Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 6 Sayı: 1.366

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 1 Şubat 2008 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : Mecburen araya devam!..


Merhabalar,

Maalesef bu aralar mikroplarla pek sevişiyorum. Şimdi de bir tanesi musallat oldu, top yekûn savaşıyoruz. Bu nedenle hemen aranızdan ayrılıp yatmam lazım. Aman kendinize dikkat edin. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur




4 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku





 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  YAĞMUR, BULUT VE CAN SIKINTISI

Öğleden sonra Gazibey kayası üzerinden ada burnunu bir duman sardı. Ama ne duman? Kocaman, kapkara ve soğuk. Sonra bütün adanın üzerine yayıldı. Kaleyazısından baksam adanın başının üzerinde şapkası var sanacaktım. Adanın başındaki şapka büyüdü, büyüdü ve bir saat sonra aşağılara doğru inmeye başladı. Önce Seyitbilal, sonra Zeytinlik, ardından İnce Dayı'yı bulut kapladı. Önce yağmur serpiştirir gibi oldu. Ardından ince ince buz kırıntıları düşmeye başladı. Gündoğrusu ile birleşince iyice arlanmaz oldu. Hem soğuk, hem de insanın canını acıtıyordu.

Şimdi hava soğuk olmasa, kalkıp gitsem. "Al arabanı başına çal,"desem. Kavga çıkar biliyorum. Zaten hava da canımı sıkıyor. Telefonumun zile de bozulmuş tam sırası. Üç kişi aramış, duymamışım. Nasılsa aldım baktım. Üç adet cevapsız arama… Çenemde sakalım kalmış zaten. Aynaya kırk kere bakıp nasıl görmüyorum? Aklım almıyor. Suratım veresiye sürülmüş tarla gibi. Yenisi bir sürü paradır şimdi bunun. Birine baktırayım en iyisi. Belki küçük bir şeydir. Hemencecik yapılıverir. Modeli eskiyse eski. Varsın olsun.

Eski arabam da iyiydi. İnsan alışınca bir başka seviyor galiba eşyalarını. Keşke satmasaydım. Parasını da harcadım üstelik. Şöyle sıkıntısız binebileceğim ikinci el bir şey denk gelse razıyım. Biz bir şey satarken sudan ucuz. Almaya kalkınca ateş pahası. Herkesin malı altın, benimki tenekeden. Bütün insanlar cin olmuş. Çarpacak adam arıyor.

Beterin beteri var. Yine de halime şükretmeliyim. Hakkı'nın başına gelenleri duyunca kendimi bayağı iyi hissettim. Sen git taksitleri bitmemiş arabayı denize at. Taş değil ki bu, olta da değil. Koca araba nasıl denize düşer?

- Geçmiş olsun. duydum da üzüldüm. Nasıl oldu yahu?" dedim.
- Geri vites yerine ileri vitese takmışım. Aman, eyvah deyinceye kadar araba denize iniverdi.
- Olacak işte, olacakla öleceğe çare bulunmazmış. Eee şimdi ne olacak. Kasko ödeyecek mi?
- Mahkeme kararı çıkarsa öderlermiş.
- Alkol var mıydı?
- Var olmasına var da, bir iki bira kadar işte.
- Alkol muayenesi yaptılarsa işin zor.
- Yok, kaçtım ben. Zaten canımı zor kurtarmışım. Ya ben bunu atladım. Sen nasıl çıktın sahi o arabadan.
- Pencere açıktı, ordan çıktım. Araba suya gömülmeden.
- Verilmiş sadakan varmış. Ucuz kurtulmuşsun.
- Arkadaşlar vardı zaten orda. Teknede hem ağ tamiri yapıyorlardı. Hem de demleniyorduk, azar azar. Ben onlardan ayrılıp eve gidecektim. Bir anlık dalgınlık işte.
- Olacak işte, sana bir şey olmamış ya. Gerisini boş ver. Araba bulunur ama seni bulamayız.

Sonrası da bir başka macera aslında. Oraya jandarma bakıyormuş. Kim haber uçurduysa olayın üzerinden on dakika bile geçmeden jandarma olay yerine gelmiş. Elbette tutanak tutacaklar. Ölen kalan var mı bakacaklar. Meğer jandarma biraz geç gelse daha iyiymiş. Hakkı kaçmış, arabayı eşi kullanıyordu falan diyecekler. Jandarma kadından önce gelmiş. Araba suda kadının giysileri kuru. Elbette akıllarına bir kurt düşmüş. Bunlar yetmezmiş gibi işin içine o anda sarhoş, balıkçı arkadaşlarda girince iş iyice çığırından çıkmış. Jandarma tutanağı düzenlerken işkillendiği durumları da yazıvermiş. İşin rengi sigorta sahtekârlığına dönüvermemiş mi? Jandarma toplamış bütün sarhoşları doğru Karakola. Siz misiniz jandarmanın görevini yapmasını engelleyen? Göz altına alınmışlar mı cümbür cemaat.

Hala mahkemede işte olay. Ne parayı alabildi, ne arabayı. Araba sigorta acentesinin garajında. Hakkı; "Arabada boş bira şişeleri vardı. Bir saat önce atmışım bereket. Birde onlar bulunsaydı hepten haraptı halimiz." diyor. İskele çok derinmiş. Arabayı çıkarmaları da beş gün sürmüş. Dalgıç getirmişler ta uzak bir yerden. Sigorta parayı ödemezse dalgıç masrafı da cepten ödenecekmiş üstelik.

Ben hiç olmazsa ucuz, pahallı sattım. Kredi kartımın borcunu kapattım. Hakkı ne yapsın? Kaç aydır bekliyor. Son zamanlarda her şeyi kafama takar oldum. Eskiden arabam mı vardı? Telefonum mu sanki? Dert ettiğim şeye bak. Bunlar gıldır gıcık meseleler. Böyle şeyleri kafama takıp neşemin kaçmasına izin vermemeliyim üstelik.

Kara duman şehri kapladı ama Gelincik hala açık. Akliman dersen o da öyle. Bu bulut bir de koşup Dıranaz'ı çıkarsa. İşte o zaman yandı gülüm keten helva. Ne dağı aşmak mümkün olur. Ne yola gitmek. Neyse ki bir yere gittiğimiz de yok gideceğimizde. Kilo mu almışım ben yine? Su içsem yarıyor desem kendim de inanmayacağım. Kış olunca soğuk belasına evden çıkmayınca hep böyle oluyor. Yok, yok üstümdeki kazağın önü sarkmıştır belki. Vitrinin camı mı eğri acaba? Fuardaki aynalar gibi gösteriyordur belki. Üç tane kuğu varmış sahilde. Birkaç günden beri karabataklarla, sakarmekelerle birlikte yüzüyorlarmış. Oğlum daha hızlı git be. Acelen var değil mi? Geç kaldın. Koş yetiş. Resmen ezecek adam beni ya, göz göre göre.

Rıza Nur Kütüphanesinin kuytusunda deniz kuşları dalgada alçalıp yükseliyorlar. Düşünmeden edemiyorum. Acaba bu kuşlar üşümezler mi? Bütün gün ayakları suyun içinde, küçücük gövdeleri dalgaların çalkantısında. Hava soğuk, yağmur çiseliyor. Âşıklar caddesinde in cin top oynuyor. Sinop kara bulut giyinmiş olarak denize bakıyor. Kendi kendime Oğlum diyorum; Dik durmayı öğren biraz. Eften püften şeyleri kafaya takıp neşeni kaybetme. Hay telefonunda anasını, arabanın da, kilo almanın da… Değer mi şu üç günlük dünyada?

Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,679,679,679,679,679,679,679,679,679,67
              6 Kahveci oy vermiş.

1 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


DEĞİŞEN NE?

Yeni yıla birkaç gün kalmıştı. Dört yıldır arşınladığı üniversite avlusundan çıktı. Her zamanki gibi bisikletine atladı, birkaç aydan beri çalıştığı birahanenin yolunu tuttu.

Sokaklar, mağaza vitrinleri ışıl ışıldı. İnsanlar nasıl da coşkuyla karşılıyordu yeni yılı. Oysa kendisi için durum öyle miydi ya?

Birkaç ay sonra doktora programı bitecekti. Türkiye'de çalışmalarını sürdürebileceği birkaç üniversite vardı. Bunların tümüne başvurmuş; ama hiçbirinden olumlu bir yanıt alamamıştı. Üstelik profesörü son mektubunda, "Yurtdışında kal! Bilimin yurdu yoktur. Türkiye'nin kaybedeceği ilk ve son beyin sen olmayacaksın. Bak, ben altmışına merdiven dayadım. Karnımı doyurabilmek için bilim değil, gece gündüz öğretmenlik yapıyorum." dememiş miydi?

Bilimin yurdu vardı. Öyle olmasaydı, kendisinin buralarda işi neydi? Hocasının umarsızlıktan böyle söylediğini biliyordu. Bilimsel çalışmalarını burada ya da gelişmiş başka bir ülkede rahat rahat sürdürebilirdi. Bu durumda Türkiye kendisi için bir tatil ülkesine, çocukları ve torunları için ise baba, ata yurduna dönüşecekti.

***

Türkiye'de iyi bir üniversiteyi bitirmişti. Bilim adamı olmak istiyordu. Üniversitede kalmak için deveye bir değil, bin hendek atlatmak gerekiyordu. O bunu başarmış, yüksek lisansını kendi okulunda yapmıştı. Ne var ki yüksek lisansı tamamlayınca kendisini kapı önünde buluvermişti. Çünkü üniversitede kadro yoktu.

Dar gelirli bir ailenin çocuğuydu. Daha lise yıllarında değişik işlerde çalışmaya başlamıştı. İş bulmakta zorlanmadı. ancak onun aklı, bilimsel çalışmalar yapmaktaydı. Bütün gün işte çalıştıktan sonra geceleri birçok yerle yazıştı. Sonunda beklediği çağrı Almanya'dan ( Bu başka bir ülke de olabilir.) geldi.

Çalışırken kazandıklarını yememiş içmemiş, biriktirmişti. Bir yerlerden burs bulması gerekiyordu. Profesörünün yardımıyla küçük bir burs buldu. Yanındaki parası kendisini nasıl olsa Almanya'ya getirir birkaç ay da idare ederdi. Sonrasını nasıl olsa çözümlerim deyip bavulunu yüklendi, trene atladığı gibi soluğu Berlin'de ( Başka bir kentte olabilir.) aldı.

Kendisini davet eden profesör gayet iyi karşıladı. Göçmenlerin yoğun olduğu bir semtte, bir kahvenin üst katında bir küçük odaya yerleşti. Kahvenin üstündeki beş altı odada, ondan fazla göçmen işçi barınıyordu. Odasında kırık dökük bir dolap ve bir gıcırdayan somyadan başka hiçbir şey yoktu. Banyo, tuvalet ve mutfak koridorun bir ucunda ve ortaktı.

Bu koşullara karşın, aklından asla "Yanlış mı yaptım acaba?" sorusu geçmedi. Eğer bilim adamı olacaksa bunun bedelini ödemeliydi.

Üniversitede her şey iyiydi. Bir iki öğretim görevlisi kendisine Türklerin temiz olmamalarından, kavgacılıklarından söz ederek bir şeyler ima etmeye çalışmıştı; ama o buna aldırmamıştı. Çünkü her toplumda, her nitelikte insan bulunduğunu iyi biliyordu.

Parası, düşündüğünden de çabuk bitti. Salt bursla geçinmesi olanaksızdı. Akşamları bir kahvehanede bulaşıkçılık yapmaya başladı. Üniversitedeki çalışmalarına göre bazen sokaklarda şişe topladı, bazen bir yerlerde garsonluk yaptı. Kimseye el açmadan ayaklarının üstünde durdu.

****

Eve vardığında, ilkokul öğretmenin geçen yaz armağan ettiği; ama okumaya fırsat bulamadığı İlknur Güntürkün Kalıpçı'nın "Özlemden Eyleme Doğru Atatürk" adlı kitabını okumaya başladı. Kitap çok sürükleyiciydi. Kitaba öylesine dalmıştı ki, Ord. Prof. Sadi Irmak'ın bir anısını okuyunca içinde bir fırtına koptu:

"İstanbul Üniversitesi'nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: "Avrupa'ya talebe yollanacaktır. " Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa'ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey...

Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, "Berlin Üniversitesi'ne gitsin." diye yazmış. Vakit geldi, Sirkeci Garı 'ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir müvezzi ismimi çağırdı.
"Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var."
"Benim" dedim.
Telgrafi açtım, aynen şunlar yazıyordu:

"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz."

İmza
Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. "Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme." dedim.
"Düşünün 1923'te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?"

Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü'nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'ım."


Sonra kendisini ve kendisi gibi umarsızlıklar içinde bilimin peşinde koşan binlerce Türk gencini düşündü. Sahi, geçen bunca zaman içinde Türkiye'de değişen neydi?

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,609,609,609,609,609,609,609,609,609,60
              5 Kahveci oy vermiş.

1 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Toplantı Notları - Kadınlar Matinesi

"Muhterem karşı cinslerim, cins-i latifelerim ( Zamanı gelsin de sormaz mıyım ben sizin cinsinizi de cibiliyetinizi de ? ).. Latife'lerim, Afife'lerim, Hanife'lerim, Zarife'lerim.. Mahremlerimizin en güzideleri, haremlerimizin en güzel akideleri.. "
- Bu kadınlar si-zin-le gurur du-yu-yor..

"Bazı densizler; bizim kadınlara değer vermediğimizi söylüyorlar. Siz kimsiniz be ! Size mi soracağız değerlendirme kriterlerini ? Kopenhag mı lem burası, tövbe tövbe ..!"
- Töv-be kesmez on-la-rı, döv de düşsün don-la-rı ..
- Vur vur in-le-sin, Kopenhagen din-le-sin..

"Bre densizler, siz hiiiç merak etmeyin, biz biliriz herşeyi, sizden mi öğreneceğiz Fatma'yı, Ayşe'yi ? ( Öyle değil mi Lütfullah Bey'ciğim ? )"
- Neşe'yiz Ayşe'yiz, boş-ol'u sayma herşeyiz ..
- Havva'yız, Fatma'yız, hiçbir yerde göze batmayız ..

"Hah işte, o yüzden örtünün de göze batmayın diyoruz zaten ..! ( Alenen; "kadınları hesaba katmayın" diyecek halimiz yok ya ! Öyle değil mi Hayrullah Efendi ? )" - Asabiyiz a-sa-bi, kim tutar bu he-sa-bı ?.. "( Kim açık unuttu layn, yine bu mikrofonun ucunu ? ) Kem, küm ! Yani ben sağa sola caka satmayın diyecektim, hesaba katmayın gibi çıkıvermiş ağzımdan nedense, hayret yani !"
- Onu öyle de-me-di, peynir ekmek ye-me-di ..

"Elbette canım, takıyye kim ben kim ? ( Bu arada mikrofon halledildi mi, yoksa halletmeye yelteneni ben halledeyim mi ? )"
- Takıyyeden bize ne, velev ki takıyye size ne ?..

"Biz bu işi sonuna kadar sürdürmeye kararlıyız ( Satış olunca her daim karlıyız, öyle değil mi Kemullah Ağabey'ciğim ? )"
- Una mısır katsana, üç yumurta atsana, ne bulursan satsana ..

"Üç felan deyince ben de duygulandım en derinden, haydi bir slogan da armağan olsun benden :
Gururluyuz güç-lü-yüz, en tepesinde üç-lü-yüz.."
- İşte Başgan, işte halis slogan ..

"Diyelim sonuna kadar sürdüremiyoruz, zor durumda kalıyoruz. Devlet ne güne duruyor canım ? ( Öyle değil mi Abdullah Kardeşim ? )"
- Devlet bizim bahçemiz, pek güzeldir lehçemiz ..

"Ne demiş şarimiz : Akın var akın, karanlığa akın, aydınlığın zaptı yakındır, yakın ..!"
- Madde madde ge-le-cez, aydınlığı de-le-cez ..

"Arkadaşlara ince ayar emir verdim, epeydir ipleri iyice gerdim, bir de hayallerim gerçekleşince, işte o zaman murada erdim. Kapalı u-yu-ma, kapalı u-yu-ma :"
- İnce geliyor in-ce, pembe yakışır gen-ce ..
"Eski a-çık, eski a-çık :"
- İnsan bir hoş oluyor, kapandığını görünce ..!

"İlk günden beri düştük bu uğurda yollara, beraber gideceğiz "
- Beraber yürüdük biz bu yollardaaa ..

"O yollarda, geçip giden onca yıllarda, ne ıslıklandık ne de ıslandık çok şükür ! En fazla AB tarafından dışlandık, velakin ABD tarafından alkışlandık. Zaten AB'yi isteyen kim ?"
- Elif Be varken de-re-den, AB çıktı ne-re-den ..?

"AB kim, biz kim ?"
- Kime neee, kime ne ? El üstünde kim ki-me ..

"Sizi el üstünde tutmuyor muyuz ?"
- El üstünde cim-ci-me ..

"Az yorulun diye dörde kadar gitmiyor muyuz ?"
- Kum üstünde kum-kuma ..

"Bindiğimiz alamet, son durağı kıyamet"
- Dum-duma hey dum-duma ..

Kadınların Matine'si haramdır, erkeklerin Suare'si hamamdır,
Sıkın dişinizi, yasa maddeleri inceden inceden tamamdır ..!

asesen@kahveciyiz.biz