 |
 |
 |
 |
|
27 Şubat 2008 - Fincanın İçindekiler |
|

Editör'den : DOKUNMAYIN BÜLENT ABLA'MA!.. |
Merhabalar,
Radyoda "Halkın Sesi" diye bir programı dinliyorum, arka arkaya halktan üç kişi konuşuyor. Benzer şeyler söylüyorlar. Özetle; Türbana gösterilen tepkinin aslında başı örtülülerin bilinçlenmesine bir tepki olduğunda ısrarcılar. Başı örtülülerin, temizlikçi, hademe olması hazmediliyormuş ama okuyan bir beyin olması kabul edilmiyormuş. Bunu söyleyenlerin ağzı da iyi laf yapıyordu ama üçü de erkekti işin ilginç tarafı. Yani bir sığ erkek gözüyle türban tepkisini açıklamaya çalışıyorlardı. Duyduğum en aptalca ve çocukça yorum. Bu tür bir yorumu hangi etkilerle yoğrulmuş bir kafa söyleyebilir tahmin etmek zor değil. Bir kere o hor gördükleri kadınların başlarına bağladıkları eşarpla, şu bizim üniversiteye girmesinler, çünkü bunun devamı gelir dediğimiz, altı kaval üstü dümbeleklerin başına bağladığı bez aynı şey değil. Benim yaştakilerin annesine anneannesine hakaret telakki edeceğim sözleri sarfeden malum zihniyetteki insanları hoş görmek ise hiç mümkün değil. Ama bunların bir suçu yok. Bu bez davasını buralara kadar getiren, devlet memuru bir babaya başı bezli kızını üniversiteye sokmak için zor kullanma cesareti veren, sonrasında güvenlikçilerden dayak yediren, birbirinden meziyetli siyasi tüccarlara lanet olsun.
...
Bülent Abla'nın üzerine biraz fazla gidiliyor galiba. Suni kadıncağız, oğlum olsa askere göndermezdim demiş. Birileri de yememiş içmemiş şikayet etmiş. Yapmayın ablalar, abiler. Askerlik her Türk gencinin kutsal görevi, bunda kimsenin bir kuşkusu yok. Ama elinizi vicdanınıza koyun, daha doğrusu kendinizi askerlik çağına gelmiş bir oğul anasının yerine koyun. Eğer seçme şansınız olsa, böylesi ateşli günlerde oğlunuzu askere göndermeyi mi, yoksa dizinizin dibinde oturtmayı mı seçersiniz? Ha siz oturtmak istersiniz, biz kaçar gideriz o başka. Ama hiçbir ana oğlunun bir tek saç teline helal gelsin istemez. Ama ne dedik, seçme şansı olsa. Oysa memleketimizde askerlik, her gence verilen kutsal bir görev. O yüzden Türk anaları oğullarını kınalar, davulla zurnaya kışlasına gönderir. Ama siz gelin, bırakın öküz altında buzağı aramayı, Bülent Abla'mızı anlamaya çalışın. Bu hale geleceğini tahmin edebilseydi o da o lafı etmezdi eminim. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...
Cem Özbatur
|
 |
GÜL-DİKEN YAZILAR : Erhan Tığlı ACIYI MI SEVERSİNİZ TATLIYI MI? |
|
Dost acı söyler. Politikacılar ve çapkınlar tatlı sözlerle kandırırlar bizi ama acı gerçekleri dile getiren aydınlar sevilmezler, rahatımızı kaçırırlar. Yiğidi kılıç kesmez, bir acı söz öldürürmüş. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım canım, ağzımızın tadı kaçmasın. Acı konuşanların ağızlarına acı biber sürelim, keyfimize bakalım.
Bir şarkıda, "Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar" deniliyor, bir diğerinde de, "Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir" demiş âşık. Acıların çocuğuyuz biz,Fuzuli gibi dert çekmekten, acılardan hoşlanırız, arabesk şarkılarda gözyaşı dökeriz...
Sevgili tatlı tatlı bakar, kalbimizi yakar, aşkın kemendini boynumuza takar. Aşk öyle bir şeydir ki, fark edemezsin başına gelecekleri, acısı sonradan çıkar.
Refik Halit Karay, "Aşkın en tatlı zehri ıstırap çekmektir" diyor. Bunu biliriz ama gene de sevmekten vazgeçmeyiz. "Şu gelen atlı mıdır/ Sorun Bağdatlı mıdır/ Her gelen yâri sorar/ Yâr bu kadar tatlı mıdır?"
Tatlı sözlere kanmamak gerektiğini şu özlü söz ne kadar güzel anlatıyor bakın: "Unutma ki ağzında bal olan arının kuyruğunda da iğnesi vardır."
Atalarımız tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, demiş. Bu tatlı söz çıkar için söylenirse yılanın kendisi olur ama... Yılan denince aklıma geldi. Çoğunuz bilirsiniz ama ben gene de anımsatayım. Baba bir yılanı öldürecekken yılan dile gelmiş, kendisini öldürmezse yuvasının kenarına her gün bir altın bırakacağını söylemiş. Adam yılanı bırakmış. Her gün yuvaya bırakılan altınla rahat bir ömür sürmüş. Oğlu bu değirmenin suyunun nereden geldiğini merak etmiş. Babasına sormuş ama baba yılana söz verdiği için söylememiş. Oğul da babasını izleyip işin içyüzünü öğrenmiş ve babasından habersiz yılanın yuvasına gitmiş, yılanı öldürüp bütün altınları elde etmek istemiş ama başaramamış, onun sadece kuyruğunu koparabilmiş. Yılan ise delikanlıyı ısırıp öldürmüş. Aradan bir süre geçtikten sonra adam tekrar yılanın yanına giderek her şeyin eskisi gibi olmasını istemiş. Yılan acı bir gülüşle, "Hayır dostum, demiş. Sende evlat acısı bende de kuyruk acısı olduktan sonra artık bir araya gelemeyiz."
Acı çeşitleri mi daha çoktur, tatlı çeşitleri mi? Orasını bilemem de baklava, kadayıf gibi tatlılara bayılırım, acıyı ise hiç sevmem, kimi insanların acı biberi nasıl yediklerine hayret ederim. Acının kardeşi olan ekşiyi de pek sevmem, turşu gibi şeyler mideme dokunur. Damat geline hiç tatlı söz söylemezmiş. Kadın, "Bana tatlı bir söz söyle" deyince bizimki, "baklava" demiş. Bir zamanlar Erbakan hocanın "kadayıfın altı kızardı" sözü epey ilgi toplamıştı. Şair Hasan Hüseyin de "acıyı bal eylemek" sözüyle ün yapmıştı. Güzelin tatlı dilli güler yüzlü olanı sevilir. "Tatlı dile güler yüze doyulur mu?"
Tatlı bal, şeker sözleriyle anlatılır. Ne şeker şey deriz sevimli çocuklara. Bir şeyin çok tatlı oluşu "bal gibi" diye anlatılır. Yeri gelmişken şekerli, ballı iki fıkrayla tatlandıralım ağzınızı. Adamın biri bal satıyormuş ama dükkânına hiç müşteri gelmiyormuş. Karşısındaki balcının ise alıcısı çokmuş. Bunun nedenin çözemeyen adam bir bilgeye danışmış. Bilge, "Niye senin yanına uğramıyorlar biliyor musun, diye başını sallamış. Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!" (Yüzü sirkeli esnafa önemle duyurulur!)
Adamın bir şekerciden misafir şekeri alıp evine giderken bir doktorun muayenehanesinin önünde anasının kucağında bir çocuk görmüş, onun mahzun haline bakıp acımış ve yemesi için bir şeker uzatmış ama çocuk başını çevirmiş. Adam ne kadar ısrar ettiyse de şekeri almak istememiş. Adam, "Niye almıyor, yoksa şekeri sevmiyor mu?" diye sorunca anne bir ah çekip, "Ah efendi, demiş. Benim çocuğum alma gibi soğanı yemiyo, şekeri neylesin!" (Bu olay gerçektir. Olaya tanık olan annemden duymuştum.)
Yazımın kabak tadı vermemesi için kısa kesiyorum. Tatlı olan şey sadece şeker, bal ya da şekerlemeler, tatlılar değildir. Tatlı olan başka neler var neler! Örnek mi? İşte; Uzak dağ köylerinden birinde evin erkeği iş için kente gitmiş ve oradan yedi sekiz ay sonra zor zahmet geri dönebilmiş. Onu özlemle bekleyen karısına pek yüz vermemiş, yorgunluktan hemen yatıp uyumuş. Karısı buna pek anlam verememiş, acaba orada başka bir kadın mı buldu diye kuşkulanmış, sabaha kadar gözüne uyku girmemiş. Sabah erkenden süt sağmak için kalkıp ineğinin yanına gitmiş. İnek huysuzlanmış, kadın ineğe bir şamar indirip öfkeyle, "Rahat dur ülen, cavırın hayvanı!" diye bağırmış. Komşusu, "Hayrola, bir şey mi oldu, akşam sizin eve gelen vardı galiba, kim geldi?" diye merakla sormuş. Kadın yüzünü buruşturarak başını sallamış ve şöyle konuşmuş;
"Aydın'dan dayı geldi
Dayı değil ayı geldi!"
Adam uyanmış. Kahvaltısını da ettikten sonra yorgunluğu gitmiş, keyfi yerine gelmiş, karısına, "Su ısıt bakalım. İşimiz var seninle" demiş. Kadın nazla suyun ne olacağını sormuş, "Ne işiymiş bu?" demiş. "Sevda işi hanım, sevda işi" demiş adam. "Yeni mi aklına geldi?" diyen karısının beline sarılmış, onu yatak odasına çekmiş, "Akşam çok yorgundum, kusura bakma. Şimdi affettiririm kendimi" diyerek onu yatağa atmış...
Bir süre sonra kadın gene ineğinin yanına gelmiş, inek gene huysuzluk etmiş ama kadın kızmamış, "Uslu dur kınalı kızım" demiş. Komşusu başını uzatıp, "Keyfin yerinde bakıyorum. Bu sefer kim geldi?" diye sorunca kadının yüzünde güller açmış, sevincinin nedenini açıklayıvermiş:
"Aydın'dan kadı geldi
Ağzımın tadı geldi!"
Ağız tadınızın hiç bozulmaması, gönlünüzün acılara kul olmaması dileğiyle.
Erhan Tığlı erhantigli@mynet.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
 |
Kahveci : Ersel Akant Dal Rüzgarı Affeder Ama.. |
|
Henüz şubat ayazı başlamamıştı ve yağan yağmurun her bir damlasında içimizi titreten bir yalnızlık vardı. Sadece yağmur sesi ve gelecek olan şubat ayazının fısıltısı sarmıştı her bir yanımızı.
Uzun uzun denizi izledik. Daha sonradan yaşanılanları hatırlayıp özlediğim geçmişime, sanırım bir yenisi daha eklenmişti ve farkında olmadan kaptırmaya başlamıştım kendimi. Gittikçe tenhalaşan etrafımız bir şarkının tılsımıyla esir alınmıştı sanki.
Yılların yorgunluğu bir anda kaybolmuştu, utangaç ve çekingen zamanlarıma yeniden dönmüştüm. Aradığımı bulmuştum sanki. Aradığım biraz heyecan biraz saflık ve bir sonraki kelimeyi düşünmeden plansız ve doğal olmaktı.
Önceleri beni mutlu eden şeyin kişiler olduğunu düşünürdüm. Ama mutsuz olduğumda da o kişilerin karşıma çıkması bu fikrimi değiştirdi. Karşı tarafın bende yarattığı his mutlu olmama yol açıyordu sonunda bunu anladım.
Artık sonunu düşünüp ne yapacağımı planlamak istemiyordum. Oluşuna bırakacaktım tüm yaşanacakları…
Bütün gece konuştuk yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı, fakat kendimizle ilgili hiçbir şey söylemedik. Ne hissettiklerimizden çok ne yaşadıklarımızı anlattık birbirimize. Ya zamanı değildi ya da zamanı hiç gelmeyecek,i bilemiyorum. Bildiğim doğru olanın bu olduğuydu.
Dışardan biri gibi bakıp rahatlasam da işin içinde ben vardım. Her ne kadar tarafsız olmaya çalışsam da hayat denilen bu oyunun içinde bende bir oyuncuydum.
Gece bitmişti benim için artık. Yol boyunca bana eşlik eden şarkıyla, içimde ne olduğunu bilmediğim ama hissettiğim bir burukluk, yaşanacakları merak ediyordum…
"Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere,
Her gün yeni bir keder bulur, yakıştırır göğsüne,
Günler geçer yıl olur, aslında hepsi aynı hikaye,
Dal rüzgarı affetse bile, kırılmıştır bir kere…
Cam yapışır, kalp yapışmaz,
Sen unutsan bile ruhun unutmaz,
Zaten unutmakta bize yakışmaz,
Aşk acısı olsa bile…"
Söz: Tuna Kiremitçi
Ersel Akant erslaknt@gmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Zümrüt Tanrıöven |
ATEŞTEN VAZGEÇİŞİN BEDELİ
Uzun zamandan sonra ilk kez dışarıya bakmak için cesaretimi topladım. Öylesine garip bir görüntü var, karla kaplı düzlükler ya da çimenleri saklamış sisler…hepsi bir arada karşımda resim gibi dururken düzlükleri biraz indiğimde karşılaşacağım manzara da belki de sıcak bir çöl kumu olabilir. Hatta bundan eminim bile denebilir. Garip bir toprak üzerinde yaşıyorum anlayacağınız. Garip ve şaşırtıcı. Belki de tanrıların o yaratıcılığının en üst noktası. Her şeyi bir arada görmek değil asıl hayret içinde kalacağınız. Burada sizi her zaman şaşırtacak olan bu güzelliğin ve düzenin hiç bozulmadan uzun zamanlardır bir ressamın elinden çıkma gibi durması. Çok fazla kişinin uğramadığı bir yer olması bunu mümkün kılan sebeplerden biri ama kutsandığımızı düşündüren tek şey de bu süreklilik değil sanırım.
Evimin biraz aşağısında; birbirinden uzak evlerde yaşayanların ortak noktası olan "Kırgın" var. Orası içip, kafa dağıtacağınız hatta biraz dans edebileceğiniz ve belki bir kadın bulabileceğiniz o nadir yerlerden biri. Garip olansa bizlerin görmediği onca insanın orda nasıl beliriyor olması. Geçerken uğrayanlar mı? Hiç sanmıyorum. Asıl olan bu olamaz. Belki de büyücülerin de ortak noktası…ama orada tanıştığım hiç bir kadının büyücüye benzer bir yanlarının olmadığını söylemem gerek. Sanki bu ortamda yaşamaya nasıl alışmış olduğunu merak ettikleri erkekleri seyretmeye ya da tanımaya özellikle geliyorlarmış gibi. Ama bunun böyle olmadığına da kesinlikle eminim. Yine de düşününce belki de çok şey değişmiş olabilirdi bu 17 yıl içinde. Oraya gitmeyeli tam bu kadar olmuş. Dünü saymazsam ve inanın farklılığı gözlemeye çabalayacak kadar kendimde değildim.
Bu içime kapanıklığımın sebebini anlatmak gerek belki de. Acımasız davranmak olabilir…beni böyle nitelendirebilirsiniz ama karımın ölümü bile beni bu kadar kapamamıştı. Ona alışabilmiştim. İlginç olan eğer ona aşkımın bittiğini anlamam için bu gerekseydi…gerekmiş olabilir miydi? Hayır hayır yine de ben bile bu kadar acımasız olamam. Onun ölmesini isteyeceğimi ya da istediğimi hiç sanmıyorum. Sıcaklığı hoşuma giderdi, deli gibi devam eden aşkıma gerek yoktu. Beni içime kapayan şey oğlumun ölümüydü. İşte ona olan bağlılığımın sınırı yoktu. Hayatımda kimsenin benim içindeki yerinin bu kadar büyük olabileceğini düşünmemiştim. Gölge… bana bu acıyı neden yaşattığını anlamam mümkün değil ama onun içinde annesinin ölümünün bu derece etkileyici olabileceğini düşünmemiştim. Beni terk edebilecek kadar! Gölge, kazayla ya da birinin kiniyle ölmemişti. O intihar etmişti. Aslına bakınca ben de ölünce yakın olabileceğimiz o yerin varlığını hatırlamak da rahatlatıcı olabiliyor ama yine de insan kendi oğlunu ateşler içinde görmek konusunda kararsız kalıyor. Cehennem bize ne kadar davetkar olursa olsun, benim huzur bulabileceğimi düşündüğüm gibi, Gölge'nin de huzur bulmak için orayı tercih edeceğini pek sanmıyorum. Yazık ki annesinin kemikleri de benimki gibi cehennem ateşinde ovulmadı. Bu onu benden uzaklaştıran temel sebeplerden biri olabilir. Belki de oğlumun bile tercih nedeni olabilir. Beni terk edişinin aslı!
Garip olan şeyler var hayatta; anlaşılmayan ve hayatınızı beklediğinizden farklı yönde çizen şeyler. Tutkular… istekler…arzular ve şehvet. Benim yaratıldığım yerde bunlar yaşamı bize katlanılır kılan nadir şeyler ama yeryüzünde bu garipsediğim resmin içinde bu kelimelerin anlamları tek bir kelimeye eşleniyor; Günah. Ben bu çevrede günahkârlıkla suçlanan tek şeyim aslında. Tabii benimle beraber olduğu için lanetlendiğini düşündükleri karıma sadece acıdıkları düşünülürse. Onunla tanıştığımı hatırlıyorum; bu en hoş zamanlardan biriydi ve benim için fazla huzurluydu. Onun bedenine takılı kaldığımı hatırlıyorum. İnanılmazdı. Üzerinde günaha iten o canlı kan kırmızısı bir elbise vardı. Bacaklarını ve sırtını tüm pürüzsüzlüğüyle görebiliyordum. O uzun nefes bıraktırıcı hareketleri ve beni bir anda düşüncelerimden soyutlayan bir sesi vardı. Benimle konuşmamak için bütün gece ısrar etmişti ama ben azimli bir iblisim… bu konuda kesinlikle pes edecek iradem yoktu. Kadınlar benim uzmanlık alanımdı. Ama daha önce hiç biri bana bu uzmanlık konuları dışındaki o garip gülümsemeleri yaptırmamıştı. Onunla sohbet ederken gecenin nasıl sonlanacağını ya da teninin geri kalanının bana neler verebileceğini düşünmemiştim ve bir kadınlar konuşurken bu bana ilk kez olmuştu. Sonunda kimsenin etrafta kalmadığını o fark etti ve kalktığında elindeki şarabın yarısını bile bitirmemiş olduğunu fark ettim. Hayret verici olan bunun içkiyi sevmediğinin kanıtı değil, tüm zaman boyunca sadece onun konuştuğunun kanıtı olmasıydı ve ben tek bir saniyesinde bile sıkıldığımı hatırlamıyordum. Kadınları dinlemeyi fazla sevmezdim, o zamana dek. Aslında ben kimsenin fazla konuşmasından hoşlanmam. Ama onun konuşmasına bayılırdım. Öldüğü ana kadar da bu fikrim asla değişmedi. Bana dokunmadı bile. Sadece gülümsedi ve sohbet için teşekkür edip gitti. Bunu nasıl yapabilmişti hala inanamıyorum. Hiçbir kandının beni arzulamaması ya da dokunma isteklerine bu derece karşı koyabilmesi mümkün olamazdı. Benim özelliğim buydu. Size kadınlar uzmanlık alanım dediğim de, ukalalık yapmıyordum, cehennemde yaratılış nedenim olan tutku ve şehvetin günahkar çekiciliği yüzünden inmiştim yer yüzüne. Ama ilk kez ne karşımdaki kadını arzuyla istediğimi düşünmüş, ne de dokunması için ona kendimi çekici kılabilmiştim. Şehvet iblisi ilk kez bir melekle masada sessizce oturmayı kabullenmişti!
Ondan sonraki gece benim onun rüyalarına girmem gerekirken, o benimkilere gelmişti. Sürekli uyanıp, onu nasıl istediğimi düşünmekten kendimi alı koyamıyordum ama bu iradesizliğe düşmesi gereken ben değildim. Günaha itilmesi gereken oydu, ama etkisi benim üzerimde tartışılmaz olmuştu. Sonra gecenin sabaha merhaba demeye hazırlandığı o noktada kalkıp üzerime geçirdiğim bir ceketle kendimi dışarı atmıştım. Çöl kumuyla, denizin buluştuğu, kar düzlüklerinin aşağısında kalan o yerde, üzerindeki saten gecelikle oturduğunu gördüğümde, neler hissettiğimi düşündükçe hala oradakinin ben olduğuma inanasım gelmiyor. Ayakları denizin serinliğini hissederken, elleri kuma gömülü öylece oturuyordu. O an hiç olmasını düşünemeyeceğim bir şekilde bana her rengin üzerinde günaha iten bir çekiciliği olduğuna inandırdı. Beyaz satenin bile. Belki de en çok da onun! Simsiyah saçlarının uçlarındaki mor rengin doğallığı, rüzgarın dans ettirişinde o kadar muhteşem görünüyordu ki. Bronz teninin serinliği, bal rengi gözlerinin sesliliği…öylesine ki onun cehennemde yaratılmadığını anlamak hiç de zor değil. Sadece şehvetle uğraşmamın sebebi olan bende ki ustaca çizgiler o ateşlerin arasından çıkan tek iyi şey. Yürümüştüm yavaşça. Ona eşlik etmek için yanına oturmuştum. Bana sadece bakıp gülümsemişti, o ruh dolu dolgun dudaklarıyla. O andan sonra ben de kopanlarla, onun izin verdikleri ve içinde yüzdüğüm eşsiz zevk…bir daha eşi benzeri olmayan bir aşk kokusuydu. Üzerimde gölgeyle büyüyen lacivertliğin ve yavaş yavaş aydınlanan toprağın gök yüzüyle birliğini seyretmeyi, o kollarımdayken yapmıştım. Bir kadına sıcaklığımla ve aşkla sarıldığımı hatırlamıyorum daha önce. Öylece uyuya kalmıştı, üzerine ceketimi örtmüştüm ve açıkta kalan bacaklarını üzerime almıştım, anne karnındaki bir bebek gibi uyuyordu ve benim o gözlerinin açtığında sorduğum ilk şey "benimle evlenir misin?" olmuştu. İşte asıl anlamıyla tutku buydu. Her şeyinizi bir anda kaybettiren ve diğer her şeyinizi bulduran tatlılık. O kadın benim cehennemde son buluşumun sebebi olmuştu. Bana yasak olanı yapmış ve bir kadınla bağlılığı kabul ettiğim için, görevlerimi de tepmiştim. Artık yer yüzünde benden başka bir şehvet iblisi dolaşmaya başlayacaktı. Yine de hala neden beni yok etmediğini anlayamıyordum, çünkü bir iblisin, cehennem efendisine karşı koyması demek, yer yüzünde biri işten çıkmak gibi değildir. Cezası yok ediliştir ama bana bunu yapmamıştı. Sebebinin aile kurmaya çalışan zavallı bir cehennem yaratığı olduğumu düşünmesi olduğunu da hiç sanmıyorum. Bir planı vardı ve ben anlayamamıştım. Ta ki şimdi pencereden bakarken, fark ettiklerime kadar.
Ama ben onu lanetlemiştim ve o zamana dek aşkımın sona erdiği gün öleceğini bilemedim. Aşkım son noktada tükendiğinde onun da ruhu bu yeryüzünden kaçacaktı. Onu ancak benim arzum tutuyordu bu topraklar üzerinde. Bir sabah uyandığımda yanımda soğuk bedeni duruyordu. O kusursuz teni, bacakları sanki üşümüş gibiydi; bembeyaz ve kaskatı. Bronz teni nasıl olmuştu da o halde kalabilmişti anlamak zordu. Dudaklarında ki renklilik morlaşmış, saçlarındaki ışıltı sondaydı. Gözlerini açmış ve ruhunun terk etmesine kendi izin vermiş gibiydi. Onda canlı kalan tek şeyde en son ana kadar göz kapakları ardında sıcak kalan bal rengi gözleri olmuştu. Bu canımı acıtmıştı. Öldüğünü görmek canımı çok yakmıştı, beni her şeyden vazgeçirten ve garip bir şekilde ne olduğumu anımsamamı uzun zaman engelleyen kadın gitmişti, üstelikte bana aşkımın sona geldiğini anlatırcasına kızgın ve öfkeli tenini geride bırakarak. Oğlum 17 yaşındaydı. Gölge'nin bunları anlamasını beklemediğim halde hızlı bir şekilde kavramış ve zihninde hüznü kırık bir anı haline getirmişti. En azından ben böyle sanmıştım. Annesinin ölümüne, babasının sebep olduğunu bilmek hiç bir çocuğu mutlu etmezdi ama hiçbir baba da bunun olmasını istemediğini açıklamak için doğru bir yol bulamazdı. Bir ay hiç konuşmadık. Ben her şeyim dediğim kadını kaybettikten sonra çabuk atlattığım o hüzne rağmen, oğlumun gözlerim önünde benden kopuşunu izliyordum. Canımı ikinci acıtan şeyde bul olmuştu. Ona benim kızıl gözlerim geçmişti. Hafif çekik yapısı da bana benzediği düşünülürse, saçlarının rengi ve duruşundaki hoşluk dışında yüzündeki bütün ifadeleri benden almıştı. Koyu kızıl dalgalar halinde, alnına düşen saçları ardındaki aynı renkteki gözleri benimkiler kadar öfkeli bakabilirdi. Gölge, bir gece sinirle evden çıktı. Geri gelmediğinde onu aramaya çıktım ve "Kırgın" da bir oda kiraladığını duydum. Gittiğimde kanı odanın tüm duvarlarına sıçramıştı ve yerde yatan bedeninde sanki hiç kan kalmamış gibi bir donukluk vardı. Kendini onlarca kez bıçaklamıştı. Bunu yapmasının sebebinin dayanamadığı hüzün olduğunu düşünmüştüm ama bana kızgın efendimin aklıyla oynadığının sonucuna varmam için uzun zaman geçmesi gerekmedi.
İşte en başta o sahilde olan da buydu. Bedenine, denizin kokusuyla o gecenin sabahında doyamamıştım kadınımın. Gölge'nin o andan beri bizimle olması güzeldi ama bu güzellik bana intikam için ne kadar zaman beklediğinin önemli olmadığı efendimin gücünü unutmama sebep olmuştu. İkinci yarıda da her şeyini kaybeden bir iblis olarak artık tam anlamıyla lanetlenmiş, ne cehenneme kabul edilmeyecek ne de cennette yerinin olması imkansız bir ruha dönüşmüştüm. Bir de bunun üzerine kendimin yarattığı bu garip yer yüzü dünyamdan da edilmiştim. Onun ben de ki bağlılığını o sahilden beri bilen cehennemin efendisi şimdi oğlumu benden kendi yerine çekerek almıştı. İntihar onu o yapının tedirgin edici ısısında bir hücrenin içine lanetiyle beraber sokmuştu. Kovulan şehvet iblisi yerine geçebilecek, intikamla dolu mahkum bir insan iblis bana verebileceği en büyük yok ediliş cezasıydı. Onun yöntemlerini anlamaya çalışmadığım için kendimle gurur duymuyordum, asla direk yok oluşun ceza olmadığını bildiğini bilmem gerekirdi. Ama ben hem aşkımı tüketmiştim ve o başlangıç olan kadını kendi ellerimle kaybetmiştim, hem de oğlumun ölümüyle, yeni varlığının sebebi olmuştum. Yani kendi yok oluşumu kendi kendime infaza itmiştim.
Evet… Uzun zamandan sonra ilk kez dışarıya bakmak için cesaretimi topladım. Öylesine garip bir görüntü var, karla kaplı düzlükler ya da çimenleri saklamış sisler… hepsi bir arada…ve ben bu hikayeyi neden anımsadım…iblis olmanız gerekmez bir cehennem intikamından etkilenmeniz için. Ne olduğuna dikkat etmeli insan… ve olduğu şeyin etkilerine! Çok fazla kişinin uğramadığı bir yer burası, şu an ayaklarımı bastığım evin baktığı pencereye karşı duran….ama kutsandığınızı düşündüren tek şey de bu süreklilik değil, kaybetmeye göze alamayacaklarınız!
Zümrüt Tanrıöven
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          2 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
Kahveci : Hamdi Topçuoğlu |
MARSYAS SÖYLENCESİ
De hadi, yürek çağıltım
Hangi kavuşmanın yavuklusuydu sevinç
Marsyas'ı gördüm düşümde.
Flütünü üflüyordu Athena'nın
Zakkum çiçeğince yanık,
Söğüt yaprağınca ince ezgiler
Denk düşüyordu
Tan ışıltılı lirine Apollon'un.
Nasıl delerse kayayı incir,
Nasıl uçarsa yurduna yağmurcun,
Peşine düştüm ben de öyle
Aylalar çizerek akarken
Tanrılara bağışlanan şiirlerle.
Derin vadilerden bir uzun ovaya .
Marsyas'tı o,
Bakışı Karia nisanı
Gülüşü masalsı gençlik
Geçerken bir taş köprüden
Bir çam kabuğuna yazıp adımı
Yatağına delişmen bir suya attı.
Birlikte süzüldük acılardan
Zeytin gizlerinde birlikte uyandık.
Sen varlığımı duldalayan umut
Söyle hangi sevdamın bengisidir bu su
Kutsayandı ezgiler:
Şaraba tat, ölüme inat
Reçine kokulu dağlardan
Tan yelleriyle ulaşıp Arşipel'e;
Dalga köpüklerinde,
Adadan adaya geçerek
Lir sesiyle koklaşıyordu.
Doğurandı ezgiler:
Değdikçe yağmur tanesine
Gökkuşaklı masaldı bahar.
Yel vurdukça çam pürçeklerine,
Eşsizliğe eş, düşe kardeş
Gümüş ay kuşanıyordu geceler.
Sunaktı ezgiler:
Çöle kuyu, cana su
Durup dinledi divane;
Sandı ki başka bir ölümsüz
Dem tutar lirine.
Bu yüzden dillenir böyle
Bin bir kuş, börtü böcek
Dal, yaprak ve çiçek.
Yekindi göklere,
Sordu yıldızlara tek tek;
Nerden gelir,
Kimdir bu ruh büyücüsü?
Diz çöküp önüne haberciler
Dediler:
Zümrüt gözlü bir oğlan,
Ballaşsın diye yemiş,
Sevgi kuşansın diye dil,
Ve barışa adansın diye sevinç
Zamanı ezgilermiş Karia ovalarında.
Sözümüz öte,
Sizden de güzel mi çalarmış sazını ne?
Boşuna arama sonsuzlukta izimi
Doğuranımsan sesim de sesindir
Ne beter aşağılanmaktı bu?
Asi ve nankör bir ölümlü
Nasıl üstün tutulurdu
Kendisine böyle?
Sarınıp kıskançlığın oklarını
Dokunurken lirine,
Sanki yılan ıslığıydı sözleri:
"Yaratmak tanrılara mahsustur
İnsana yalnızca kulluk yaraşır.
Sevinç adına yaydığın ışık,
Acıların döl yatağına dolacaktır."
Durup düşündü sonra .
Canını almak Marsyas'ın pek kolay;
Ama öfkeye yenilmek,
İnsanoğluna yeni bir kahraman yaratmaktı.
Oyun, tanrılara yaraşır olmalı,
Ölümlerden ölüm beğenirken insan,
Cinayet, utku defterine yazılmalıydı.
Ben hem geleceğin tanrısı
Hem duyarlılığın adıyım.
Söyleyin o Karialı çocuğa :
Yarışalım.
Ki duysun,
Yaratan ve yaratılanlar farkı
Güzelse ezgilerimden ezgileri,
Bağışlayacağım ona geleceği.
Başkaldırsa hani
Can kafesimden öte yurdu mu var
yüreciğimin
Sarnıçlara saklıyor sesini Marsyas,
Sislenmiş kulelerde ay tufanları
Herkesler anlıyor da söylenmeyeni
Bir o, cellâdından su istiyor.
Aş ki yatağını ey su
Gör bende başka bağlar bahçeler olduğunu
Şölen ve ölüm:
Tanrılar,
Tanrıçalar.
Ve tereddüdün sultanlığı:
Krallar,
Kraliçeler.
Ve an oyuncusu
İnsan.
Toplandılar
Akha yurdundan,
Likya ve Frigya'dan.
Dorukları karlı bahçe Tmolos'ta
Saf tuttu dilek ve yakarılar
Ve sığdı yüreklere arzın yedi katı.
Toplandılar
Dokuz peri bir de Midas
Yaratma
Ve biçimlendirme adına
Ne Apollon, ne de Marsyas
Kim daha usta nakkaşıysa sevginin,
Ve yaşamı üretmenin
Yalnız ona sunulacaktı
Ezginin sultanlığı.
Bir şimşek miydi,
Delip bulutları,
Gözlerimizi kör eden?
Çığ mıydı,
Uçurumuna uçup
Sevgi iklimlerimizi dar eden?
Ta Patara'dan Lesbos'a
Kapanında kıskançlığın,
Geldi sırtında ok, yay;
Bakmadan yüzüne kimselerin,
İnce uzun parmakları
Dokundu tellerine lirin.
Ses salkımları döküldü
Gökyüzüne yakın bulutlardan
Rüzgâr saçlı ulaklar
Dolaştırdı ezgileri
Dal dal, yaprak yaprak.
Öylesine esrimişken
Duyan ve duyuran
Orman perileri,
Yaban asmaları,
Ceylanlar, karacalar,
Yılan saçlı Medusa…
Dile geldi yaşlı Tmolos:
" Ey insanoğlu sen,
Ateşi tanrılardan çalan
Yüreğini kartallara yem yapandın
Şimdi sesi sese dokumada
Tanrıyla yarışıyorsun.
Bilirsin ki hüner,
Emek ve cüretle taçlanır.
Sıra sende.
Haydi çal sazını!
Açtığın çığır,
Var oldukça soyun
Acılarına avunç,
Sevinçlerine şölen olacaktır."
Kabuğu diken, özü ateşe düşen
Bir kestane gölgesinde miydi,
Ceviz miydi yoksa o ağaç?
Kaçıncı katındaydı varlığın ki
Okşadı flütünü
Bir doğuranı okşar gibi.
Değdi diline dili,
Bir bebek ilk sözünü söyler gibi
Çoğaldı ezgi ezgi an.
Ne rüzgâr duymuş,
Ne yıldızlar görmüştü,
Böyle bir şölen.
Sular kanatlanmıştı pınarlardan
Kuşlara dem tutuyordu goncalar
Güneş hamağında salınırken
Kendi yüreğinin ebesiydi zaman.
Çizmiş çemberini oturur
Sığar mı tapındığı tapınağının içine
Donakaldı ergen kızlar,
Eğdiler başlarını dilleri lâl.
Öte yanda Midas,
Büyüsünde ezgilerin
Ayıramam dedi,
Ayıramam…
Tanrı da olsa Apollon,
Daha üstün değil ki
Flütün ezgisinden, ezgisi lirin.
Bir damla sevgidedir güç
Güçlüdedir hoşgörü, bağışlayış
Kükredi Apollon
Öfkesi yalınkılıç,
Kini yıldırımdan beter.
Nasıl olur da bir tutardı,
Bir ölümlüyle kendisini?
Bir yay gibi gerip bedenini,
Oklayacakken Midas'ın yüreğini;
Vazgeçti,
Kulaklarını eşek kulaklı yapıverdi;
Aşağılansın
Ve utançla ödesin diye
Tanrıyla kulu bir tutmanın bedelini.
Yine de yıkılmadı öfkenin suru,
Sönmedi volkanı tutkunun,
Yüzünde maske,
Mutlaka üstün gelmeliydi ölümlüye;
Yoksa kim kabul ederdi Apollon'u
Ezginin tanrısı diye.
Karışmışsa rüzgârlara soluğum
Ölüm, bir yalın ayrılıktır
Önünde divan durduğum
İnsan ne kadar yol bilse,
O kadar çoktu alı tanrıların.
Dinlesin yer gök
Ve anlatsın diye gelecek,
"Bu kez tersten çalacağız sazımızı"
Dedi Apollon.
Nasıl, bile diyemeden kimseler,
Çevirdi lirini:
Yeleken bayırları,
Ballaştırdı yeniden
Gönül çelen ezgiler.
N'etsindi şimdi Marsyas,
Çalınırdı mıydı flüt hiç tersinden?
Çağırsa gelir miydi,
Var etmeyi sonsuzlama adına
Yazı yabana gizlediği ezgiler?
Koydu bir kayabaşına ömrünü
Büküp boynunu,
Diz çöktü önünde yazgısının.
Ne masallar gerçek oldu,
Ne periler tuttu elinden.
Sustu imbat, sustu karayel, poyraz…
Gagası kırıldı Kafdağı'nda Kaknüs'ün
Bu sonsuzluk ülkesinde
Yer de tanrılarındı, gökler de.
Ölüm yağdırmaya hazırdı
Göklerden Apollon.
Şimşek bakışları yarışırken güneşle,
Gümüş okları çınlayacak,
Tozu dumana katıp
İncir sütü sağacaktı sevincin gözesine
Ve yılandilini kıskançlığın
Dolayacaktı boynuna Marsyas'ın.
Ah sen al yoksunu, bükersin boynunu
Yine kendi külüne düşer kıvılcımın
Okşadı titreyen parmakları
Okşadı son bir kez
Bir zeytin yaprağıyla sürgüledi dilini
Buyurdu buyruğunu Apollon
Bir çam ağacına bağladılar bedenini Marsyas'ın.
Topla perçemini,
Düş peşine sesinin
Uzak çok uzak vahalardan
Göçedurur şimdi bir yavru kırlangıç
Mevsimsiz…
Uzadı kolları dal dal.
Bak bir daha parmaklarına
Karıncalanmadan sarsınlar birbirlerini
Deniz uzun, tuz yakıyor genzini
Göçtedir şimdi bir yavru kırlangıç
Konaksız…
Büyücüler sisliyor olan biteni.
Ne zaman terlemişti böyle göğsün
Batır tırnağını böğrüne yalçınların
Deniz fırtınalar ekiyor
Durakalmış bir yalan adada yavru kırlangıç
Cansız.
Haydi İskitli cellat
Batsın göğsüme keskin bıçak
Ne kendisi, ne haberi geldi kırlangıcımın.
Gül sandım da devşirdim bağlardan
Dönüp baktım sütleğen sütü akar budağından
Bir çığlık havalandı
Eğildi tuttu elinden do
Damla damla dizildi çam yaprağına acı
Kutsadı adanmışlığı re
Kalanında mı, gideninde miydi
Yaratmanın ilk sesi mi
Günlük kokuları dolaştırdılar odalarda
Ölümün sadağından bir gül apardı fa
Kara gözleri kan bakıyor İskitlinin
Sönüyor kandilim sol
Yakamoz mu biçer bu bıçak ki
Böyle bir doğup bir batıyor la
Acının dipsiz ırmaklarında
Ağıtlarla sardı periler
Marsyas'ın derisiz bedenini.
Bu yüzden ezgilerim hep eksik/si
Sen üreten beynim
Yaşamı yaşamla mayalayan nefesim
İlâhi çağrıların buyruğunda
Çoğul bir çocuktu çırılçıplak
Ballaştıkça yemiş,
Tüylendikçe kanat
Sanırdı berekete akardı kum
Bilmezdi toprağın gergefinde
Ölüm beratları dokunurdu an an.
Kuru yavan sofralar kurulurdu
Gözyaşı şişelerine akşamları
Sevinç, kaya tuzlarında tatlanıp
Havalanırdı çimen ve dikenden
Ağardı ömürlere dağ dağ.
Ve harlayıp üç çınar kökünden
Üç pınar, otuz üç zaman
Ovalarda bal, dağlarda yağ olup
Dolaşırdı Karia'yı,
Boydan boya Marsyas.
Bir adam çocuklara
Yitik Köprü Masalını anlatıyor
Bin yıllarca Marsyas'ın saçlarını taramış
Marsyas'ı gördüm düşümde
Sırtında torbası
Dolaşırken koyakları
Derim var içinde, diyor
Kadim tanrılardan geri aldım
Yaslığımdır bu kör duman
Her mermer yüreğimin taşbaskısı
Bu deli, diyor kimi görse
Gerdanı beyaz, tombul bir adam.
Marsyas'ı gördüm düşümde
Metruk bir kentin pazarında
Bir nar ağacının bir narı
Bir narın bir tanesiydi
Çeşmenin burmaları açıktı,
Yalaklar susuz.
Serçeler demliyordu çayları,
Adalar buğusuz.
Avlular saklıyordu geçmişi,
Konaklar damsız.
Ezgi, sözü arıyordu boşlukta,
Yalansız.
Güneşi uğurladığımız ağların eteklerinde
Yele karışıyor davul, zurna ve ince saz
Kendimizi zamanlardan soyutlayarak
Bir zeybeğe başlıyoruz silahsız
Marsyas'ı gördüm,
Geceydi ya da sabah
Alacakaranlıktı belki de
Belki de tüm zamanlar
Düşleri katranlara saklayıp
Gerçekleri zeytin çekirdeğinde arayarak
Karia'da bir simyanın peşindeydik ikimiz de.
Hamdi Topçuoğlu egerem@yahoo.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          6 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
|
<#><#><#><#><#><#><#>
Kahve Molası, siz sevgili kahvecilerden gelen yazılarla hayat bulmaktadır. Her kahveci aynı zamanda bir yazar adayıdır. Yolladığınız her özgün yazı olanaklar ölçüsünde değerlendirilecektir. Gecikme nedeniyle umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur:-)) Kahve Molası bugün 5.300 kahvecinin posta kutusuna ulaşmıştır.
|
UMUTSUZ GELİN
Giydi beyaz gelinliğini üzerine,
Titrek elleri ile okşadı dantelleri,
Birden kapı gıcırtısıyla irkildi,
"Geldi" dedi içinden bir ses,
Arkasına döndü usulca,
Loş odasında bir kendisi,
Ve aynada görüntüsü,
"Rüzgar" dedi içini çekti.
Taradı yavaşça ağarmış saçlarını,
Aynaya son defa baktı umutsuz gelin.
Bir kuğu gibi süzüldü
Pencerenin önüne kadar,
Gözleri daldı karanlığın içine,
Korkuyordu yalnızlıktan,
Bekliyordu birisini umutsuz gelin,
Bir de yüreği…
Sokak kapısını açtı karanlığa doğru,
Oturdu evin önündeki tahta iskemleye.
Gözleri karanlığın içinde,
Üzerinde beyaz gelinliği,
Yüreğine götürdü elini,
"Zaman geldi artık" diye düşündü umutsuz gelin.
Yalnız mı gidecekti sonsuzluğa?
Hani sevdiği? Niçin gelmedi?
Gözlerini kapadı,
Son bir defa içine çekti gecenin kokusunu,
Hazırdı artık umutsuz gelin,
Yalnız gidecekti sonsuzluğa.
Bir acı hissetti yüreğinde,
"Hadi gidelim" diye fısıldadı bir ses kulağına,
Gözlerini açtı son bir defa umutsuz gelin,
Gelmişti sevdiği, son bir defa çarptı yorgun yüreği,
Son bir defa güldü sessizce,
Ellerini uzattı sevdiğine,
Yalnız gitmedi sonsuzluğa umutsuz gelin.
Nevriye Hamitoğlu
Yazdırmak için tıklayınız.
|
KM - GENEL YAŞAM SİGORTA A.Ş. İŞBİRLİĞİ İLE AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI
Sevgili KM Dostu,
Sağlığınız bizim için önemlidir,
Genel Yaşam Sigorta A.Ş sizlerin Ağız ve Diş Sağlığı ile ilgili sorunlarının çözümüne katkıda bulunmak amacıyla Promosyon olarak hazırlamış olduğu ağız check-up'ı hizmetinden faydalanabilmeniz için sizi anlaşmalı kliniğimizde ağırlamaktan mutluluk duyarız.
Yapılacak olan ağız check-up'ınız için yapmanız gereken sadece IDENTIST AĞIZ ve DİŞ SAĞLIĞI MERKEZİ'NDEN aşağıda belirtmiş olduğumuz ilgili kişileri üç gün önceden arayarak randevu almanız ve tarafınıza iletilmiş olan bu sertifika ile 2008 Mart sonuna kadar kliniğimize başvurmanızdır.
Panoramik Röntgen ve ağız check-up'ınız GENEL YAŞAM Promosyonunun bir parçasıdır.
Sağlıklı günler, güzel gülüşler dileğiyle...
Saygılarımızla
GENEL YAŞAM SİGORTA A.Ş.
Randevu için: Nursel Çalışkan (nurselcaliskan@identist.com.tr)
Gülsün Er (gulsuner@identist.com.tr)
IDENTIST AĞIZ ve DİŞ SAĞLIĞI MERKEZİ
Kasap İsmail Sok. Sadıkoğlu Plaza 1 Kat 3
No 68 Kadıköy - İstanbul
Tel: 0216-337 0707 / 0216-337 0708
http://www.identist.com.tr
Editör'ün Notu: Yukarıda sözü edilen sertifikayı buradan bilgisayarınıza indirebilir, üzerine ad ve soyadınızı yazdıktan sonra bastırarak veya email ile göndererek bu hizmetten yararlanabilirsiniz.
Yazarlarımızın Kitapları
 Merih Günay "Martıların Düğünü" |
 Nesrin Özyaycı "Işık -II-"
|
 Temirağa Demir "Her kardan Adam Olmaz"
|
 Şadıman Şenbalkan "Şehit Analarımızın Çığlıkları" |
 Hatice Bediroğlu "Düş Kuruyor Gece" |
|
| | |
| |