.

    Ebeveyn hataları ve bunların çocuklar üzerinde bıraktıkları izlerini, gelecekteki yansımalarını hepimiz biliyoruz... Karakter oluşmasında temel etken aile değil midir?
    Kısacası zordur bu yolda yürümek.

    Zorluklarını kolaylaştıralım onların, uzun ve engebeli hayat yolculuklarını kolaylaştıralım, kısaltmayalım.

    Sevgiyle, insan olmanın ayrıcalıklı onuruyla kalın...

    Müşerref Özdaş


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    5 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Çağıl Fenike

     Kahveci : Çağıl Fenike


      YENİ YILIM ERKEK KAFASINDA GEÇSİN..!

    Bu yılbaşına çok farklı şekilde ve farklı insanlarla girdim. Bilirsiniz yılbaşı telaşını; planlar, planlar, planlar... Nerde giricem, kiminle giricem falan... Nerde ve kiminle girersen bütün yıl öyle geçer geyiği! Ben yeniyıla 4 erkekle girdim! Eniştemin ikizi var, abim olsa bu kadar yakın olamaz içten abi diyemezdim heralde! Herşeyimi bilir, beni tanır, geceleri mekana gidilecekse alo der gitmemek imkansız tabii. Eğlencelidir, çapkındır, aşk adamıdır! Herneyse yeniyıla abimle girecektim planlar yapıldı. Dört erkek ve ben Çeşme'de abimin yazlığında giricez. Yola çıkıyoruz, alışverişe gidiyoruz. Buraya kadar herşey normal! Ancak alınan içki sayısını görünce dört erkekle aynı evde kalıcağım dank ediyor kafama! Hiç bir kız grubu 50 bira almaz değil mi :) Biz evde 3 bayandık. Annem ablam ben.. Babam her zaman 3 e 0 yenikti yani.. Abimde olmadığından çok erkekli bir evde yaşamanın ne demek olduğuna hayli uzağım... Alışveriş bitti evde aldık soluğu. Erkekler karınca sürüsü gibi eve dağıldılar. Biri mutfakta poşetleri boşalttı, diğeri mangalı çıkarmaya koyuldu. Diğeri odaları ayarlamak için ikinci kata çıktı. Biri evi ısıtmak için harekete geçti. Ben mi? Ben bakakaldım. Erkek değil mi bunlar yahu? Hani şu ayaklarını uzatıp, göbeğini kaşıyıp, kumandayla tembel tembel kanalları gezinip, yemek yapamayan, eşinden 'su getiiirr' diye su isteyen yaratıklar?? Babam böyl değil hadi o bir istisna peki benim tanıdğım diğer erkekler ne oluyor o zaman yaratık mı? Bunlar biraz olgun, sadece yaşça değil her konuda! Biri evlenip ayrılmış, bir şirkette satış sorumlusu, motor kullanıyor, neşeli. Diğeri iki kez evlilik girişiminde bulunmuş ama sadece girişim olarak kalmış, kurumsal bankacılık bölüm müdürü, kadınlarla ilgili yerinde tespitleri var, uyanık, zeki. Bir başkası mutfakta süper, duygusal, bizim mutfak şefimizdi kendisi, benden daha hızlı soğan doğruyor, görünce şok geçirmiştim, hatta nazarım değdi ve elini kesti. Abime gelince onu zaten anlattım,abim olsa bu kadar yakın olamazdım! Yemek faslına geçiyoruz... Soslu etler harika pişmiş, çeşit çeşit mezeler ve içkiler kadehte! Sofrada pek konuşmadan yemek yiyorum sonra elimizde içkiler başlıyoruz muhhabbete... Ademle Havva'dan bu yana cevaplanamamış sorular tekrar yatırılıyor masaya. Kadınlar bizden ne istiyor abi? Bana dönüyor bakışlar. Sen mesela... Sen, evleneceğin adam nasıl olmalı? Kariyer diyorum, üniversite mezunu olmalı, hem babamda böyle isityor. Başlıyorlar konuşmaya. Kariyer= Para diyorlar. Kadınlar kariyer yalanı altında parayı severler.. Bunu duyunca hemen kariyeri atıyorum kafamdan. Üniversite mezunluğu mühim değildir diyorlar açıklayıp çürütüyorlar onu da atıyorum kafamdan. 'Kararların için ailenden onay bekleme' diyorlar, babamın dediklerini de atıyorum kafamdan... Kem küm ediyorum şoka uğruyorum. 20 yaşında kendime çizdiğim erkek profili yanlışmış aslında. Allahtan aşk, yakışıklılık, sevgi diye daha aptal cevaplar vermedim diyip rahatlatıyorum kendimi. Ve aklıma geleni söylüyorum. Kadınlar paraya kapılıyor, erkeklerde güzel kadınlara yani uçkurlarına işte bu yüzden denge sağlanamıyor. Doğru diyorlar. Sanırım en doğru şeydi bu söylediğim. Devam ediyoruz konuşmaya ilişkilerimizi masaya yatırıyoruz. Unutulanlar, unutulmayanlar, aslında hiç olmayanlar. Çok şey öğreniyorum.Birbirleriyle tartışıyor 2 saniye sonra kadeh tokuşturuyorlar. Biz kadınlar olsak ohooo... Pratikler. Zekiler. İnsanı bir bakışta anlıyorlar. Hepsi benden en az 9 yıl deneyimli bilgili. 3 gecede 4 tane aşk kitabı okumuş gibi oldum bu 4 erkekle... Heryerden bira şişelerinin çıkması, heryerin dağınık ve rahat olması, klozetin her daim açık olması dışında çook şey öğrendim. Hepsini paylaşamam ama paylaştıklarım kadarıyla yeni yıla erkek kafasıyla girmek istiyorum abi! Kısaca erkeklere hiç bu kadar yakın ve onlardan biri kadar içlerinde olmamıştım. Size tavsiye: bunalımdaysanız, sevgilinizden ayrıldıysanız bir kaç erkek arkadaşınızla buluşun. Onların dünyası bizim bildiğimiz gibi değil. Erkeklerle geçen 3 gün muhteşemdi tek şey dışında. Ben kızım ya abi tuvalete giremedim. O kadar erkek içinde rahat edemedim işte! 3 gün yediklerimi içtiklerimi bebeğim gibi karnımda büyütüp eve getirdim! Kızlar böyle işte kasılırız her koşulda, raha olamayız. Çoğu kez dinlemişimdir erkek arkadaşlarıyla tatile giden, aynı evde birkaç gün kalan kız aradaşlarımın tuvalete giremediği için şişkinlikten patladığını :) Tekrar diyorum bu yılım erkek kafasında geçsin. Klozet kapağı her daim açık kalmasa da olur :)

    Çağıl Fenike

     


     Kahveci : Ömer Faruk Hüsmüllü


    Coşkun Irmak-2

    Pazar günü öğlen demişti, ancak o, sabahtan parka gitti. Defalarca parkın etrafını dolaştı. Bırakın akşamı, öğlen bile bir türlü olmuyordu. Zamanın geçmesini hem istiyor hem de istemiyordu. İstiyordu, çünkü belki Münevver'i bir an önce görebilecekti. İstemiyordu, çünkü Münevver'in cevabı olumsuzsa büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. Oysa şimdi hiç olmazsa bir umudu vardı. O zaman bu umudu da bulamayabilirdi.

    Parkta oynayan çocukları izledi. Parkın kapısındaki büfeden bir gazete aldı. Şöyle bir baktı gazeteye okumak için. Sonra vaz geçti. Ya o gazete okumaya daldığı sırada Münevver geçer giderse!

    Öğlen oldu. İkindi oldu. Derken hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Parktaki insan sayısı da iyice azalmıştı. İki tane çocuktan başka kimseler görünmüyordu. Bu saatten sonra Münevver'in gelmeme ihtimali daha kuvvetliydi. Gitmeliydi artık. Ama gidemiyordu, ayakları yere çakılmış gibiydi. Umutsuzca bekliyordu. Gelmeyecekti. O kadar kolay mıydı bu işler? Kendine kızıyor, kızmakla kalmayıp yaptığından utanç da duyuyordu. Kafası karışıktı. Banka oturdu. Az önceki gördüğü çocuklar da gitmişti.
    Ayağa kalktı, etrafa bakındı. Parkın ışıkları yanmıştı. Giriş kapısının yanındaki lambanın altında bir gölge fark etti. Birisi geliyordu. Gelen bir bayandı. İyice yaklaştı. Evet bu Münevver'di.

    -Merhaba, hoş geldin. Benim adım Hayrettin, dedi.

    Münevver tek kelime bile etmedi. Sadece gülümsedi ve Hayrettin'in şaşkın bakışları arasında orayı terk etti.

    Hayrettin, geçmişteki bu anıları yaşarken ocaktaki çaydanlığı çoktan unutmuştu. Aklına gelince yerinden fırladı, mutfağa doğru koştu. Çaydanlığın kulpundan tutmasıyla bırakması bir oldu. Çünkü çaydanlığın ısınan kulpu elini yakmıştı. Bu yanma tabii ki ilk değildi, daha önce de defalarca olmuştu. Münevver, onu pek mutfağa sokmazdı, zira girerse mutlaka bir sakarlık yapardı.

    Bir elbezi alıp çaydanlığı tuttu, demliğin içine su döküp çayı demledi. Suyu azalan çaydanlığa tekrar su doldurup ocağın üzerine koydu. İçeri giderken dolaptan kahvaltılık bir şeyler de aldı.

    Münevver'in parkta olumsuz bir tepki vermeyip gülümsemesi, onun için büyük bir sevinç kaynağı idi. Bu nedenle daha cesur olmaya karar verdi. Bir mektup daha yazdı. Gene Kenan'ı yakalaması lazımdı. Kenan'ı bulduğunda çocuğun biraz nazlandığını gördü. Verdiği para miktarını artırdı, demir değil kağıt para sıkıştırdı eline. Yaşı ufaktı, ama paraya aklı eriyordu Kenan'ın.

    Kenan cebindeki mektup ve parayla birlikte koşturdu Münevver'in evine doğru. Hayrettin mektupta yarın için aynı yerde, aynı saatte gene buluşmayı teklif ediyordu. Yarım saat sonra Kenan geldi. Hayrettin, zaten bir köşede onu beklemişti.

    -Hayrettin abi, gel şu tenha yere gidelim. Bu çok gizliymiş, dedi.

    Çocuğu takip etti. Kendince tenha olduğuna karar verdiği bir yerde, Kenan cebinden çıkardığı bir mektubu ona verdi. Önce kendi gönderdiği mektubun Münevver tarafından iade edildiğini zannettiğinden canı sıkıldı. Ama bu mektup onun gönderdiğinden daha küçüktü. Aldı, avucunu sıkı sıkıya kapatıp evine yöneldi. Heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış zannetti, bir an nefes almakta bile zorlandı. Telaşla eve girdiğini gören annesi, ne olduğunu sorduğu halde onu duymadı bile. Odasına girdi, mektubu avucunun içinden yatağın üzerine bıraktı.

    Bir türlü mektubu açıp okumaya cesaret edemiyordu. Öylece mektuba bakıp durdu bir müddet. En sonunda bütün cesaretini toplayıp mektubu açtı ve okumaya başladı. Mektubun uzunluğu sadece iki satırdı. Münevver parkta buluşmak istemediğini, yarın tam saat 12'de evlerinin arkasındaki bahçeye gelmesini istiyordu.

    İki satırlık mektubu defalarca okudu. Kalbinin üzerine koydu. Gözlerini kapatıp Münevver'i hayal etti. Ondan, Münevver'den aldığı, Münevver'e ait olan ilk şeydi bu mektup. Mektubu öpmek istedi, ayıp olur diye bunu yapmadı. Belki de böyle bir davranış, saygısızlık olarak bile değerlendirilebilinirdi.

    Yemek odasının vitrinindeki siyah beyaz nişan fotoğrafına gene baktı. Bu da onların beraber çektirdikleri ilk fotoğraflarıydı.

    -Münevver, hayatım; o ilk buluşmalarımızı hatırlıyor musun? Nişanlanmadan önce topu topu üç kere buluşmuştuk.

    Demlenen çayı masaya getirdi. Kahvaltı için masada eksik olanları gözden geçirip mutfaktan almaya gitti.

    İkinci buluşmaları için saat tam 12'de Hayrettin, Münevverler'in tel bahçe çitlerinin yanındaydı. Bir dakika sonra da bahçede Münevver göründü. Münevver bahçedeki sebzelerden birkaç tane koparırken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordu. Kimsenin olmadığına kara verdikten sonra, tel çitlere doğru yaklaştı.

    İkisi de ne diyeceklerini, söze nasıl başlayacaklarını bilemiyorlardı. Neden sonra Münevver söze ilk başladı. Bir şeyler konuştular, ancak ne konuştuklarını daha sonra ikisi de unutacaklardı. Bu heyecan dolu konuşma en fazla on dakika sürmüştü. Eve gitmek için arkasını dönen Münevver'e şaşkın şaşkın bakakalmıştı Hayrettin. Eve yaklaştığında Münevver, arkasına dönüp baktı ve Hayrettin'in yüzündeki şaşkınlığa gülmeden edemedi. Bu gülüş alay değil; sevgi doluydu.

    Geçmişteki anılara dalan Hayrettin, kahvaltının dozunu da kaçırmıştı. Ne kadar yediğinin ve ne kadar çay içtiğinin farkında değildi. Masadan kalkıp kahvaltılıkları mutfağa götürürken şişen karnından bu açıkça belli oluyordu.

    (Devam edecek)

    Ömer Faruk Hüsmüllü


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    3 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Ailenizin Delisi : Abuzittin Tırlak


    AÇ MIYIM, TOK MUYUM, YOKSA YOK MUYUM?

    Efendim bizin evin içişleri bakanının talimatları çerçevesinde market yoluna koyulmuş iken bir de ne göreyim. Koskoca bir afiş, meğersem Uranüs'teki Akfira kıtasında açlık yok muymuş? Zaten bu market turları olmasa bana bugünlerde konu filan çıkacağı da yok yani!

    Hay Allah ya, ben de bu Akfira'lıların sırf zevk olsun diye çıplak ayakla dolaştıklarını sanıyordum. Hani meşhur hikayedir iki ayakkabı pazarlamacısı Akfira'ya gider de falan da filan. Canım herkesin bildiği hikaye işte, gerisini anlatmayayım boş verin.

    Yalnız ben bu Akfira'daki açlık ve de buna yardım kampanyasına fena takıldım. Ne zaman uzaklarda bir yerde yardım kampanyası olsa, birileri fena halde köşe oluyor da ondan sanırsam. Neyse zenginin malı züğürdün çenesi kardeşim bana ne ....de bana da ne?

    Bana şu oluyor engin yurdumun insanları adeta tokluktan peklik çekmekte. Zaten bu nedenle de denizlerle çevrili üç tarafımızdaki bütün denizler tertemiz, her sene 10 üzerinden 10,5 alıyorlar çevre temizliği notu olarak. Affedersiniz, hatta tuz gölünde temizlikten tuz çıkarılamıyor işler o raddede yani. Bir tokuz, bir tokuz deme gitsin.

    Hem sonacıma bakın ne durumda olduğumuzu benim gibi bir cahil mi bilecek canım kardeşlerim. Koskoca ünlü bir sorosyalist (İtiraf ediyorum! Deyimi aynen Ahmet Nesin'den yürüttüm. Kusura bakma Ahmet abi o kadar güzel bir laf uydurdun ki, öyle tuttu ki senin bu uydurmacan, yani zaman zaman kullanırsam bağışla beni.) koskoca Prof bir ağabeyimiz zaman zaman ve de her zaman bir güzel açıklıyor, hangi durum açısından ülkeler arasında kaçıncı basamakta olduğumuzu. Bu konu kendisinin özel uzmanlık alanı olup, üstüne vazife olmayanların bu konuya girmeleri hiçte hoşuna gitmez ayrıca bu kendisini liberal Marksist ilan eden profumuzun.

    Yani özetle bizler fena halde tokuz anlayacağınız. Uranüs'ün okyanus biatlı yandaş yalakaları öyle diyorsa öyledir.

    Filanca konuda Yuisnantan'ın bile bilmem kaçıncı basamak altında olmamız icabında mühim olmaktan çıkar yani. Zaman zaman prof olmayan baba da fikir beyan etmekte bu konularda, hatta arada sırada küçük kardeşte lafa karışıp bir iki olta sallamıştır. Konu gayet engin ve derin icabında.

    Hayır bir de şu TV'lerin beyin yıkama fonksiyonu açısından kaç ülke arasında kaçıncı durumdayız onu da söyleseler de öğrensek. Mesela bizden başka kaç ülkede daha kaç Baltagül kurtarılmayı bekliyor icabında, ya da kaç ülkede daha beş, on dolar uğruna kimler birbirini yemekle meşgul, kafa göz yarmaca! Bir da şu dışardan format apartarak kotardığımız yarışmalar açısından kaç ülke arasında kaçıncı sıradayız mesela. Böyle önemli konulara da bir el atsa bu baba oğul takımı da biz de bilgilensek yani anlayacağınız.

    Ama ona bir türlü sıra gelmiyor. Bazı münafıklar "Kültür emperyalizmi" filan diye fikir sıçratmaları yaparlar diye korkuluyor olabilir mi acaba, ne dersiniz?

    Güzel yurdumun bir yöresinde, depremden kurtulan, ancak bürokratlardan bir türlü kurtulamadığı için soğuktan donarak ölen bir yavrucak haberi, ajansların telekslerine düşmüşken, tam da aynı sırada gerzeklerin favori kanalında bilmem hangi yarışmanın Jüri her şeyi biliri engin ve derin açıklamalarda bulunuyor ve lafı döndürüp dolaştırıp bedelliye yaş sınırına getirip, askerlikten yırtacak mümtaz şahsiyetlerin isim listesini uzun uzun sıralamaya girişiyorlar....İyi mi? Benim midem bulanmaya başladı arkadaşlar. Bilmem ki niye! Hani ben bunları tutup kafa kafaya tokuşturmayı hayal etsem, suç olmaz değil mi? Sanırsam böyle hayaller kurmak suç kapsamına girmez!

    Konumuza geri dönecek olursak; sonuç olarak değerli arkadaşlarım siz siz olun, bu kadar da tok olmayıverin yani canım! İki yudum daha az yeseniz, hem sağlığınız açısından da yerinde olur bu tutum. Hemen Akfira'ya açlık kampanyasına yardım etmek üzere en yakın kızılaya koşun. Üstüne bol bol da Kızılay maden suyu için, aşırı tokluk nedeniyle çektiğiniz pekliğe bir ihtimal iyi gelir belki ha ne dersiniz?

    Abuzittin


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Alkım Saygın

     Şâir-Yazar : Alkım Saygın


      Hilmi Z. Ülken'in Değer Felsefesi Üzerine V

    Ülken'e göre Başkası'nın varlığıyla karşılaşan Ben, aynı zamanda kendisindeki eksikliklerin kaynağını da görmüş olur ve bunları tamamlamak için onunla ortak bir vâroluş yaşantısının olanağını araştırmaya koyulur. Başkası'yla kurulan bu ilişki içinde Ben, Başkası'nın kendi Başkası olan bir Başkası'yla da ilişki kurar ve bu ilişkiler içinde kendi vâroluşunun nasıl çoğullaştığına tanıklık eder. Başkası'nın duyu verisi olarak kavranması, Ben'in bilincinde bir daralmanın ve kendi üzerine kapanmasının ifâdesidir; aşkın nesne olarak Başkası ise Ben'i, insanların çoğulluğuna taşır ve mânevî yönü itibâriyle geliştirir. (2001:230)

    İnsanların çoğulluğu bu yolla, tüm insanlar arasında paylaşılan ortak bir değer alanını meydana getirir ve Başkası'na araçsal yönelmeyen bir özne, bu alanda hem özneliliğini, hem de değerini korur. İnsanın değerli bir varlık olması, bu alanda artık herhangi bir somut nedene dayandırılamaz; araçsallıktan kurtulan bir Ben için Ben'in kendisi bir değerdir. Ben ve Başkası arasındaki ilişki, bilincin belirli birtakım ortaklıklar temelinde karşılıklı etkinliğini olanaklı kılar ve özne dış dünyâyı, "bizlik bilinci"ne uygun bir biçimde anlamlandırır. Değer alanında bu bilinç, Ben'in sorumluluklarını sınırlandırıcı nitelikte olmaktan çok, onları besleyici ve güçlendirici niteliktedir.

    Ben, bizlik bilinci içinde aslında, tüm insanlarla daha güçlü ortaklıklar kurmaya çalışır ve bilincin bu hareketi devâm ettikçe, kendi mânevî gelişimini sağlar. Bizlik bilinci, insanları belirli birtakım âidiyetler içine hapsederek sorumluluklarını sınırlandırmaz; tam tersine, bunların sınırlarını genişleterek Ben'i, sonsuz sorumluluk sâhibi bir özne hâline getirir. Dolayısıyla Biz, bütününde bakıldığında insanlığın kendisidir ve değersel sorumluluk, tüm insanlığa karşı sorumlu olmayı içerir. Sosyoloji ve psikolojideki farklı Biz'lerin birer değer olması; örneğin, milletin bir değer olması da bununla ilgilidir ve her millet, önce kendi fertlerine ve sonra da tüm insanlığa karşı ortak bir sorumluluk içindedir. (2001:231)

    Dahası, Ben ve Sen de kendi vâroluşsal değerlerini, bu Biz içindeki varlıklarıyla kazanır. Ben ve Sen, Biz'in bir projeksiyonudur; Biz'in içinde nasıl bir yer işgâl ediyorsalar, değerlerini de o yer içinde elde ederler. Hâliyle Biz'in, Ben ve Sen karşısında değersel önceliği vardır ve Biz, tüm ilişkilerde organik bir bağ kurulmasını sağlar. Fakat, bu organik ilişkilerde hiçbir araçsallığa yer yoktur; çünkü, Biz'in varlık şartı zâten, bu araçsallıktan kurtulmaktır. Yine de insanda, hem bu araçsal yönelim, hem de değersel yönelim vardır ve insan yönelimleri bunlardan yalnızca birine indirgenemez; aksi taktirde, Felsefe'de -izm'ler olarak tanımlanan birtakım görüşlerle karşılaşılır ve bunlardan hiçbirisi, mutlak anlamda bir doğruluk içermez. (2001:232)

    Ülken, çift kutuplu değer ölçütünün iyi-kötü şeklinde ahlâkî, güzel-çirkin şeklinde bediî, doğru-yanlış şeklinde fikrî, vb. şekillerdeki bütün görünüşlerini açıklamaya çalışan teorileri, ortaya çıkış sırasına göre beş başlıkta toplar. Bunlardan ilki, zümre içgüdüsüdür ve MacDougall, Stout, Rivers ve Kropotkin tarafından savunulmuştur. İkincisi, libidonun yüceltilmesi teorisidir ve Freud, Baudouin, Rand, Adler ve Jung tarafından savunulmuştur. Üçüncüsü, heyecan teorisidir ve Durkheim, Levy-Brühl ve Lalo tarafından savunulmuştur. Dördüncüsü, inter-psychisme teorisidir ve Richet, Crooks ve Dessoir tarafından savunulmuştur. Beşincisi ise objektif ruh teorisidir ve bu da Hegel ve "halk ruhu" ekolü tarafından savunulmuştur. (2001:233)

    Ülken, Biz'liği temellendirebilmek için, önce bu teorileri inceler ve ardından, bunları eleştirerek kendi görüşlerini ortaya koyar. Nitekim zümre içgüdüsü teorisi, değeri açıklama konusunda ilk girişimdir ve sosyal psikologlar tarafından savunulmuştur. Örneğin River'e göre, zümre içgüdüsünün psikolojik alanda üç görünüşü vardır; telkin, sempati ve taklit. Bunlardan ilki zihinsel, ikincisi duygusal, üçüncüsü ise fiilîdir. Bu teoriyi savunanlar, insan grupları arasında karşılıklı bağlanmayı bu üç unsurla ele alırlar. Ancak, bu açıklamayı hayvanlar için de kullanırlar ve bu sefer de insan davranışları ile hayvanların yapıp ettikleri arasındaki farkı ortadan kaldırırlar. Hayvanların yapıp etmelerinde bilinçli bir amaç ve bunların doğurduğu psikolojik sonuçlar yoktur. (2001:234-5)

    Bu teoriyi savunanlar, zümre içgüdüsünü korunma, mesken ve cinsiyet içgüdüsüne bağlarlar ve bunlar arasında sınır çizemezler. Ayrıca, bu içgüdülerin kaynağı konusunda da anlaşamazlar. Bu teoride üstelik, bireyi aşan kurallılığı ve vicdânın emredici rolünü incelemenin de olanağı yoktur. Kolektif hayâtın zamansal birtakım yapıp etmelerle şekillenen homonal değişimlerle temellendirilmek istenmesine yol açan bu teori, sosyal ilişkilerin kendine özgü doğasını anlamaktan uzaktır. İçgüdüler ile değerler arasında da hiçbir zorunlu ilişki kurulamaz ve içgüdüler, değerlere temel teşkil edemez. Değerlerin içgüdüye bağlanması, saldırgan birtakım davranışları belirleyen içgüdülerin de bir değer olarak kabûlünü gerektirir ki, bu da değerlerin değersizleşmesine yol açar. (2001:236-7)

    Ülken'e göre libidonun yüceltilmesi teorisi ise kolektif tasavvurun değere temel teşkil ettiğini iddiâ eder. Bu teoriyi savunanların asıl amaçları ise sosyolojik görüşü çeşitli sosyal bilimlere yaymaktır. Kolektif tasavvur, bireysel tasavvur veya heyecanlardan bağımsızdır ve bunların toplamından fazladır. Bireyin kendini aşmasına sebep olan da kolektif tasavvurdur. Biz'liğin ortaklığını ve bireyler üstü konumunu bu tasavvur sağlar. Gerçek yargıları bireyseldir, değer yargıları ise kolektiftir ve kişinin kendi vâroluşunu temellendirir. Bunlar, insandan insana değil, zümreden zümreye ve dönemden döneme değişir. (2001:238)

    Ne var ki bu teori, değerler konusunu bir sosyal psikoloji konusuna indirger ve değerlerin oluşumunda bireyin rolünü görmezden gelir. Bireyin bir gölge hâline indirgenmesi, toplum içinde değerinin harcanmasına yol açar. Bireyler arasındaki ilişkiler, duygudaşlık esâsına göre düzenlenirken, bu tasavvurlara çoğu zaman kayıtsız kalabilmektedir. İnsanlar arasındaki hakîki dostluk ve dürüstlüğün sınandığı durumlar da çoğu zaman, bu tasavvurlardan bağımsız olarak düşünüldüğü zamanlardır. İrâdenin değerlere uygun etkinliği için bu tasavvurlardan bağımsız olarak eylemek zorunda kalan bir öznenin kuracağı ilişkilerle açığa çıkan Biz'in oluşumununu incelemede, bu tasavvurun olumlu bir katkısı yoktur. (2001:239)

    Ülken'e göre heyecan teorisi de aynı şekilde, insanın psişik varlığını esas alır ve değerlerin temeline bunu yerleştirir. İnsanlar arasındaki sosyal ilişkilerin psikolojizme indirgenmesini ifâde eden bu teori de sosyal bilimlere psikolojizmi yayma amacındadır. İnsanın tüm düşünme süreçlerini belirli birtakım psikolojik yasalara bağlayan bu teori, sosyal çevre unsurunu yeteri kadar incelemez ve aynı sosyal çevre içinde yetişen insanların benzer davranışlar sergileyeceğini savunur. Fakat, sosyal çevrenin tüm insanlar üzerinde ortak bir etkisi yoktur ve aynı sosyal çevrede yetişen iki kişi, çoğu defâ birbirine zıt tutum ve davranışlar içinde olabilir.

    İnsanın psişik varlığı, sosyal çevreden etkilendiği gibi, değerlere yönelik farklı değerlendirmelerden ve bilgisel kabûllerden de etkilenir ve bunlara uygun bir biçimde eylemlerine yön vermek isteyen irâde sâhibi bir özne çoğu zaman, kendi psişik varlığına aykırı birtakım yönelim ve davranışlar içinde olabilir ki, bu teoride bunların hesâba katılmaması eksikliktir. İnter-psychisme teorisi ise halk arasında parapsikoloji veya metapsişik olarak da bilinir ve telepati, illumination, trans, kehânet, vb. olayları inceler. Rüyâ tâbirlerinden türlü metafizik tasavvurlara, mistik veya majik tekniklerden türlü bilimdışı yönelimlere kadar uzanan bir inceleme alanı vardır. Değerler dünyâsını, birbirinden uzak bilinçlerin karşılıklı etkileşimiyle ele alır ve henüz böylesi bir psişik alanın varlığını bile ispatlamadan, değerleri de kurgusal hâle getirir. (2001:240)

    Ayrıca, değerlere ilişkin ideal bir varlık alanı da kuramaz ve değerleri, bilincin sınırları içine hapseder. Değerlerin neliğini aydınlatmak gibi bir uğraşıya girişmeksizin, bilinçler arasındaki etkileşime odaklanır; ancak, bu etkileşim kabûlünün hangi değerle ilişkili olduğunu da açıklamayı başaramaz ve bu nedenle, değerler arasındaki ayrımları da bulanıklaştırır. Hipotetik olaylardan genel yasalı açıklamalara ulaşılması beklenemez. İnsan aklının sınırlarını aşan bu olaylar için bâzı açıklayıcı ilkelere ulaşılabilse de bu ilkelerden hareketle değerlere nasıl gidildiğinin cevâbı yoktur. Hem değerler, içkin bir değerler şeması da içermelidir ve belirli bir hiyerarşi içinde irâde üzerinde etkinlik göstermelidir; bunun için de aralarındaki sınırların çizilmesi gerekir. (2001:241-2)

    Objektif ruh teorisi ise tinin birçok aşamalardan geçerek değerleri yarattığını savunur. Değerler alanı, ortak semboller ve etkileşimlerle oluşur ve bu alanın ilkelerinin oluşumunda tinin etkinliği esastır. Varlık alanı ile değerler alanında aynı tinin etkinliği görülür. Bireylerin üzerinde bir mânevî alan vardır ve bu alan, insanlığın ilerlemesinde temel itici gücü barındırır. Ne var ki, Kant'ın idealizminden esinlenerek mutlak idealizmi ortaya koyan bu teori, varlık ile bilinci birleştirir ve Başkası'nın varlığını incelemeye olanak tanımaz. Değer sorununun hakîkat sorununa indirgenmesi, her ikisini de olumsuz yönde etkiler ve değerin hakîkatini tartışmak yerine, hakîkatin değeri tartışılmaya başlanır. (2001:245)

    Üstelik, bu teoride bireyler üstü bir değerler alanının varlığı da sorunludur; tüm varlığın tinin hareketine bağlanması ile varlık ve bilinç özdeşleşince, bilincin üzerinde bir değerler alanı tasarlamak olanaksızlaşır ki, bu da değerlerin aşkın yönünün gözden kaçmasına yol açar. Bu teorilerde değer, bağımsız bir biçimde ve kendine özgü bir kendilik içinde incelenmez. Sosyoloji, psikoloji veya metafiziğin kullandığı yöntemlerle değerler alanının incelenmesi, değerlerin neliğini anlamada yol aldırabilir değildir. Oysa Felsefe, değerlerin çift kutupluluğunu hesâba katarak ve özne ile nesne arasındaki bağı indirgemeci bir tutumla ele almayarak bu konuda başarı gösterebilir. Değer felsefesine olan ihtiyâcın temel nedeni de budur. (2001:247-8)

    Diğer taraftan, Ülken'e göre duyu verileri incelendiğinde, değer ile bilgi ilişkisi sorunu ortaya çıkar. Duyu verileri, her iki alanın da ortak konusudur ve düşünce târihinde konuya ilişkin olarak başlıca üç görüş dile getirilmiştir. Bunlardan ilki, Yunan felsefesidir ve bilgi ile değer arasında tam bir eşitlik kurar. İkincisi, Ortaçağ'ın bilgi ve değer arasındaki eşitliği bozarak bilgiyi değerin egemenliği altına sokan görüşüdür. Üçüncüsü ise bilimsel görüştür ve bu görüş de değeri bilginin egemenliği altına sokmuştur. (2001:251)

    Yunan felsefesinde, türlü metafizik iddiâlara karşın değerler, içkinlik düşüncesi içinde incelenmişti. Değerler sorunu hakîkat sorunu içinde düşünülmüş ve iyi-kötü ile doğru-yanlış ayrımları, herhangi bir aşkın temele oturtulmamıştı. Örneğin, Sokrates'e göre ahlâkın ölçüsü bilgiydi ve hiçkimse, bilerek kötülük yapmazdı. Ortaçağ'ın değer görüşü ise bilgi ile değer arasındaki eşitliği bozmuş ve bilgi alanını, değer alanına göre daha dar bir alan hâline getirmişti. Değerin akılla kavranılamaz olduğuna inanmaları, akıl-dışı ve mistik bir değer tasavvurunun doğmasına yol açmıştı. Bu ölçütlerin deney yoluyla belirlenemeyeceği düşüncesi ve aklın da yetersiz olduğuna inanmaları, değerlerin mistik ve metafizik unsurlar olarak kalmasına yol açtı. (2001:252)

    Bilimsel görüşe göre ise bilgi alanı, değer alanından daha büyüktür ve değer, bilginin egemenliği altına girmiştir. Bilginin nesneleşmesi, empirik ve rasyonel varlığı kaplar ve empirik alanda özdeşlik ilkesi, değerleri kuşatmak iddiâsında bulunur. Değer, empirik ve rasyonel bilginin özel bir hâli gibidir ve ancak, bilgi ilkelerine göre incelenebilir. Bu yönüyle değer iyilik, kötülük, doğruluk, yanlışlık gibi göreli nitelik hükümleri olarak kabûl edilir ve diğer niteliklerden psikolojik ve sosyolojik yönleriyle ayrılır. Bu görüş, normatif bir bilgi türüne olanak tanımaz ve normatif alanı, gelenek ve göreneklerin, örf ve âdetlerin kapsamına indirgeyerek bunlara ilişkin somut ilişkilerin analiziyle yetinir.

    Ülken, değer ve bilgi ilişkisi hakkında daha sonra, değerlendirmeyi özneye göre incelemeye geçer ve değerlendirmeye ilişkin temel özellikleri tespit etmeye çalışır. Bu konuda, dört tespitte bulunur. 1) Aşkınlığı tespit eden özne, bir değerlendirme sürecinin mihrâkıdır ve beden-özne olarak bu eylemin yardımcısıdır. 2) Değerlendirmedeki aşkınlık hâlini, duyu verilerinde gerçekleştirmeye çalışır. 3) Her değerlendirmede özne, kendi kendisini inşâ eder. 4) Değerlendirme, özneye göre yalnız bir değer tespîti veya derecelendirme değil, aynı zamanda bir değer yaradışıdır. (2001:252-3)

    İmdi, Ülken'e göre değerlendirme, duyu verilerinin gerçekleşebilme gücü bakımından bir derecelendirme doğurur ve ihtiyaç nesnesine karşılık olarak bu derecelendirme, değerlere ilişkin bir hiyerarşinin doğmasını sağlar. Değerler alanında; hukuk, ahlâk, estetik, vb. alanlarda bu derecelendirme, ihtiyaç nesnelerinin bir düzene sokulmasını ve öznenin tercihlerinin belirlenmesini sağlar. Bu hiyerarşinin kurulması, öznenin kendi kendisini inşâ etmesini anlatır; diğer bir ifâdeyle de değer kişiliğinin şekillenmesidir. Her değer hiyerarşisine karşılık bir değer kişiliği vardır ve kişiliği üstün kılan da bu hiyerarşinin en tepesine yerleştirilen değerin değerli olup olmadığı, ya da ne kadar değerli olduğudur.

    Bu hiyerarşi bağlamında değerler, eylem olarak açığa çıkmış olur ki, bu da değerlerin hem keşfinden, hem karşılaştırılmasından, hem de îcâdından söz etmeyi mümkün kılar. Değeri îcât eden iş, tespit edense sevgidir. Değer tespîtinin yapılması, objektif bir aşkınlık içinde; buna ilişkin tercihin gerçekleştirilmesi ise subjektif bir içkinlik içinde sağlanır ve özne, değer sorununun kendi doğasını kavrayamadan çoğu zaman yanlış düşüncelere kapılır. Arzunun hedefi, duyu verileri ile hayâller, tasavvurlar veya rüyâlar olabilir; bunların değerlere kaynaklık etmesi ise özneyi değer harcamalarına götürür. (2001:253)

    Bu yönden Budizm, böyle bir değer görüşüne dayanır ve bir tür arzu metafiziğidir; arzu verisi, şeylerin yok edilmesini ve ruh dinginliğine ulaşılmasını amaçlasa da nesnenin kaybına yol açar ve yokluk arzusu, istemenin bütünüyle susturulmasını doğurur. Arzu ile duyu verileri arasındaki ilişki, belirli bir eksikliğin ifâdesidir ve özne, eylemleriyle bu eksikliği gidermeye yönelir. Arzunun bütünüyle yok edilmeye çalışılması ise nesnenin kaybıyla olduğu kadar, öznenin kaybıyla da sonuçlanır. İhtiyaç ve nesne arasındaki ilişki ise çevre ile bilinç arasındaki karşılıklı etkileşimi anlatır ve öznenin değer kişiliğinin gelişmesi, bilincin çevre ile kurduğu bu etkileşime dayanır.

    Değerlerin haz ve acıya indirgenmesi de bu bağlamda, değer kişiliğinin gelişmesini engeller; çünkü değerler, haz ile acı ilişkisine sığdırılmaya çalışıldıkça, farklı değerler arasındaki ilişkiler de kaybolur ve tüm değerler alanı hazlara indirgenir. Oysa, kişi üzerinde eşit derecede haz etkisi uyandıran değerlerden birini seçmek zorunda kalan bir özne için bu tür bir temelden hareket etmenin bir anlamı olmayacaktır ve üstelik, değerler arasındaki ilişkileri kavrayamayan bir öznenin değer kişiliğinin gelişiminden de bahsedilemez. (2001:254)

    Alkım Saygın


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    7 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


    Cüneyt Göksu

     Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


       Vietnam...Kalabalık, Sade, Güleryüzlü Ülke.

    Vietnam'ın Türkiye'de ne kadar bilindiğinin veya merak uyandırdığının, yaş gruplarına göre değiştiğini düşünüyorum. Çoğunlukla 68'lerden kalan "Ho Ho Ho Sin Mich, Ernesto'ya bin selam, 2-3 daha fazla Vietnam" sloganlarıyla tanıştık Vietnam'la. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, bölgesel savaşların en vahşisinin yaşandığı bu ülkenin o minyon, zayıf, çelimsiz gibi görünen yürekli insanlarının çeliğe, ateşe ve kimyasal silahlara karşı direncini kimi zaman bir filmde izledik kimi zaman da kitaplardan okuduk, oradan çok uzaklardaki coğrafyamızdan. Geçen yıllardan sonra savaş bitti, bağımsızlık ve Sosyalist Cumhuriyet ilan edildi. 1986'da Vietnam Komünist Partisi'nin 6. Kongresi ile planlı ekonomiden, sosyalist temelli piyasa ekonomisine geçiş yapıldı. Ülke yabancı yatırıma açıldı, sanayi, üretim, inşaat ve turizm yatırımları hız kazandı. Bu dönemde, Türk insanı da dünyada olduğu gibi, Vietnam'ı, sosyalist nüvesinden çok tekstil, sanayi üretimi ve turizm sektöründeki atılımlarıyla tanımaya başladı. Bu atılımların doğurduğu hızlı ve ani büyüme Vietnamlıların gelir dağılımında da büyük bir farklılığın oluşmasına neden oldu ve olmaya devam ediyor.

    Tarihçe

    Vietnam, 1800'ün başına kadar neredeyse bin yıl, Çin Devleti'nin kontrolündeymiş. 1800 - 1945 arasında da Fransa'nın sömürgesiydi. İkinci Dünya savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edildi, fakat Fransız yönetimi yerinde kaldı. Savaştan Japonya'nın yenik çıkması üzerine, Fransa Hindiçin olarak bilinen Vietnam-Kamboçya-Laos bölgesini geri almak istedi. Hindiçin Savaşı böyle başladı. Savaşın sonunda Fransızlar bölgeden çekildi. Şimdi Vietnam olarak bilinen topraklar Kuzey ve Güney Vietnam şeklinde ikiye bölündü. Bölgenin birleşme sürecine girmesi bekleniyordu ki, Sovyetler Birliği ve Çin'in desteklediği Kuzey ve ABD'nin desteklediği Güney arasında Vietnam Savaşı başladı. Saygon'dan son ABD askeri 1973'te çekildi. Savaşı 1975'te, fiili olarak Kuzey kazanmıştı. Kuzey ve Güney birleşip Sosyalist Vietnam Cumhuriyeti'ni kurduklarında yıl 1976'ydı. Aynı yıl Saygon'un adı, Vietnam Savaşı'nın lideri Ho Chi Minh anısına Ho Chi Minh City (HCMC) olarak değiştirildi. O tarihten sonra Soğuk Savaş'ın da etkisiyle oldukça içe dönük bir yaşam sürüldü. Vietnam Komünist Partisi 1986 da, Çin'deki reformlara benzer uygulamaları hayata geçirme kararı aldı. Böylece günümüze kadar uzanan ekonomik atılımlar gerçekleştirildi, gerçekleştiriliyor.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    Uzun Vietnam Savaşı'ndan kısa notlar.

    Son dönemdeki Irak-Afganistan savaşlarını kenara koyarsak, dünyanın yakın sayılacak dönemde yaşadığı en acımasız savaşlardan biridir Vietnam Savaşı.
    - 2 milyondan fazla Vietnamlı asker ve sivil, 60,000 ABD askeri ölmüştür.
    - ABD'de oturma odalarından izlenen ve ABD'nin resmen yenilgiyle çıktığı ilk savaştır.
    - 1955'de başlayıp önceleri Güney ve Kuzey arasında devam ederken, ABD'nin aktif olarak savaşa girip Laos ve Kamboçya'ya da sıçramasıyla en şiddetli hale gelmiştir.
    - Kuzey Vietnamlılar tarih boyunca Çin, Japon ve Fransız işgalcilere karşı kullandıkları tünelleri, ABD savaşında da kullandılar. En uzunu 200 km'yi bulan Cu-Chi'deki tüneller, Saygon'daki ABD üssünün altına kadar uzanıyordu. Amerikalılar, üssün içinde aniden beliren Vietkongların bu tünellerden geldiğini uzun süre keşfedemedi.
    - Ho Chi Minh ya da halk arasındaki adıyla "Ho Amca" 1890'da, Orta Vietnam'da doğdu. Ülkesinin Fransa işgalinden kurtulması için çalıştı. 1920'lerde Lenin döneminde Sovyetler Birliği'nde bulundu ve sürgündeki Vietnamlıları sosyalist bir devrim için örgütlemeye başladı. Ülkesinin kurtuluş ve bağımsızlığının bu ülkedeyken öğrendiği Marksist-Leninist öğretiler ve pratiklerle olacağına inandı. 1941'deki Japon işgalinde Hindiçin Komünist Partisi adına Vietnam için çalıştı, 1945'de Vietnam Devlet Başkanı olduğunda, hemen bağımsızlık bildirgesini yayınladı. Vietnam Savaşı sırasında önemli sağlık sorunları yaşıyordu, bu yüzden, cephede ön saflarda değildi, ama geride öğretileriyle ve stratejileriyle yer aldı. Hanoi'de, 3 Eylül 1969'da öldü. Ho Amca sadece ülkenin kurucu komünist lideri değil aynı zamanda bağımsızlık mücadelesinin devrimci ruhu olarak tarihteki yerini aldı. ABD'de yaşadığı dönemde, Amerikalıların iş yapış biçimlerindeki "sabırsızlığı" fark etti. Savaş sırasında askeri danışmanlarına söylediği bir cümlesi çok ilginç: "Merak etmeyin, Amerikalılar çok sabırsız insanlardır. İşler ters gitmeye başladığında terk etmeye başlayacaklardır."
    - Savaş boyunca ABD toplam 1.900.000 sorti yaptı, 6,5 milyon ton bomba bıraktı. İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'ya atılan toplam bomba miktarı 2,5 milyon ton'du!
    - 1962 - 1971 arasında, 15.000 kilometrekarelik Güney Vietnam bölgesine, yani ülkenin yirmide birine, etkisi 100 yıl sürecek, 72 milyon litre Defolitan ya da bilinen adıyla "Agent Orange (turuncu etken)" denen kimyasal silah atıldı.
    - Savaşın ilk yıllarında, Güney'deki yerli halk, Vietkong gerillalarından destek alıncaya kadar, B52'lerden atılan patlamamış bombalardan yaptıkları anti-tank mayınlarıyla, yılan zehri sürülmüş demir çubuklardan yaptıkları bubi tuzaklarıyla direndiler. Bu tuzakların çoğu öldürmek yerine yaralamayı hedefliyordu.

    Vietnam'a Ulaşım, Vietnam'da Ulaşım.

    THY Tayland-Bangkok üzerinden HCMC'ye uçuyor. Başka pek çok havayolu Avrupa veya Ortadoğu üzerinden aktarmalı olarak hem HCMC'ye hem de başkent Hanoi'ye uçuş gerçekleştiriyor, ama hem fiyat hem de konfor olarak THY'den daha uygun İstanbul çıkışlı bir seçenek yok.

    Vietnam Türkiye'ye vize uyguluyor: Vize 40$ karşılığında, ancak uçuş tarihinden en erken 15 gün önce başvurmak koşuluyla kolayca alınabilir. Birçok ülkeye göre, en dikkat edilmesi gereken kural 1000$ nakit parayı yanınızda götürmeniz gerekliliği. Bütün rezervasyonlarınızı ve otel ödemelerinizi önceden yapmış olsanız da bu bir zorunluluk. Uçaktan çıkıp, pasaport kontrolüne girince bu kuralı işlettiler -ki, galiba sadece Türkiye'den gelenlere uyguluyorlar çünkü bizden başka kimsenin parasını saymadılar. Bir görevli klasik olarak "neden geldin, ne kadar kalacaksın" gibi sorulardan sonra 1000$'ı sordu ve tek tek saydı. Eğer koşul sağlanmazsa ülkeye girmeye izin verilmiyormuş ki oraya kadar gitmişken böyle bir risk almaya değmez.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    Şehir içinde, eğer mobilet kullanmayı biliyorsanız, bu iyi bir seçenek olabilir. Ülkenin ulusal ulaşım aracı bu olsa gerek, çünkü sadece yollar değil kaldırımlar bile mobiletle dolu. Karşıdan karşıya geçmek için üstünüze gelen mobilet ordusuna karşı sakin olun, onlardan kaçmak yerine geyşa adımlarıyla, mümkünse sizin gibi karşıya geçen yerel birini hizalayarak karşıya geçmeyi çalışın. Mobiletler size zarar vermeden sağınızdan solunuzdan geçip gidiyor. "Cyclo" denen bisikletli çekçekler çok turistik. Zaten o mobilet denizi içinde pek uygun bir seçim değil. Bol bol yürüyün, mesafe uzunsa taksiye binmek akıllıca olur. Şehirlerarası yolculuklarda uçak kullanmak tartışmasız olarak en iyi yöntem. Vietnam Havayollarının iç hat tarifeli seferleri sık ve uygun fiyatlı. Tren bir başka seçenek ama tavsiye etmiyorum. Konfor beklenmiyor ama en temel temizlik koşullarından uzak. Tren içinde hareket etmek ve dolaşmak pek olası değil; ara istasyonlarda durduğundaysa yerel halkla kaynaşma, meyve veya içecek satın alma imkanları da yok. 38 saat süren HSMC - Hanoi tren yolculuğunu yaşamak bunları öğretti. oldukça küçük, sabit dört yatağı olan bir yataklı kompartmanın üst yatağında ve yalnızca 4-5 masanın bulunduğu yemek vagonu arasında bu kadar uzun bir süreyi geçirmek pek kolay olmadı. "Acaba üst kat yerine alt yataklardan birine geçilebilir mi?" sorusuna vagon görevlisi 400,000 Dong (20USD) rüşvet isteyerek cevap verdi. Trende pişen ve dağıtılan yemeği yiyemedik, yanımızdaki kurabiye ve kuruyemişlerle 38 saat idare ettik. Yemek vagonunda vakit öldürürken tanıştığımız üniversite öğrencileriyle sohbet edebilmiş olmak en büyük şanstı. Her yeni tanıştığım yabancıya zaman zaman aynı soruyu yöneltirim: "Türkiye denince aklınıza kim gelir?" Bazen çok değişik, bazen bilindik, bazen de ummadık yanıtlar aldığım oldu. Bu gençlerin yanıtı hoşuma gitti; Aziz Nesin! dediler. Aziz Amca'nın Vietnamca'ya çevrilmiş kitaplarını okumuşlar.

    Vietnamlılar değişik şekilde araba kullanıyorlar, kurallar da bir o kadar değişik. Hız limitleri bazı yerlerde 40 km'ye kadar iniyor, en yüksek hız da otoyolda 80 km/saat. Yol bomboş ve herkes yavaş, sakin gidiyor. Üstelik sollarken bile hızlanmıyorlar, böylece özellikle çift yönlü yollarda, karşıdan gelen araçlarla teğet geçilerek yol alınıyor. Bir başka yerde ise bütün trafik kuralları hiçe sayılarak hız limiti ve yaya öncelikleri göz ardı edilerek kullanılan araçlar var. Bu çelişkili ortamda araba kiralayarak şehirlerarası gezmeyi doğrusu pek önermiyorum.

    Kısaca şehirler arasında uçak kullanıp, gidilen yerlerde mobiletle solo çevre gezileri yapmayı düşünmek en akılcı yöntem.

    Ho Chi Minh City (HCMC) ve çevresi

    Eski adıyla Saygon ülkenin en kalabalık şehri. Havalimanı'nın çıkışında, Vietnam Havayollarının bürosu var. Gezi rotanızı önceden planladıysanız iç hat uçuşlarını hemen buradan satın alın. İç hat uçuşlarını ülkeye gelmeden önce almak akılcı görünebilir ama fiyatlar %30-40 daha pahalı. Büronun hemen yanında da para bozdurabilirsiniz. Yaklaşık olarak 1$=20500Dong.

    Şehir merkezi sadece 8-10 km uzakta. Onlarca taksi şirketi var ve fiyatlar son derece değişken. Vinasun en düzgün olanı. HSMC içinde nereye gidecekseniz Vinasun taksi çağırın veya önünüzden geçmesini bekleyin. VinasOn veya VinasuM gibi taklitlerine dikkat!

    Şehir içinde trafiğin hızı 20-30 km/saat'e kadar düşüyor.

    HCMC yürüyerek gezilecek bir şehir, ama kaldırımlar park eden motorlarla dolu olduğundan biraz dikkat. Kaldığınız otellerden fotokopi yapılmış basit haritalardan alabilirsiniz, ama 5 yıldızlı otellerin hepsinden daha kapsamlı haritaları ücretsiz almak mümkün.

    Resmi dil olan Vietnamca'nın güneyde ve kuzeyde farklı lehçe ile konuşulduğu söyleniyor, ama turistseniz ve bu dili bilmiyorsanız iki konuşma arasındaki farkı anlamak çok zor. Gençler genellikle İngilizce, yaşlılarsa Fransızca biliyorlar.

    HCMC'de ilk görülesi yer, savaştan önce Güney Vietnam Devlet Başkanı'nın sarayı olan, şimdiki ismiyle Bağımsızlık Sarayı (Reunification Palace). 30 Ağustos 1975'de, hâlâ kapıda duran, 843 no'lu tankın saraya girmesi ile savaş resmi olarak sona ermiş. Le Duan caddesindeki Vietnam Tarihi Müzesi'nde birçok tarihi eser ve antika görebilirsiniz. Ama daha önce Vietnam'ın tarihi hakkında bir fikir edinmek için girişteki notu okumak faydalı. 07:30 - 17:00 arasında açık olan Ho-Chi-Minh Müzesi "Ho Amca"yı tanımak, yaşam hikayesini öğrenmek için gidilmesi gereken yerlerden. Ho Amca hakkındaki kitaplar buradan satın alınabilir.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    "Ben Thanh" pazaryeri, toplu olarak hediyelik alışverişlerinizi yapacağınız, gündelik yaşamı izleyeceğiniz bir yarı açık Pazar yeri, 8-9 sokağın açıldığı kocaman kavşaktaki büyük saat kulesinin olduğu bina. İçinde 2 bölüm var, kılık kıyafet ve hediyelikleri alacağınız "turistik bölümü" ve sebze, meyve, et vb satışların yapıldığı "gündelik bölüm". Fiyat etiketi yok ve turistlere en az %100 giydirilmiş fiyatlar söyleniyor. Pazarlık yeteneklerinizi kullanmanız gereken bir yer. Binanın çevresinde 18:00'den sonra kurulan gece pazarında, açık havada 20 dakikada pıt diye bitiveren lokantalarda akşam yemeği yemelisiniz. Akşam 18:00 olduğunda, meydana birden bire giren seyyar lokanta ekipleri, tenteleri, masaları, kazanları, mangalları kurup yemek pişirmeye başlıyorlar; Fas'a gidenler bilir Marakeş'teki ünlü meydanın akşam hali gibi. Vietnam'ın her yerinde olduğu gibi, HCMC'de de yağlıboya tabloların sergilendiği ve satıldığı çok güzel galeriler var.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    Cu Chi Tünelleri

    Fransızlar zamanında yapılmış, Amerikalıların savaş sırasında "Black Echo (Siyah Yankı)" olarak isimlendirdiği bu bölge, üç katmanlı, örümcek ağı gibi iç içe geçmiş yeraltı tünellerinden oluşuyor. Savaş sırasında Vietkong'lar ormanın ve doğanın bütün olanaklarını kullanarak bu tünellerde yaşadılar, saklandılar, savaştılar. Ayakta yürümenin imkansız olduğu ve ancak belli bölgelerinde dinlenme, barınma, depo ve hastane gibi bölgelerin olduğu bu tüneller için, ABD ordusu sadece burada savaşabilecek özel eğitimli ve donanımlı askerler yetiştirdi. 3 Katlı tüneller 70 m derinliğe kadar iniyor. B52'lerin bombalarından korunmak için hastane ve komuta merkezleri bu derece derin inşa edilmiş. Turistlere açık olan bölümlerinde AK-47, M16 veya M60 silahlarıyla deneme atışları yapabiliyorsunuz. Orman, nehir, bataklık ve evlerde kullanılan bubi tuzakları sergisi ilginç ve ürkütücü. Kamyon lastiklerinden yapılan terlikler ve bot üzerine giyilen kılıflar hem ileri hem de geri yürüyormuş izlenimi yarattığından, Amerikalıların iz sürmesi imkansız hale gelmiş. "Müfreze", "Günaydın Vietnam", "Full Metal Jacket" vb filmlerde gördüğünüz her şeyin gerçeği burada. Vietnamlılar savaşın kendilerinden aldıklarının tümünü geri getiremeseler de, savaşın yalın acımasız gerçekliğini kendileri açısından anlatıp bir miktar maddi ve propaganda geri dönüşü sağlıyorlar. Cu Chi Tünelleri HCMC'den sadece 1,5 saat uzakta ve günübirlik tur alarak da gidilebilir.

    Mekong Delta

    Mekong Nehri'nin denize döküldüğü, Güney Batı Vietnam'da yer alan 15.000 kilometrekarelik bu bölge, HSMC'den yaklaşık 2,5 saat uzaklıkta. Sonsuz denebilecek kadar irili ufaklı su yolunun birbirine bağlandığı, su üzerinde kazıklara kurulmuş evlerde yaşamın sürdüğü 10.000'den fazla farklı tür canlının yaşadığı bir doğa cenneti. Yüzlerce küçük teknenin bir araya gelerek, oluşturduğu su üstü pazar yerinde deniz ürünleri ile meyve, sebze alışverişlerini, yapılan pazarlıkları, insanı, hayatı izlemek gerekiyor. Vietnam'da üretilen toplam pirincin yarısı buradan çıkıyor. Vietnam, Tayland'dan sonra dünyanın ikinci büyük pirinç ihracatçısı. Sadece Mekong'dan çıkan pirinç Japonya ve Kore'nin toplam üretiminden fazla. Çoğu ihraç edilen deniz ürünlerini de düşününce burada Vietnam için ciddi bir ekonomi dönüyor. Günübirlik buraya gelirseniz Mekong'a doyamadan dönersiniz. En az bir gece konaklamak ve daha geniş zaman ayırmak şart. Patlamış pirinç ve pirinçten yapılan şekerlemeler tadılmalı. Nehirde motorsuz kanolarla, rehber eşliğinde, gezilmeli. İçinde akrep, yılan ve başka tür sürüngenlerin bulunduğu, vücut direncini arttırdığı söylenen "içit"den muhakkak en az bir yudum alınmalı.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    Sapa
    Kuzey-Batı Vietnam'da, Hanoi'den 8-9 saat tren, sonrasında da 1 saat minibüs yolculuğu ile ulaşılan, Çin sınırındaki muhteşem kasaba. Güler yüzlü, misafirperver, son derece insancıl H'mong ve Dzao yerlileri ile tanışabileceğiniz Sapa'da yapacak çok şey var. İlk izlenimim Cunda Adasının dingin, huzur veren haline çok benzediğini fark etmem oldu. Sapa'da özellikle çevredeki sayısız yürüyüş rotasını, yerel kıyafetleri içindeki H'mong ve Dzao kadınları ile yapabilirsiniz. H'mong'lar yürüyüş boyunca bir yandan, iplik eğirip bir yandan da el yapımı çanta, kıyafet ve takıları gösterip, tanıtıp, almanız için sohbet ediyorlar. "Buy from me" (Benden satın al) en çok duyacağınız cümle. Hiç yırtıcı ve ısrarcı olmadan, o kadar güzel bakarak söylüyorlar ki almamak mümkün değil. Zaten Vietnam'dan hediyelik almayı düşünüyorsanız bence bütün alışverişinizi Sapa'daki H'mong ya da Dzao'lardan yapın. Otlardan, çiçeklerden yaptıkları küçük takıları birden bire boynunuza takıveriyorlar. Yol boyu bizimle yürüyen kadınlara "Erkekleriniz nerede?" diye sorduk. Erkekler tarla, tamirat işleriyle uğraşırken, kadınlar İngilizce öğrenip turistlere eşlik ediyormuş. Vietnam Devleti, buraya bir nevi özerklik vermiş. Azınlıklar devletin verdiği toprakları ekip biçip ürettiklerini kendi ihtiyaçları için kullanıyorlar. Sapa'da kalmak için çok alternatif var. Uygun fiyatlı otelleri veya H'mong ya da Dzao yerlileriyle -onların zorlu şartlarına razı olarak- evlerde kalınabilir. Lao Chi köyü en güzeliydi. Yol boyu dere kenarlarından geçiliyor. Pıtrak gibi bitmiş reyhanlar her yerde. "Cat Cat" köyü bir başka yerleşke, vadinin en dibinde olduğundan yürüyerek inerseniz ve dönmek için nefesiniz yetmezse, 2$'a bir Vietnamlının mobiletinin arkasında Sapa'ya geri gelebilirsiniz.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    Vietnam'ın her yerinde olduğu gibi Sapa'da da bir çok masaj salonu var. Bacak ve ayaklara uygulanan masaj Çin, Vücut masajı ise Vietnam tekniğiymiş. Sapa'nın içinde bir de semt pazarı var ki, evlere şenlik. Et bölümünde kesilmiş köpekleri, yılanları askıda görünce şaşırmamak elde değil. Vietnamlılarla yaptığımız sohbette neden köpek yediklerini sorunca alınan cevap şaşırtmıyor tabii: "Herkes yiyebilecek nesi varsa onu yiyor!" Sapa harika doğal güzelliklerinin yanında, aydınlık, uygar, kendini turizme ve turistlere rağmen korumayı başarmış, örnek alınacak bir kasaba, özellikle o minyon, güler yüzlü yerlileriyle birlikte.

    Ha Long Körfezi

    Hanoi'nin doğusunda otobüsle 3 saatte ulaşılabilen, Tonkin Körfezi'nde, 3000 adacığı barındıran bu bölge, muhteşem deniz üstü güzellikleriyle, Vietnam'ın "Dünya Mirası" listesindeki yeri. "Ha Long", "Saldıran Ejderha'lar" demekmiş. Körfezdeki irili ufaklı adacıkların, kayalıkların ay ışığı ve gün doğumu sırasında verdikleri sonsuz çeşitlilikteki görünümlerinin yaptığı çağrışımla bu isim verilmiş. Bir gece tekne üstünde, bir gece de "Cat Ba" adasında konaklanılacak, en az iki gece, üç günlük tur alınması iyi olur. "Junk" denilen, Çinlilerin kullandığı Ejderha teknelerine çok benzeyen bu teknelerde konaklamalı turlar yapılıyor. Teknelerde çok cömertçe yapılan yemek servislerinde Vietnam Mutfağının lezzetleriyle tanışıyorsunuz. Belirli yerlerde, kano yaparak, balık çiftliklerinin ya da adacıkların arasında gezebilir, tünel izlenimi veren yerlerden geçebilir ya da egzotik mağaralara girebilirsiniz. Maymun Adası denilen yerde kanolardan kıyıya çıkmadan maymunları izliyorsunuz. Gece tekneden verilen oltalarla balık ya da yengeç tutmaya çabalamak çok eğlenceli. 425 basamak çıkarak, tepesindeki kuleden bütün körfezi 360 derece göreceğiniz adaya Yuri Gagarin'den sonra uzayda yürüyen Sovyet Kozmonotu Titov'un adı verilmiş. Adacıkların arasında, deniz üstüne çakılı kazıklarda kurulu balıkçı köyleri var. Bunların bazıları balık çiftliklerini bekliyor, bazıları gerçekten küçük tekneleri ile avcılık yapıyor. Bölgedeki nem oranı %100'e çok yakın, Ekim'de su sıcaklığı 35 derece. Aralık - Ocak arası bu ülkeye gitmek için en uygun zaman.

    Fotograf: Serpil YILDIZ

    Son söz

    Vietnam'ın tarihine dikkatli bakılınca, Latin Amerika ile benzer kaderi paylaştıklarını söylemek olası: yüzlerce yıllık sömürgeleşme, son yüzyıl içinde verilen bağımsızlık mücadelesi ve savaşla gelen özgürlük!

    Vietnam soğuk savaş dönemindeki kutuplaşmadan payına düşen Sosyalizm öğretileri ve Ho Amca'nın liderliği, düşünceleri ile 1980'lere geliyor. Fakat bu tarihten itibaren Vietnam Komünist Partisi, Çin Modeli'ni benimseyerek, kapitalist öğreti ve araçlarının neredeyse tümüne kapılarını açmış. Ülkenin bürokrasisi hala Sosyalist olsa da, sokaklar, iş ve sanayi küreselleşmenin araçlarıyla bezeli. Vietnamlılarda tarifsiz bir dakiklik ve disiplin var. Geçmişten de gelen gelenekçilik ve köklerine bağlılık, savaşlarla şekillenmiş direnç, zor koşullara dayanıklılık ve son yıllarda yaşanan "açılım politikaları" ülkenin geleceği konusunda, bence, soru işaretleri uyandırıyor. Ülkenin adından başka bir yerde sosyalizmin izine rastlamak gerçekten zor. Küba'da uygulanmaya yüz tutan ve "kendi modelini yaratmaya" dönük arayışların tersine, benimsenen "Çin Modeli" neredeyse bire bir uygulanıyor. ABD ile yapılan vahşi savaşa rağmen, insanlarda ABD'ye karşı kin, nefret yok. Daha da ilginç olanıysa, ülke 1975'de birleştikten sonra, birbirleriyle savaşan Kuzey-Güney insanı arasında da öfkeden eser kalmamış.



    Yazı: Cüneyt Göksu
    Cuneyt.Goksu@Gmail.com
    Fotoğraflar: Serpil YILDIZ Serpil.Yildiz@Gmail.com


    Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


    10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
    4 Kahveci oy vermiş.

     


    Yazdırmak için tıklayınız.

     


     Dost Meclisi


    YORUMLARINIZI GALERiMiZDEKi iLGiLi BÖLÜME BIRAKABiLiRSiNiZ.
    Yorumlarınız için bekleriz.

    Fotograf : Servet Yaylı

    Kahveci dostların tüm eserlerini KM SANAT GALERİSİ'nde görebilir,
    dilerseniz duygu ve düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

    <#><#><#><#><#><#><#>

    Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır.
    Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır.
    Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir.
    Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-))
    Kahve Molası bugün yaklaşık 6.000 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.

    Yukarı


     


     Tadımlık Şiirler


    Hani bir yanı vardır ya insanın..

    Hani bir yanı vardır insanın,kendi gibi
    Şehrin son tramvayında mesela
    Korkuyla saydamlaşan karanlıkta Bir yanı vardır insanın, kendi gibi...
    Kuytu ve soğuk bir koltukta,
    Mevsimi gelmiş bir çiçek gibi sere serpe
    Öyle ürkek, öyle mutlak, öyle muallak

    Hani bir yanı vardır insanın,film gibi
    Bağlandığı kıyıları döverken bir ezgi
    Diline dolaşan sözleri
    Suyuna karışan...!
    Sözüne karışan...!
    -'Her şeyi yapabilirdim
    Ama hiç bir şey yapmadım'
    Öyle tadında filmin, öyle uzak...

    Hani bir yanı vardır insanın, gizlide kalan
    En büyük kozunu oynanamışken henüz,
    Papirüse perçinlenmiş sır gibi
    Tebessümünü taşırken, kendine dair,
    Arkasında kalan gözlerin
    Bir yanı vardır gizlisinde...

    Hani bir yanı vardır insanın, aşka dokunurken!
    Düşlerine kavuşup tutarken,
    Ve adanmış hayatların yeminini ederken bilfiil
    Kendinden vazgeçen, bir yanı vardır.
    Öyle masum, öyle içten,öyle saf...!
    .
    .
    .
    ve bir yanı vardır insanın,hep kendiyle beraber...
    Öyle yalnız, öyle serkeş ve öyle saklı içinde..
    Bir yanı vardır,ötesinde...

    Fatih Ünver

    Yazdırmak için tıklayınız.

    Yukarı


     


     Biraz Gülümseyin



    KMTV Sunar...

     


     Kıraathane Panosu



    Polygon Web Studio


    Yazarlarımızın Kitapları


    Merih Günay
    "Martıların Düğünü"

    Nesrin Özyaycı
    "Işık -II-"


    Temirağa Demir
    "Her kardan Adam Olmaz"


    Şadıman Şenbalkan
    "Şehit Analarımızın Çığlıkları"

    Hatice Bediroğlu
    "Düş Kuruyor Gece"

    Cüneyt GÖKSU
    Serpil YILDIZ

    "KÜBA - SARI SICAK BİR PENCERE"

    Merih Günay
    "HİÇ"

    Feride Özmat
    "Yanlış Zaman Hikayeleri "

    C.Eray Eldemir
    "Uzak İklimler"

    Temirağa Demir
    "Edepli Fahişeler"

    Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu
    Feride Özmat
    "Ellerin Söylüyor Sonsuzluğu"

    Nesrin Özyaycı
    "ÖLMESEYDİ"

    Yitik Ada Günceleri
    Feride Özmat
    "Yitik Ada Günceleri"

    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "Olimpos Öyküleri
    Mavi Mağara
    Sedef Özkan"
    İyi Kalpli Seri Katil
    Semih Bulgur
    "İyi Kalpli Seri Katil"
    80'lerde çocuk olmak
    Hazırlayan: Kadir Aydemir
    "80'lerde çocuk olmak
    Viking Gemisi ile kıyı kıyı İSTANBUL
    Şebnem Çağlayan"
    Temiraga Demir - Buğu
    Temiraga Demir
    "BUĞU"


    Sedef Özkan
    "Aynı Yaprakta Olmak"
    Zabit Londra da
    Semih Bulgur
    "Zabit Londra'da"
      Kesin Bir şeyler Olacak
    Tarkan İkizler
    "Kesin bir şeyler olacak!"


    Yukarı


     


    Akın Ceylan

     İşe Yarar Kısayollar


      Şef Garson : Akın Ceylan

    Bir at nasıl şarkı söyler? Ya peki dört at nasıl şarkı söyler? http://www.horse-games.org/Singing_Horses.htm Hem kısa yolunu verdiğim türden animasyonlar hem de birbirinden eğlenceli oyunlar için bu web sayfasını tavsiye ediyorum.

    Uzun zamandı reklam olmasın diye vermek istemediğim ama keyif aldığım bir web sayfasını sizinle paylaşacağım. http://www.acunn.com/ Haber, Tv, Spor ve Eğlence konu başlıklarıyla web sayfası dört kategoriye ayrılmış. İlk bakışta her yerde rastlayabileceğiniz bilgileri içeren bir web sayfası gibi görünse de. Aslında bazı detaylar ile kendini farklı kılan ve takipçilerini zamanla farkını gösteren bir web sayfası. Özellikle tavsiye ediyorum.

    Bir Kadın Fenomeni adıyla hazırlanmış olan web sayfası http://birkadinfenomeni.com/ Aslında bu web sayfasını birkaç kelimede anlatmak isterdim ama sanırım birkaç kelime yetersiz kalacak. Siz en iyisi bir tıkla yolculuğa başlayın. Bazen keyif bazen de şaşkınlıkla gezindiğin bu site, aynı anda birçok farklı duyguyu yaşamama neden oldu. Editör arkadaşa teşekkür ediyorum.

    Yıldızlı geceleri anlatan en güzel tablo ve en güzel şarkı http://www.vangoghgallery.com/painting/starrynightlyrics.html Starry, starry night. Paint your palette blue and grey, Look out on a summer's day, With eyes that know the darkness in my soul. Shadows on the hills, Sketch the trees and the daffodils, Catch the breeze and the winter chills, In colors on the snowy linen land.

    Yukarı


     


     Damak tadınıza uygun kahveler






    http://kahvemolasi.ourtoolbar.com/
    Kahve Molası Araç Çubuğu hizmetinizde:-)) Kahve Molası Araç Çubuğu (Toolbar) gelişmeye açık olarak kullanıma açık. Bir kere download edip kurmanız yeterli. Bundan sonra ki tüm güncellemeler gerçek zamanlı olarak tarayıcınızda görünüyor. Kahve Molası'nın tüm linklerine hızla ulaşabildiğiniz gibi, Google Arama, KM'den mesajlar ve en önemlisi meşhur "Dünden Şarkılarımız" artık elinizin altında. Sohbet için özel chat bile olduğunu eklemem gerekir. Son derece güvenilirdir. Virüs içermez, kişisel bilgi toplamaz. Bizzat tarafımdan pişirilip servise konmuştur. Yükleyip kullanın, geliştirmek için önerilerinizi yollayın.

    GOM Player 2.1.28.5039 / Windows / 7.21 MB
    http://app.gomplayer.com/gom/GOMPLAYERENSETUP.EXE
    Bilgisayarınızdaki tüm media oynatıcılarının yerini almaya namzet bir Media Player. Gerekli codecleri kendisinin arayıp bulması gibi özellikleri var. Hemen her çeşit medyayı rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Ve bedava. Mutlaka yükleyip kullanın derim.

    VLC media player for Windows / V.1.1.7 / 20 MB
    http://www.videolan.org/
    İçinde tüm codec kütüphanesini barındıran açık kaynak bir oynatıcı. Bilgisayarınızın olmazsa olmazlarından biri. mp4, mov, mkv dahil hemen her formatta filmi izlemenize olanak sağlıyor. İndirin seveceksiniz.

    7-Zip 9.20 (2010-11-18) for Windows / 1.068 KB
    http://www.7-zip.org/
    Winzip, Winrar gibi sıkıştırma programlarının tek alternatifi. Sadece zip ve rar formatlı dosyaları değil, hemen her çeşit sıkıştırılmış dosyayı açan, minik ama süper bir "Open Source" programı. Kendi formatında yaptığı sıkıştırmanın üzerine yok. İsterseniz zip olarak ta sıkıştırma şansınız var. Hemen indirip kurun, sonra da bana şükredin.

    Yukarı


     


    KAHVE MOLASI ABONELERi Google Grubuna üyesiniz. İlginize teşekkür ederiz.

    ABONELiKTEN AYRILMAK İÇİN :
    KM-abone+unsubscribe@googlegroups.com
    (Gönderdiğiniz mesajın abone olduğunuz adresten gittiğine emin olunuz.)

    ÜCRETSİZ ABONE OLMAK İÇİN :
    Google Gruplar KAHVE MOLASI ABONELERi grubuna kayıt ol
    E-posta:


    Arkadaşlarınıza önermek ister misiniz?


    Uygulama : Cem Özbatur
    2002-23©KAHVE MOLASI - Her hakkı saklıdır. Yayın İlkeleri

     






    Arkadaşlarınıza önerir misiniz?

    Yazılarınızı buradan yollayabilirsiniz!



    SON BASKI (HTML)

    KAHVE YANINDA DERGi

    Hoşgeldiniz
    Arşivimiz
    Yazarlarımız
    Manilerimiz
    E-Kart Servisi
    Sizden Yorumlar
    KÜTÜPHANE
    SANAT GALERiSi
    Medya
    İletişim
    Reklam
    Gizlilik İlkeleri
    Kim Bu Editör?
    SON BASKI (HTML)
    YILDIZ FALI
    DÜNÜN
    ŞARKILARI





    ÖZEL DOSYALAR

    ATA'MA MEKTUBUM VAR
    Milenyumun Mandalı
    Café d'Istanbul
    KIRKYAMA
    KIRK1YAMA
    KIRK2YAMA
    KIRK3YAMA
    ZAVALLI BİR YOKOLUŞ
    11 EYLÜL'ÜN İÇYÜZÜ
    Teröre Lanet!
    Kek Tarifleri
    Gezi Yazıları
    Google
    Web KM




    Epitaph - King Crimson









    Fincan almak ister misiniz?
    http://kahvemolasi.com/sayilar/20120106.asp
    ISSN: 1303-8923
    6 Ocak 2012 - ©2002/23-kahvemolasi.com.tr