 |
 |
 |
 |
|
4 Nisan 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : Pardon!.. |
Merhabalar,
Eve iş getirdiğim ve getirdiğim iş başımdan aştığı için bugün yazı yazmaya vaktim kalmadı. İzin verirseniz ben çekileyim ve sizi birbirinden güzel yazılarla başbaşa bırakayım. Hepinize güneşli bir hafta sonu diliyorum. Pazartesi görüşmek üzere hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan UYKUSUZ, UYGUNSUZ, UMUTSUZ -I |
|
Tam üç gündür uykusuzdu. Sabah karşı ancak uyuyabiliyor, günün ilk ışıklarıyla da uyanıp işe gidiyordu. İş yerinde öğleden sonraları kendisini teslim alan uykusuzluk akşama doğru yeniden kayboluyordu. "Eve gidince uyurum," diyordu. "Hele bir mesai bitsin. Kendimi doğru yatağa atacağım." Ama yine aynı şey oluyordu. Eve gidince uzanıyor ama bir türlü uykusu gelmiyordu. O akşam saat dokuza kadar televizyonun karşısında uykunun bedenini teslim almasını bekledi. Ama yine olmadı. Yattığı yerden kalktı. Mutfağa geçti. Dolaptaki kâğıt ambalajlı meyve suyunu açtı. Bardağa doldurdu. Kaysı suyunu çok severdi.
Bardak elinde salona dönerken halı ile duvarın birleştiği çizgide bir tespih böceği gördü. Bardağı halının üzerine bıraktı. Böceğe dokunur dokumaz hayvan hemen boncuk gibi oluverdi. Eline aldı, onu önce klozete götürüp atmaya niyetlendi. "Boğulur, ölür şimdi," dedi. "Ne gerek var." Pencereyi açıp bahçeye attı. Sabahtan beri hava serindi ve yağmur çiseliyordu. Attıktan sonra böceğin düştüğü yere baktı. Ama böcek bahçede de ölebilir diye düşündü. Çünkü sıcak evden aniden soğuk zemine düşen böcek ısı farkından bir çeşit hipoterm yaşayabilirdi. İçi rahat etmedi. "Bu kadar duyarlılık da fazla ama. Ne yapayım yani," dedi. Böcekle aynı evde yaşamaya razı mı olsaydı. Kendi kendine güldü. Hayvan sevenler derneği onun bu halini görse mutlaka ödül verirdi. Tamam, ölsün istememişti ama her şeyi de kılı kırk yararak hesaplamanın bir anlamı yoktu. Sonra kendi kendine yaptıklarına mizah açısından yaklaşmayı denedi. En iyisi bu böceği alıp beslemek, okula göndermek, iş sahibi olduğunu görmek ve evlendirip çoluk çocuğa karıştıktan sonra kendi haline bırakmak olmalı diye düşündü . Gülümsedi. Beyninin uyumamak için uydurduğu bu saçma kurgulara kendisi de şaşırdı. Ellerini yıkayıp meyve suyu bardağı ile salona döndü. Beynini televizyonun bombardımanına bıraktı. Gözleri artık iyice kan çanağına dönmüştü. Aynaya bakmadan bunu rahatlıkla anlayabiliyordu. Çünkü artık göz kapakları her inip kalktığında canı yanıyordu.
O akşam gözlerini kırptığında canı yanan tek kişi o adam değildi. Gelincik'te Horozcu Gazi de aynı sıkıntıları yaşıyordu. Horozcu Gazi bir şeyi kafaya takmaya görsün. Bütün huzuru kaybolup giderdi. Karısı beş gün önce ona " Senin gibi horozcunun karısı olacağıma, simitçiye varsam daha iyiydi, "deyivermişti. Tamam, bunu şaka olarak söylemişti, eyvallah ama. Şakanın da bir haddi, bir hududu vardı. Horozcu Gazi yirmi yedi sene çalıştıktan iki yıl önce Telekom'dan emekli olmuştu. İki kızından biri üniversiteyi bitirmiş diğeri ise bu sene lise sona gidiyordu. Evinin bahçesindeki kümeslerde düğüş horozu, bodrumdaki kafeslerde de birkaç çeşit kuş beslerdi. Bu merak ona babasından kalmıştı. Çok değil ama para da getiriyordu. Bundan birkaç yıl öncesine kadar ormana gidip mevsiminde yavru atmacaları da avlardı. Sonra onları eğitir, avcı olarak yetiştirip satardı. Atmaca işi her babayiğidin işi değildi. Bir çok incelikleri vardı. Ormanda ağ germek, perenpe vermek, avı uygun yere asmak, kuşu zarar görmeden yakalamak ciddi bir birikim gerektiriyordu. Üstelik atmaca epey aksi bir hayvandı. Tam eğittim yetiştirdim dersin. Bıldırcının peşine salıverirsin, çekip gidiverirdi. Bütün emeklerin bir anda uçuverir, kahrolurdun. Ama bir de alışırsa. Avıyla birlikte geri gelip koluna konuverirse. Hey yavrum hey, keyfine doyum olmaz. Çıngıraklarının sesini çil çil altınlara bile değişmezsin.
Neden karısına bunca yıl sonra onun horozculuğu bu kadar batmıştı. Horozculuk da zaten eskiden güzeldi. O şimdi sadece yetiştirip satıyordu. Horoz dövüştürmek artık zaten yasaktı. Bunu daha önceleri de söylemişti elbette ama bu kez öyle değildi. Yüzünde çok ciddi, kibirli bir ifade vardı. Eşi Nermin hiç çalışmamıştı. Evlendikten sonra Gazi onun çalışmasını elbette istemişti ama bunu yüzüne karşı bir kere bile söyleyememişti. Çünkü "Madem karnımı doyuramayacaktın neden üç sene peşimden koştun," demesinden korkmuştu. Evinin geçim mücadelesini hep tek başına göğüslemişti. Bunca yıl sonra artık içinde kalanları kusacak değildi ya, bundan sonra da hiçbir şey söylemeyecekti. Nermin Allah için güzel kadındı. Giydiğini yakıştırır, ilerlemiş yaşına rağmen kıskanılacak kadar alımlıdır. Ve Horozcu Gazi onu her zaman başka erkeklerden kıskanmıştı.
İki gün önce içine düşen kutrun peşinden gitti ve karısının cep telefonunu karıştırdı. Aynı numaradan gelmiş birkaç mesaj gördü. Mesajlarda açık anlaşılmıyordu ama Horozcu Gazi yaşamında ilk defa eşinden bu kadar çok şüphelendi. Mesajları gönderen kişi eşinin telefonuna "TANIMIYORUM" adıyla kayıtlıydı. Birinci mesajda "Eller mübarektir, hamur yoğurur, tütün kırar, dua eder ve sevgi sunar. Ellerin kırılsın deme. Ellerin sağ olsun." Yazılıdır. Gazi masajı defalarca okudu. Sonra her bir harfini noktasına virgülüne kadar dikkat ederek bir kâğıda yazdı. Masajın ne anlama geldiğini bir türlü çözemedi.
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          3 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Pergelin Divit Ucu : Sarahatun Demir Uykulu Rüya |
|
Bir uyanıklık halidir bu belki. Birazdan üzerindeki yapışkan, terli, alıngan, içe dönük uykuyu kaldırabilecek mi. Uyandığında en güzel elleri. Sıcak bir düşün ortasının en tazeliğini korurken elleri, gözleri yorgun, netameli. Uyandığında gördükleri uyuyunca hissettiklerinden çirkindi. Aynı yerlerden gelip ayrı yerlere gidenlerdi aynı rüyayı hayra yoruyor olanlar. Ayrı yolların bitimiyle aynı yolları başlangıç yapmış olanlarsa gördükleri şer rüyalarını suya anlatırlardı kimseye anlatmadan. Su alıp götürürdü belki bu çirkin ruh yorgunluğundan gerçeğe uzasın istenilmeyenleri.
Aynı rüyayı gördüğüm oldu bazen benim de. Uyanmak istedim. Hep uzun sürdü. Suya anlatamayacağım kadar sulaksız kara parçalarında yaşıyordum. Ve bu şerri çözmeye su yoktu; anlatmaya zaman ve hatta derman. Uyandım…
Ayrı rüyalarda hiç tanımadığım ama çok biliyormuşum diye sevmişim gibi olanlarla tanıştım. Rüyamdaydılar. Gerçeğime sızan olmadı. Belki sonra, daha sonra rüyamdan tanıdık çıktıklarım eşim, ahbabım, dostum, sevdiğim olacaktılar. Uyudum…
Bir cadıyla büyücü kavgasıydı aslında yaşam. Hangisinin daha günahkar olduğunu kestirmeye çalışmak gibi zordu sevmek, gitmek de öyle. Başın sıkıştığında başını iki elinin arasından çıkaracak kadar bedeni ve aklı temizler oluyordu. Tanıyordum onlardan günaşırı. Bazen temizliğin kirletilmişliğine şahit oluyordum. Çok temiz olmak yetmiyordu. Temiz kalabilmeye dik durabilmek için kirlenmek gerekiyordu. Günaha bulanmak… Ama lanetlenmemek…
Günler geçiyordu. Kalanların üşengeçliğine aldırmadan geçip gidiyordu gün. Akşamın yenildiğini görmedim hiç, benim yenildiğim çok oldu; güneşin vazgeçtiğini sakın söyleme bana, vazgeçen hiçbir zaman güneş olmuyordu, vazgeçişi içinde ara. Yenilgiyi içimde arayıp zamandan kazandım. Yenilgim benim, akşamın günahı günahsızlık ve umarsızlık en fazla…
Bir erozyon; ahlakın temel tahtasını çıtırdatan; bir yangın evet, bir kar küsüşü, yağmur bereketi, güneş kuraklığındaki dudak çatlağı, ten yarığı; kanlı, hasarlı, sızılı…
Yangınlar biliyorum. Her yangın bir köklü yok oluşun annesiydi. Yangınlar bazen toplu temizlenebilmeler için gerekiyordu. İşe yarıyordu…
Topladı. Çıkanlardan böldüğünde elde kalan ne ise onları topladı. Küçük bir tepecik. Hatta anız ağrısı. Tarla faresinin tüy ürperten, uzaklaştıran iniltili acısı gibi. Yanmak ölmektir. Yanmak, ölmekten sonra da devam edendir; eylemdir…
Topladı. Küçük bir tepecik. Geriye kalanların toplu temizliği bir diğer tanımıyla. Hepsini üst üste attı, sonra yaktı. Küllerine dokunmadı. Rüzgar aheste bir keyfi tavra gebe bıraktı geride kalanları. Geride kalanlar öteye gidenler kadar uzaklaşamadı. Her külün savrularak gidebileceği kilometrik mesafe ortadaydı…
Kıvranışını dindiren uyku olmadı. Yandı. Uyandı. Her yolu denedi. Yolların neredeyse bir çoğu gidildi, tamamı da denendi. Dermanı kendi içinden öte bütün dışlarda, dışarılarda arandı, bulamadı. Hava almak için çıktığı sokaklar nefesini tıkadı. Boğdu aklını ve hatta umutlarını. Evde artık. Perdeler örtük, oda karanlık… Denemediği tek yol içine dönmekti. Biraz geç kaldı. Ama kaybettiği şükürler olsun ki sadece zamandı…
Zamanın telafisi olmayabilir evet, telafisi akıl kaybettiren çok yollar gördüm ben. Zamanın telafisine yenilmek aklın yitik telafisini kazanmaktan daha güzeldi. Bir büyücü ve cadı mukayesesi bu. Hangisi daha günahkar varın siz karar verin…
...
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...
CAN YÜCEL
Sarahatun Demir sarahatun@mynet.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          4 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Ders : Geometri - Konu : Üçgenler |
|
- Biz AKePe olarak hiçbir zaman kişisel bir dava ( ah ulan, bir elime geçirsem o savcıyı ! ), kişisel bir mesele üzerinde durmadık, durmayacağız. Bugün muhatap olduğumuz mesele de bizler için asla kişisel bir mesele değildir. Bizim şahsi davamız yoktur ( Bizim davamız hep beraber ülkeyi ortaçağ karanlığına doğru adım adım sürüklemektir ).
Anayasa'dan aldığı güç ile hukuk da bunu kişisel bir mesele olarak görmeyip, külliyen kapatılmanızı talep etmiştir. Şahsi bir dava söz konusu değildir.
Omuzlarımızdaki sorumluluğun idraki içinde soğukkanlılıkla, metanetle bu süreci yürüteceğiz ( "Anayasa nasıl delinir ?", "Referanduma gider miyiz ?", "Kapatma maddelerini nasıl kapatamama haline getiririz ?" gibi soruları arka planda araştırıyoruz ). Bu Türkiye'yi bir ve bütün olarak kucaklamak sorumluluğudur ( Yani; sadece yandaş çevremize gereken kol ve kanadı germek, %47 dışında kalan halkın taleplerini "SGSSK yasa tasarısında olduğu gibi" mümkün olduğunca AB-ABD istekleri doğrultusunda törpüleme sorumluluğudur ).
Seçimlerin hemen ardından tüm ülkeyi kucaklama adına verdiğiniz sözü tutmadığınızı, omuzlarınızdaki sorumluluğu idrak etmediğinizi sanırım anlamışsınız. Sürece girmeden o soğukkanlılığı ve metaneti gösterseniz daha iyi olmaz mıydı ?
- Bu milletimizin geleceğini düşünme sorumluluğudur. Milletimiz müsterih olsun. Biz bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da AKePe olarak üzerimize düşen azami sorumluluğu yerine getireceğiz. Bundan kimsenin, hiçbir vatandaşın şüphesi, endişesi, kaygısı olmasın.
Olmuştur efendim, olmuştur. Sadece; şüphesi, endişesi, kaygısı olsa iyi, AKePe'nin ılımlı islam masallarıyla adım adım laikliğin odağı haline geldiğini görmüştür. Görmüştür ki; bu davayı açma gerekliliğine karar vermiştir. Ve bu sorumluluk; gerçekten de milletimizin geleceğini düşünmesi, "Ülke; nereye götürülmek isteniyor ?" sorusunun sorumluluğudur.
- Milletimizden arzu ve beklentimiz; geleceğimizi karartmak isteyen korku tacirlerine, tahrik ve provokasyonlara asla fırsat vermemesi.
Hiç kuşkunuz olmasın efendim, geleceğimizi karartmak, aydınlık Türkiye'yi karanlık bir ampule sokmak isteyen, kadını sadece kapatılması gereken bir mal olarak gören, AB'den ve ABD'den güdümlü demeçler veren korku tacirlerine, besleme medya yoluyla tahrik ve provokasyonlara asla fırsat vermeyeceğiz...
- Diliyoruz ve umuyoruz ki; kazanan demokrasi olsun, millet iradesi olsun ( %47 oyumuz var daha ne olsun yahu ! ). Kazanan Türkiye olsun, biz kaybedelim.
Hiç merak etmeyiniz efendim, demokrasi masalı altında ülkeyi içinden çıkılamaz bir hale getirdiğinizi zannediyorsanız yanılırsınız. Unutmayınız ki; laik rejim olmadan demokrasi olmaz. Guguk yerine koyduğunuz hukuk size gereken cezayı verecek ve bu durumda zaten kazanan Türkiye olacaktır, hiç endişe etmeyiniz...
Bu süreçte biz hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalarak vakar içinde demokratik duruşumuzu sonuna kadar sürdüreceğiz. Milletimizin bizde gördüğü ve bizden beklediği gibi sadece ve sadece ülkemize hizmete odaklanacağız.
Cumhuriyet Savcılığı; ülkenize hizmet yerine nereye odaklandığınızı hazırladığı iddianamede belirtti. Hep birlikte göreceğiz o odak konusu duruşunuzu...
"Herşey Türkiye için" ilkesiyle yola çıktık ve milletimiz bize 22 Temmuz'da "Durmak yok, yola devam" dedi. Biz uzun ince bir yoldayız, gidiyoruz gündüz gece.
Laik Türkiye Cumhuriyeti ile uğraşmaktan hiç durmadınız gerçekten, sürekli devam ettiniz tuttuğunuz yola. Gidiyorsunuz gitmesine gündüz gece ama türkü; "Bilmiyoruz ne haldayız.." diye devam ediyor. Ne halde olduğumuzu bir bilen varsa söylesin...
Burada da durmadan yolumuza devam edeceğiz. Milletimizin hukukunu, iradesini, geleceğini savunmaya devam edeceğiz. İnanıyorum ki; demokrasimiz ve ( guguk olarak algıladığımız ) hukuk sistemimiz bu sınavdan daha da güçlenerek çıkacaktır.
Geleceği bırakalım; milletimizin önce geçmiş kazanımlarını, bugün elinde kalan o nadide değerleri savunabilseniz yeter de artar...
Her zaman söylediğimiz gibi; biz Türkiye'ye güveniyoruz, milletimize güveniyoruz. Kendimizden de şüphemiz yok ( Bakmayın siz; "Milli Görüş gömleğini çıkarttık" gibi laflara, biz o gömleği kolay kolay çıkartmayız, gerekirse gömleğin üstüne süveter giyeriz ! ). Tam bir özgüven ve kararlılık içinde yola ( Yolun üstünde kazı gerekiyorsa, kazıyacağız elbette ! ) devam edeceğiz.
Problem de bu zaten; milletimiz size güveniyor mu ..? Ne kadar güveniyor ..? Öncesinde güvendiğini söyleyenler şimdi neden fıkfıklanıyorlar acaba ..?
Bütün meselemiz; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni hak ettiği ( islam devletine dönüştürmek ) muasır medeniyet çizgisine taşımak ( İran tipi mi, Malezya modeli mi bir karar verebilsek ! ) ve ülkemizi dünya ile rekabetin gerisinde kalmayacak bir kalkınma ( kalkındırma ) düzenine eriştirmektir.
Bir inanabilsem söylenenlere. Bir inanmasam söylenmeyenlere. Bildiklerimiz ..?

Üçgenleri dinlediniz...
Önümüzdeki dönemde derslere pergelsiz ve cetvelsiz gelmeyiniz...
Dik açılı üçgenlere, iç açılara ve dış açılara önem veriniz...
Pisagor ve Tales teoremlerine bol bol çalışın...
Kitabın kapağında ne yazık ki Atatürk var, eh artık bir zahmet alışın...
asesen@kahveciyiz.biz
| | |
| |