Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 6 Sayı: 1.416

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 11 Nisan 2008 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : Kampanyaya gel Adalet!..


Merhabalar,

Az önce gördüm, kıs kıs güldüm. Google da yasaklılar kervanına katılmış. Uygulamaya geçilmemiş ama mahkeme karar vermiş. Ben yeni bir kampanya başlatılması taraftarıyım, "Adalete ADSL hatlı bilgisayar". Zira hükümetin kendi derdiyle uğraşmaktan bu konulara el atacağı yok. Mevcut yasaları da, güvercinle haberleşmeyi baz aldıklarından, internete uyarlamanın olanağı yok. O zaman tek şansımız var, savcı ve hakimleri internet bağımlısı yapmak. Hem kendilerini hem de bizi bu külfetten ancak böyle kurtarabilirler. Kampanyayı Adalet Bakanlığı yapsın diyeceğim ama olmayacak, iyisi mi gelin biz bu işi başlatalım, bilahare Dünya Bankası'ndan, AB fonundan üç beş derken bu işi hallederiz evelallah. Yoksa sonunda "hidayeteerdim.com"la "akpkapatilamaz.org"a kalacağız haberiniz olsun.

Bizim lamba cini sonunda yakalanmış. Beyefendi sakalı kesmiş, alnını pudralamış ama sonunda saklandığı delikte yakayı ele vermiş. On maaş ikramiyeyi duyunca polislerimiz canla başla çalışmışlar anlaşılan. Haksız da değiller, onların da umudu, ya "Var mısın Yok musun"a katılmak ya da lamba cinini yakalamak. Bakalım neler söyleyecek bizim cin merakla bekliyorum. "Kız arkadaşıma yan gözle baktılar hakim baba." dedi diye duyarsak hiç şaşırmam, sadece gülerim.

Memleketten jet hızıyla AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso geçti. Sıradan bir adam değil bu Portekiz'li. AB'nin Tayyip Bey'i desem hiç yalan olmaz. Gelmeden önce basına sızan açıklamalarından "Azarlamaya geliyor." gibi bir intiba bırakmış olsa da, dün yaptığı konuşmalarda adeta Meclise bir AB dersi veren hoca gibiydi. Dört senedir "yan gel Osman" tavrıyla AB'ye bakan sevgili iktidarımızın, kapatılma davası ile sevdası depreşince, adamlar da dayanamayıp bir gelip görünelim dediler. Bu memlekette AKP'ye karşı olanlar, hep laik, AB karşıtı darbecilerdir ya, fırsat bu fırsat diyerek AKP bir umut yeniden yapıştı AB'nin eteğine. Devamı gelirse ne ala, ama beklediği desteği göremezse daha ne kadar eyvallah der orası büyük bir muamma.

AB dedim de bir konuya kendi adıma açıklık getirmem şart oldu. Ben kendimce AB karşıtlığı ile "AB'ye bizi almazlar" söylemini birbirinden ayrı tutuyorum. Öyle ya da böyle AB'ye külliyen karşı olmak pek akıllı işi değil. Ama bizi nasılsa almazlar diyenlere de hak vermemek elde değil. Şahsen ben de aynı görüşteyim. Ne oradan Türkiye'ye, ne de Türkiye'den oraya bakıldığında bizi alacaklarmış gibi görünüyor. Hiristiyan klübü söylentilerine de katılmıyorum. Zira işin içine para girince ne din kalır ne iman. Örnekleri ortada. Ama AB'ye girecek bir Türkiye'nin dengeleri altüst edeceği aşikar. Henüz buna hazır değiller ve ne zaman hazır olacaklarına hatta hazır olup olmayacaklarına dair bir fikirleri de yok. Durum böyle olunca "Almazlar" diyenlere hak vermek gerekiyor. Amma velakin, almazlar diyerek AB hedefinden vazgeçmenin de akla mantığa uyan hiçbir yanı yok. Çünkü bu yolda atılan her adım, bize biraz daha kazandırıyor, bu unutulmamalı. Ha bu iş "Batıdan sadece ahlaksızlığı aldık." diyenlerle olur mu? Tabi ki olmaz. Peki kiminle olur? Şimdilik o da meçhul, işte işin en can alıcı yeri de burası. Hepinize güzel bir haftasonu diliyorum. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur




5 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku





 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  UYKUSUZ, UYGUNSUZ, UMUTSUZ -2

Aslanlı Çeşme Sokağında otuz altı yaşında bir kadın da günlerdir uyumuyordu. Son birkaç yıl içinde yaşadıklarını sanki bir filmde izlemişti. Olayların gerçekliğini anlayamıyor, sanki yaşadıkları kendisinin uzağındaymış gibi algılamanın dışına bir türlü çıkamıyordu. Sıradan, basit ağrıları vardı. Çoğunlukla gelip birkaç gün sonra geçiveriyorlardı. Bir de regl kanamaları çok düzensizdi. Zaten ilk gençlik günlerinden beri de öyleydi. Hiç normal olmamıştı. Bunları iş yerinden bir arkadaşıyla paylaştı. Öylesine, konuşacak başka kimsesi olmadığı için böyle davranmıştı. Çünkü annesine hastayım dediğinde kadıncağızın eli ayağına dolaşıyor, tansiyonu anında dibe vuruveriyordu. Onu telaşlandırmamak için bu kez ona bir şey söylememişti.

Arkadaşının önerisiyle gittiği doktor çok titiz biriydi. Her şeyi anlamaya çalışıyordu. Regl düzensizliğini ile başlayan kontroller uzadıkça uzadı. Kan sayımı, bilmem ne testi derken hastanedeki işleri bitmek bilmiyordu. Gittiğine çoktan pişman olmuştu ama doktorun sözünden de çıkamıyordu. Derken birden işin rengi değişmeye başladı. Sık sık yinelenen baş ve omuz ağrıları, baş dönmesi, regl düzensizliği, demir eksikliği demeye kalmadan doktor bombayı patlattı. İlla göğsündeki kitle için biyopsi istiyordu. Ve yeni kan testleri. Her zaman iyimserdi ya da etrafına öyle görünmeyi severdi. Yine öyle davrandı. Biyopsi sonuçları sizin de tahmin ettiğiniz gibi meme kanseri çıkıverdi. Ne olup bittiğini bile anlamaya vakti olmamıştı. Kanser demek öleceksin demekti. Doktorlar kanser kelimesini söylemezlerdi. Bilmem ne pozitif çıktı demişlerdi. Ama ne dendiğinin hiçbir önemi yoktu.

Ona iki şey söylemişlerdi. Birincisi, moralini her zaman yüksek tutacaksın ve teslim olmayacaksın. İkincisi ise Ankara'daki bilmem ne hastanesine gideceksin. Başka seçeneği yoktu. Ankara'daki adı lazım olmayan bilmem ne hastanesine gitti. Yeniden ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi yoğun bir muayene ve tahlil süreci başladı. En sonunda sağ göğsünün alınmasında karar kılındı. Günü, vakti saati belirlendi. Ona da sadece laf olsun diye sen ne dersin diye soruldu. Sular öylesine başına buyruk akıyordu ki zaten hayır diyemezdi. Ve sadece başıyla onayladı.

Bir hafta sonra sağ göğsünün tamamı ve koltuk altına doğru ilerleyen bazı dokular alındı. Onun ameliyat ve hastane koşuşturması annesini iyice yıprattı. Kadın artık hiç bir zaman tam olarak iyileşemiyordu. Dilaltı hapları ve sürekli tansiyon ölçümleriyle günlük yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. O kendi derdini bir yana bırakıp sürekli annesini düşünüyordu. Kendi hastalığına neden olarak da babasını kaybettikten sonra yaşadığı büyük acıları suçlu buluyordu. Hastanede iki haftaya yakın aldı. Artık test sonuçları sürekli iyi çıkıyor ve dikişleri hızla iyileşiyordu. Oldum olası göğüslerini çok ağır ve iri bulmuştu. Onları çok beğenmiyordu. Hatta zaman zaman sırtına saplanan ağrıların nedeni de onların büyüklüğüne bağlıyordu. Şimdi o iri şeylerin biri artık yoktu. Sadece kendini neden hafif hissetmediğini anlayamıyordu.

İlk önce teyzesinin kızı sormuştu. "Öleceğini düşündün mü? Çok korktun mu?" demişti. "Hayır, niye korkayım ki?" Her şey olacağına varır," diye cevaplamıştı. Elbette çok korkmuştu. Bazen adam sende demeyi de denemişti. Ama bu çok zordu. Kayıtsız kalamıyordu. Her şey buraya kadarmış. Demek ki yaşam denilen film böyle bitiyormuş diye düşünmeden edemiyordu. Yaşadıklarından öğrendiği bir şey vardı. Hiç kimse son nefesine kadar yaşamaktan umut kesmiyordu. Her zaman iyi olacağına inanmak istiyor ve kendini buna inandırıyordu.

Uzun, kıvırcık saçları başında kocaman bir sepet gibi görünen yirmi bir yaşına üç ay önce girmiş genç delikanlı da günlerdir uyumuyordu. Arada bir öğrenci evlerinin balkonuna çıkıyor ve sigara içiyordu. Kefeli' de toz içinde, küçük ve kirli balkona… Vizeler geçsin belki rahatlarım diye düşünüyordu. Ve sabaha kaç saat kaldığını. Yeni saat uygulamasıyla hava kaçta aydınlanıyordu? Sabah olunca, hava aydınlanınca sanki her şey daha bir rayında oluyordu. Bu gün iki sınavı vardı. Biri öğleden önce, diğeri saat ikiyi çeyrek geçe. Öğleden sonraki sınavdan geçmek hiç kolay olmayacaktı. Adam takıntılı biriydi. Bu tipler hep aynıydı. Her zaman kıyada köşede gözden kaçan ne varsa mutlaka onları sorarlar. Kurduğu beş cümleden biri zaten siz adam olamazsınız. Öğretmen de… Sanki görevi dersin öğrenilmesini sağlamak değil öğrenciler için hayatı zorlaştırmak, hatta çekilmez kılmak. Kocaman gözlükleri, yaylanarak yürümesi, bakışları, gülüşü hemen kendini ele veriyordu. Sinir, gıcık, nalet tiplerin hepsi böyleydi. Birde espiri anlayışı var ki evlerden ırak olsun.

Acaba evindekiler ne yapıyor? Karısı ve çocukları nasıl katlanıyor bu herife? Çok kitap okumuş kendileri, çok film izlemiş. Bizler odun gibiymişiz, dünyadan haberimiz bile yokmuş. Geçenlerde dersin ortasında bir sunu göstermişti. "Acayip bir adı vardı. Şimdi tam anımsayamıyordu ama Azeri Aşk gibi bir şeydi. Özde aşka ilişkin bir taşlamaydı. Keyiften geberdi adamcağız. Ağzını yaya ya hem okudu hem güldü. Böyle bir kişilik kaç duygusal ve psikolojik travmanın ürünü olabilir acaba? Küçükken istismar edilmiş falan olmasın sakın. İnsan böylesine nefretle kolay yüklenemez çünkü…

Bu günü kazasız belasız atlatabilirsem ötekiler kolay. Evdekiler de bir acayip. Söylesem gülmekten yere yatarsınız. Babam durmuş durmuş şimdi bana bisiklet almış. Niye diye sordum telefonda. Sen ilkokulu bitirdikten sonra istemiştin ama alamamıştım. İçime dert olmuştu. Durup dururken geçen gün bunu anımsadım. Hemen gidip sana bir bisiklet aldım. "Baba," dedim, "baba ben yirmi yaşındayım. Şimdi bu ne bisikleti? Yarış bisikletiymiş, ince tekerlekli, hem de kırmızı. Gidonu aşağıya kıvrık olanlardan… Kardeşim telefonla resmini çekip göndermiş. Babam her zaman biraz anlaşılmaz olmuştur ama bu kadar da ileri gitmemişti. Akıl alır gibi değil adam gidip bana bisiklet almıştır. Açıklaması da çok mantıklı. İnsanın hevesi her zaman içinde ukde kalırmış. Hiç olmamasındansa geç olması daha iyiymiş.

Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              3 Kahveci oy vermiş.

0 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


CAN ERİĞİ

Nisan, buna da şükür dedirten yağmurlarıyla yarılanıverdi.

Gece, uzun çalışmışsam, hele hava da kapalıysa sabah zor kalkarım. Ama bu sabah yüzlerce serçe daha gün ışırken gevezeliğe başlayınca uyanıverdim. Kalktım, pencereyi açtım. Gökyüzü pırıl pırıl. Körfez, alını yeşilini kuşanmış, görücüye çıkmış.

Varsın EXPO2015'i İzmir'e vermesinler. Şu yeryüzünde kaç insanın böyle güzel bir kette yaşama şansı var ki?

Bahçeye indim. Küçük limon ağacım, akşamdan sabaha morumsu tomurcuklarını açmış, arıları buyur etmiş. Ihlamur:

"Kokumu özledin biliyorum, hazır ol!" diyor.

Bir köşede can eriği, loğusa annelerin mutluluğu içinde.

"Daha iki üç hafta önce gelin tacıydı dalların, ne zaman meyveye durdun. Böyle erkenci ve hızlı yaşam neden?" diyorum.

Bir meyvesinin tadı ağzıma dolarken:

"Öncülerin yolları zorlu; ama (t)adları kalıcıdır" diyor.

Osman Güngör Feyzioğlu 12 Eylül Paşalarından. Ama yüreği, şair yüreği. Yıllar önce okuduğum Can Eriği kitabındaki birçok dize hâlâ belleğimde:

Senin çekirdeğin var.
Benimse yüreğim;
Ben sevdalı olurum
Ya sen caneriği.

Ağaçlar sevdalanmasa bizi, rengin, kokunun ve tadın farklılıklarıyla buluşturabilir mi hiç?
Nazım;

"Bir ağaç gibi hür,
Bir orman gibi kardeşçesine"

derken bize demokrasiyi, özgürlükleri ağaçlardan öğrenme yolunu da göstermiyor mu?

Çocukluğumda böyle erkenci meyvelere pek düşkündüm. Bir avuç tuz, cepler dolusu erik. Okul yolu başka nasıl bitecek? Yüzümü buruştura buruştura yer, sonra da mide ağrılarıyla kıvranırdım.

Annem:
"Yeme şu gök eriği!" derdi.

"Can eriği yeşil değil mi?"

"Hayır, hem gök hem yeşil."

Türkçeyi sevmek için ne güzel bir örnek. Sormuyoruz bile. Çünkü biliyoruz ki "gök" aynı zamanda "ham, olgunlaşmamış" demek. Saraylılar, ellerin "ham"ını "mai" sini Türkçeleştireceğim diye uğraşırken Yunus Emre:

"Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm,
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
dizelerinde şiirselleştirmiş "gök" sözcüğünü.

Benzetme harika; ama konu acıtıcı. Ha meyvesini yitiren ağaç, ha yavrusunu yitiren insan.

Yazık, tabancalar, zincirler, bıçaklar zulalardan çıktı yine. Umalım ve dileyelim ki ülkeyi yönetenler geçmişten ders alsın. Alnı Zülfikar dövmeli adamlar, üniversitelerde gök ekin biçmesin.

Erik sözcüğü eskiden elma, armut, kayısı gibi meyvelerin ortak adıymış. Zaman içinde anlam daralmasına uğramış. Hatta gülgillerden olan bu ağacı daha da sınıflandırmışız: Can eriği, malta eriği, papaz eriği…demişiz onlara. Eriğin bu türüne neden "can" adı eklenmiş ki? Bedri Rahmi Eyuboğlu onun için:

"Bir kelime buldum çın çın öter;
Adı candır.
Bir erik kopardım can dalından;
İçi can dolu,
Adı can, yaprağı can, lezzeti candır.
Bir gölge düştü önüme dedi ki:
Bir yüküm var benden ağır
Bir yüküm var beni taşır
Adı candır."

değdiğine göre bize de can eriğinin verdiği hazzı yaşamak düşer.

Öğretmen okulunda öğretmenimiz eksiltili cümle kuruluşlarına örnek olarak verdiği "Bahçene erik, kapına Yörük…" atasözünün "koyma" sözcüğüyle tamamlanabileceğini söyleyince eriğin kolay üreyen, zahmetsiz bir ağaç olması aklımın ucuna bile gelmemiş, içim ezilmişti. Çünkü ben yörüktüm. Dedem, aslınızı neslinizi bilin deyip yörük olduğumuzu anlatmıştı. Biz arsız, hırsız değildik ki, bize kapıların açılmasını neden istememişti ki büyüklerimiz. Ah akılsız kafam, nasıl da çözememişim şifreyi. Demek biz de böyle "Andıç"lanmıştık! Bu yüzden devlet bize makamlar, payeler vermekten çekinmişti.

Bu, ayrımcılıktı. Sonraki yıllarda birlikte yaşadığımız, birlikte gülüp ağladığımız başkaları için de benzer sözler söylendiğinde hep o çocuk ruhumdaki ezikliği anımsadım. Yunus Emre'nin;

"Çıkdum erik dalına anda yidüm üzümi
Bostân ıssı kakıyup dir ne yirsün kozumı"
dizelerine sarıldım.

Birçokları şathiyeleri saçma şiir olarak görür. Oysa şathiyeler, üstün bir zekânın, müthiş bir birikimin ürünüdür. Her şairin harcı değildir şathiye yazmak. Hele hele erik dalında üzüm yemeyi, bostan sahibinin kızıp cevizimi niye yiyorsun, demeyi, "şeriat"tan ötesine geçemeyenlerin anlayabilmesi hiç mümkün değildir.

Bu güzelim İzmir sabahında, kalem, içimizden geçenleri böyle dillendirse de biz yine haddimizi bilelim ve Yunus'un;
"Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler, dilimdeki sözümü"

dizelerine sığınarak bağlayalım sözümüzü. Çünkü canımızda can eriğinin canını bulmanın başka yolu yok.

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,679,679,679,679,679,679,679,679,679,67
              6 Kahveci oy vermiş.

1 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Sarahatun Demir

 Pergelin Divit Ucu : Sarahatun Demir


  Zaman Güçlüdür…

Dokunursan yırtılacak. O kadar eski ki, tüm hırpalanmışlığı evet senden önce yaşandı. Ama dokunma. İnceldi. O kadar çok inceldi ki eskimekten senden önce, dokunursan yırtılır. Bu vebalin tamamını üzerinde bırakır. Sıyrılır. Kaldıramazsın. Bu acıyı taşıyamazsın, inan bana. Yapamazsın…

Birkaç kere kılık değiştirdi. Saçının renginden albinosunun gerçeğine uymayan her ne varsa, kalmışsa, denedi. Güzel olmadı. Hiçbiri, hiçbiri yakışmıyordu. O gittikten sonra aynalarda tanınmayan, saçını boyatmaktan, yüzünü ağlamaktan öldürmüş canlı bir kadın dolaşmakta. Kadının cenazesi omuzlarında değil, aklında… Aynaya bakmasın bu ara. Çirkin. Acılı… Karmaşık… Daha ileri giderek fukara da hatta…

İçtiği masalarda kalbindekileri unutmak istemişti. Kalbini unuttu. İçindekileri unutmayı başaramadı. Kalbi, sabaha karşı yorgun garson yamaklarının elleri arasında kaldı, burkuldu… İçindekileri hafifletsin diye içmişti, içi ağırlaştı, kalp yeri boşaldı…Kalbini kalkarken unutmuş masada. O kadar içmiş. O kadar berbat zamanlarda…

Bir adam gitmiş. Birçok adam bulmuş kendine.
Bir kadın gelmiş. Aklındaki kadını silip yok saymasına izin vermemiş.
Birçok adamdan hiçbirinin o adamla alakası yokken,
Bir kadının o kadınla insan üzeri bir benzerliği mevcutmuş. Aşkta tanrısal tesadüfler bulunurmuş, doğruymuş, buymuş…
Yağmurlar yağarken birlikte ıslatmamış onları. Hiçbir zaman. Yüzü güzel, içi çirkin; içi çirkinse yüzü alımlı.
Yağmur….
Şemsiyesini germeye zaman bulamayacak kadar çabucak, tez elden yağan, biten yağmur…

Bir şeyi çok istersen olur.
Bir şeyi hiç istemiyorsan iki kez olur.
Bir şeyin olup olmamasını umursamıyorsan zaten olmuştur. Düşünmene fırsat bırakmayacak kadar işgüzar şekilde bir yolunu bulmuştur. Sızmıştır. Hayatındadır… Oldurgandır da çok defa olanlar bu duraklarda…

İnanmak, peşine düşmektir bir bakıma. Yalanlar saklandı. Ne tarafa dönsen bulamayacağın uzaklarda yalanların vardı. Bulamam sanmıştın. Kalbimin temizliğine fikrimin berraklığını eklemişsin. Sanmışsın ki hiç düşmem yalanların peşine. Yalanın pençesinde adımı gördüm. Seni sormadım. Adımın ilk harfinde bölgesel kanamaların vardı. Ben ağladım…

İçimde saplı, kanlı, ağlamaklı yollar. Hafif soğuk. Büyük karanlık. Kafamı duvarlara vursam unutsam. Kafanı duvarlara vursan, hatıraların hatırlanmamak için dize gelse. Tüm bedenine zarar verebilirsin artık. Adımı kaldırdım bölgesel kanlı taraflarından. Seni kurtarmaya, yaranı tuzla da olsa bir şekilde sardırmaya alıştığın ad ve el yok artık…
Yalan, yalnızlıktır. Yalnızlığın o kekremsi lanetine bulandın sen…. Dışlanmış inançlarının kıyısında Tanrı bile vazgeçti gölgenden… Yalan olan sen değilmişsin meğer. Yalan olan seni hiçbir zaman surete dönüştürmeyen o günahkar gölgen…
Üzerinde birkaç yaşanmışlığın büyük ağırlığını bıraktım. Hepsi sende kalabilir. Hiçbirini umursamayacağım. Sen nasıl biliyorsan öyle davran. Kapıdan çıkmak, bir geri dönüş garantisidir kimseyle imzalanmamış ama güvencesi sağlam, sapasağlam… Kalbini içtiğin masada düşürdün sen. İçinden kayıp yuvarlandık; önce ben sonra yine ben…
Ve dönerken o gece sen, kapıdan da çıkmadın, çok içkiliydin, pencereden atladın… Artık dönüş yok…
Bölgesel yaralarının arasında yalanlar vardı; adımı gördüm ben. Adımı aldım. Yaran hala bölgesel şimdi belki, ya da bütüne yayılalı çok oldu bilmem, bilmek de istemem… Yalanın pençesine bulaştırdığın benim adımdı. Adımı gördüm. Seni sormadım. Adımın ilk harfinde bölgesel kanamaların vardı; nekropsilerin… Ben ağladım………..
Zaman güçlüdür. Bu gücün üzerine koymaya gücünün yeteceği güçleri bahşetmedi tanrı ne sana ne bana ne öteki insanlara… Zamanın gücüyle güç yarışına girmek, yorulmaktı. Yok olmaktı. Zamanın gücüyle uzlaştım ben. Yalanınla, yaranla seni bir köşede bıraktım. Adımı aldım. Kalbinin neresinde kalırdım… kalır mıydım… kalırdım…

Sen kalbinin içindekileri bırak, beni bırak, kalbini taşımayı başaramadın. Acını yaşamayı beceremedin. Bölgesel bir açıklığın var şimdi, ne yana dönsen yüreksizsin. Kendimin gölgesinde son bir kez daha iyilik yapacağım sana; bu gece hızlı vur kafanı duvarlara; adımı hatırlamasın bir daha. Git sen, sezdirmeden gidebilmeyi becerebilecek kadar dik olabil, git; ben oyalarım yalanlarını… Son defa tüm yaşanmak istenenlerin hatırına…Hatırasına… Oyalayacağım yalanlarını… İçimdeki en büyük boşluk sen olursun dediğin yalan.. Senin içinde bir kalp yok artık. Kalbini düşürdün. Kalbinde beni sakladığın, adım, varlığım, ellerim, gülüşüm; hiçbiri sana ait değil, hepsi yalan…

Bir cümlenin öğesinde hatasız ayrımlar yapandın. Senin özneyi şaşıracağına, benim öznemi ararken edebiyattan sen taraflı soğuyacağıma inanır mıydın, nasıl yaptın…
Bu nekropsi sızısı, anatomik boşluk, yalpalatan kalp sancısı hepsi evet hepsi yalan…
Sen, yalansın…
Ben, senin yalanında son kez nesnesi eksik, geleceği yakın, geçmişi uzak öznen kalmak istemem. Hadi, şimdi, daha çok küçültmeden devrikleştir cümleni.
Özneni sakla, ya da bir başka özne koy oraya. Adım adının alfabesinde en büyük imla yanlışı…Adım senin hiçbir cümlende barınamayacak kadar gerçekti. Sen, yalancı… Kalbi boşluk, kanı bölgesel, anatomisi yayan yalancı…Karanlığım heyecanı artsın istendi diye birkaç defa sarmalanmış hediye telaşı. Ben bu paketi çok sürmeden yeniden ışığa bulayabilirim. Sen karanlık aydınlansın diye defa kez küfreden, çaresizliğini günahıyla bulamak isteyensin. Dilediğin kadar küfredebilirsin artık… hangi karanlıkta ışık yakmayı aklına getiren olabildin ki sen; şimdi bu karanlığı günaha bulanmadan aydınlığa dönüştüren olasın.
Olamadın. Olmayacaksın…

Sarahatun Demir
sarahatun@mynet.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,839,839,839,839,839,839,839,839,839,83
              6 Kahveci oy vermiş.

2 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  A Be Bre-men Mızıkçıları

Bilindiği üzere; Jacob ve Wilhelm Grimm Kardeşler'in yazdığı Bremen Mızıkacıları, dört hayvanın duygusal ve naif bir hikayesidir. Yaşlı bulunduğu için sahibi tarafından artık yem verilmeyen yorgun eşeğin "en iyisi buralardan gitmek" diye başladığı yolculuğuna sahibi tarafından yine yaşlandığı için istenmeyen köpeğin katılmasıyla başlayan masal; yolda karşılarına yaşlandığı için fare tutamayan ve bu yüzden farelerin alay konusu olmaktan bıkmış bir kedi ile sahibi tarafından kesileceğini öğrenen telaşlı bir horozun katılmasıyla devam eder. Bir yandan şarkı söylerler bir yandan da Bremen'in yolunu tutarlar. Sonra; bir kulübenin yakınında geceyi geçirmeyi planlarlar ama kulübede hırsızlar olduğunu görünce hemen üst üste çıkarlar ve hepsinin birden bağırması sonucu ortaya çıkan kakafoni ile hırsızları kaçırtırlar. Her masal gibi Bremen Mızıkacıları'nda bir öğüt verilir. Yaşlılığın psikolojisini, gözden düşmenin acısını ve yıllar boyu hizmet edilen kişilerin vefasızlığına dikkat çekilir. Bremen'de şarkıcı olma hayali ile yola koyulan dört hayvanın Bremen'e varıp varmadıkları masalda belli değildir, sadece; "o kulübede bir süreliğine konaklanacağı" ve Bremen'e yolculuğun devam edeceğidir.

Bremen Mızıkacıları'nda betimlenen kedi, diğer üç hayvandan küçük bir farka sahiptir. Diğer üç hayvanın sahiplerinin kötü muamelesinden dolayı yola koyuldukları ifade edilirken, kedi "farelerin alay konusu olduğu" için gruba katılmıştır. Ama dört hayvan karakteri de yaşlılığın ne anlama geldiğini anlatmakla kalmaz, yaşlılık kavramına yüklenen "zamanı kalmamışlığı" nitelemesini de "şarkıcı olma hayali" ile alaşağı eder. Bu yönü ile tıpkı ölüme giden yaşlı Sokrates'in yine de bir müzik aleti çalmayı öğrenmek istemesini çağrıştırır. ( Alıntı )

AB'nin Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso, 1956 Lizbon-Portekiz doğumlu olup tam örneklendiği gibi 3 çocuk babasıdır. Kısacası; AB'nin horozu odur ve AB borusu bu dönem onun tarafından öttürülmektedir. AB'nin Genişleme'den Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 1962 Mikkeli-Finlandiya doğumlu ve ( ne yazık ki ama genç olduğundan daha zamanı var ) 1 çocuk sahibidir. AB Dış Politika ve Savunma Yüksek Komiseri Javier Solana ise 1942 Madrid-İspanya doğumlu ve ( yaşı nedeniyle ne yazık o da hedefi tutturamayacak ) 2 çocuklu olup bu ziyaret programında kendine yer bulamamıştır. Tıpkı; "En kötü senaryoda bile müzakere süreci yavaşlayabilir fakat kesintiye uğramaz" diyen AB Karma Parlamento Komisyonu Başkanı Joost Lagendik gibi o da bu süreçte ziyaretçi kadroya girememiştir. Girişimcilik ve Sanayi'den Sorumlu Başkan Yardımcısı Günter Verheugen, 1944 Bad Kreuznach-Almanya doğumlu ve fakat çocuksuz olup Musa'nın Kedi'si tarafından en sevilmeyen statükodadır. Horoz ( HB ) tamam, Ren Geyiği ( RG ) kadroda, Havhav ( HH ) da var Kedi ( MK ) de. Hayda bre..! A Be Bre-men...!

HB : Ne olli, ne bitii lem Türkiye'de ? ( Acep, sizi de kim itii ? )
RG : Ne olursa olii. Neden bana barroson öyle ?

HB : Bağırırım, başkan değil miyim ? Ne o öyle ? Genişlemeden sorumlusun ollim sen gevişlemeden değil !
RG : Oğlum deme bana ! Alt tarafı 1956 doğumlusun, ben de 1962'liyim. Üstelik 56'dan tavşan olmaz ama 62'den olur. Hepi topu 6 yaş farkıyla mı barrosun bana ?

HB : Bağırmıyom. Hadi kalk, Türkiye'de neler olli bir gidip bakalım. Türk demokrasisine şöyle goze hoş gelen manuel bir ayarlama takalım, gitmeden de birkaç parça demeç çakalım. Gelir miymiş bir sorana ?
RG : Birer birer söylesen, elim ayağım dolana. Sıkıysa sen sor ona, havı yersin walla !

HH : Hav, hav hav ! Uzaklarda değilim, baksana sağına soluna.
MK : A Be bre men ! Kaç gündür "Help, help !" dedik anlasanız ya icabında.. ABire boyna konuşup duracağınıza atlayın gelin. Ne demişler; "Nesi var bir elin, sesi var iki elin".

HB : Öncesinde ben bi horozlanayım; "Türkiye'ye şimdiden üyelik tarihi vermek mümkün değildir ve son gelişmeler gösterdi ki; Türkiye'nin üyeliği zor bir konudu.".
MK : Biraz yumuşatsanız, hani "Zor ama imkansız değil" diye bol keseden atsanız ..?

RG : "Ekim 2005'