Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 6 Sayı: 1.361

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 25 Ocak 2008 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : Geç kalmayın!..


Merhabalar,

Baykal "Türkiye din devletine doğru gidiyor, bunu görmeyenlere hayranım." demiş. Ben hayran değilim, ben onlardan düpedüz utanıyorum. Kendi aklını hiçe sayıp, bez bezirganlarına kul olanlardan utanıyorum. AKP-MHP Bez koalisyonu meyvalarını vermek üzere. İnatla "Sadece üniversitelerde" diye adam aldatıyorlar. Toptan değiştirmeyi planladıkları Anayasa'yı suça alet edip, bez özgürlüğü diye insan kandırıyorlar. Mahkeme yasak gerekçesini 2. maddedeki, değiştirilmesi bile teklif edilemez, laiklik tanımına bağlarken bunlar 10., 42. 1069., 6742. maddelere birer laf salatası ekleyip işi kurtarmanın peşindeler. Açılacak bir dava ile en başa dönüleceğini bilmezlikten geliyorlar. Çünkü samimi değiller. Amaç gerçek bez mağdurlarının derdine deva olmak değil, amaç bez üzerinden rant elde etmek. Dolayısıyla kirlenmedik, buruşturulmadık, çözülmedik bezden medet ummak bunların marifeti. Bez elden giderse yandılar. Bıçak sırtı sorunları örtebilmek, saf vatandaşı aldatabilmek, arka bahçenin ağzına bir tutam bal çalabilmek ve dahi asıl amaçlarına bir adım daha yaklaşabilmek bunların derdi. Gidişatın farkında olmayan ya da olmazmış görünen utanç abideleri, sizin kulağınıza fısıldıyorum bakın, adamın biri dediydi dersiniz zamanı gelince. Bu aymazlığınızın sonucu olarak bugünleri mumla arayacaksınız ve o gün geldiğinde sahneden ilk inenler sizler olacaksınız. Sizinle işi bitenler sizden ivedilikle kurtulmanın yolunu arayıp bulacaklar. Ben onlar için sorun değilim, benim ne olduğum belli, benden korkmaları için neden yok, ama ya siz? Sizlerden korkmaları için binbir nedenleri var. Çünkü biliyorlar ki, paçanız tutuştuğunda onları ilk satan gene siz olacaksınız. Titreyerek değil, farkına vararak, gerçekleri görerek kendinize gelin, doğru yolu bir an evvel bulun, bulun ki artık iş işten geçmiş olmasın. Hepimize iyi hafta sonları.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur




24 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku





 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  TABAKLI'NIN DERESİ, BOYABAT YOLU NERESİ? -2

Boyabat'ta yayla adamları ile ovalılar gerçekten birbirinden farklıdır. Bu ayrımı sadece Gökırmak kıyısındaki verimli arazilerin insanlara sağladığı avantajlar bakımından ele almıyorum. Giyimleri, kuşamları, düğünleri, mutfakları bile farklıdır. Dağ köyleri içinde de varlıklı insanlar ve aileler vardır. Ama yaşam koşulları insanları daha çetin yapmıştır. Son yıllarda bu yortan köyleri neredeyse tamamıyla boşalmıştır. Çoğu İstanbul'a göç edip gittiler. Yazın köyler yine şenlenir ama kışın otuz kırk haneden sadece on beşi yerinde kalır. Ova köylerinin durumu da bundan çok farlı değildir. Yıllardır çeltik köylüye karın tokluğu bile sağlayamamaktadır.

Cemal beni geceyi geçirdiğim misafir evinden alıp kendi evlerine götürdü. Aklımda misafirliği sonlandırmak, izin isteyip Sinop'a dönmek vardı. Bunu söylemeye utanıyordum. "Kırk yılın başında bir geldin. Kaçar gibi gitmek mi istiyorsun?" demesinden korkuyordum. İşi kendi haline koy vermeye, Cemal'e uymaya karar verdim. Sanki gözlerime bakıp aklımdan geçenleri okumuş gibi " Bu gün biz senle Boyabat'a inelim,"dedi. Annesine ölümünün yedinci gününde okunacak mevlit için bir şeyler almak lazımmış. Anlamam ki; şeker, pirinç, yağ, tuz, et falan gibi şeyler işte. Cemal'ının babası ile vedalaşıp caminin ilersindeki yamacın başında minibüse bindik. Minibüs sepetler, çuvallar, boş benzin bidonları, boş tüpler, çocuk, kadın ve erkeklerle tıka basa dolunca yola koyuldu. Resmen insanlar birbiri üstüne oturuyordu. Minibüs tıka basa dolmasına rağmen on dakika kadar da bir başka yolcuyu bekledi. Adam "Beni almadan gitmeyin ."diye akşamdan şoföre haber göndermiş. Çok yolcu almak, çok para kazanmak bir yana buralarda minibüsçüler kimseyi kolay kolay yolda koymazlarmış. Sıkış tepiş yolculuğun ardından Boyabat'a inince kasabada havanın köye göre yumuşak ve güzel olduğunu gördüm. Minibüsten inince Cemal "Birtat Lokantası'na gidip çorba içelim, paçayı güzel yaparlar." önerisinde bulundu. Daha kahvaltının üzerinden en fazla iki saat geçmişti. Henüz acıkmamıştım. Açık havada mis gibi bir bardak tavşan kanı çay içebileceğimiz yer varsa, beni oraya götürmesini istedim. Gazideresi kıyısındaki belediye parkına gittik. Dereden yükselen duvarın kıyısındaki demir korkulukların yanındaki bir masaya oturup çaylarımızı söyledik. Ağustos sonunda çok yağmur yağmansa rağmen dere hala kuruydu. Eylül de pek fayda etmemişti. Bu sene kar yağmadan bu dere çocaşacak gibi görünmüyordu. Çamların gölgesinde çaylarımızı yudumlarken Cemal'a "Vaktin varsa bu gün Boyabat'ı biraz gezelim."dedim.

Çayımızı bitirip biraz da keyif çattıktan sonra Cemal'la alış veriş için Orta Çarşıya gittik. Daracık sokaklarıyla, şekerci, kasap, nalbur, bakkal ve lokantalarıyla Orta Çarşı gerçekten ilginç ve güzel bir dükkânlar zinciriydi. Özellikle geleneksel cevizli, fındık ezmeli şekeri başka yerde tadamayacağımız farklı bir lezzet. Ayrıca başka yerde görmediğim fırında pişirilmiş kuzu kellesi satılan camekânlar vardı. Pişmiş kelleyi alıyorsun ve evin yolunu tutuyorsun. İster rakına meze yap, ister öğününe katık et. Ayrıca orta çarşıda el dokuması yöresel örtüler de satılıyor. Son zamanlarda büyük şehirlerde bu tür ürünler çok ilgi görüyor. Boyabat son zamanlarda kebabıyla fazla anılır olmuş. Her lokanta vitrininde sırıkta çevrilmiş kuzular görücüye çıkarılıyor. Bence Boyabat garajı önündeki mantar pazarı da başka yerde görebileceğimiz bir şey değil. Köylüler ormanlardan topladıkları mantarları taze taze toplayıp bu pazarda satıyorlar. O gün pazarda satılan yedi ayrı tür mantar saydım. Geyik mantarının görüntüsü oldukça ilginçti.

Bizim alış veriş çarşı, Pazar, kasap, manav, zahireci falan derken öğleni geçti. Aldıklarımızı Cemal'ın arkadaşı Ahmet ZEYTİNLİ'nin nalbur dükkânına emaneten bıraktık. Oradan Akdere mahallesinden geçip yeniden Gazideresi'ne çıktık. Demir köprü üzerinden çayı geçip Kalebağ'ın yolunu tuttuk. Akdere Mahallesi artık yavaş yavaş beli bükülmüş bağdadi yapılarıyla Boyabat'ın içinde farklı bir atmosfer yaratıyordu. İnsan bu yorgun evlerin yüz üstü bırakılmış, unutulmuş hallerine üzülmeden geçemiyordu.

Kalebağ Lokantası'na oldukça derin bir kanyondan kalenin altınki çayı izleyerek ulaşılıyordu. Yol sulama suyu kanalları boyunca ilerliyor, sonra kavaklık bir alanda sona eriyordu. Burası Boyabat'ın kalburüstü sayılabilecek insanların eşleriyle, çoluk çoğuyla geldiği bir lokantaydı. Temiz, bakımlı ama şehir içindeki lokantalardan da elbette biraz pahallıydı. Özellikle tavuk suyu çorba, et sote ve künefe benim için tam bir ziyafet oldu. Yemeğin ardından çaylar eski günler diye başlayan sohbete eşlik ederken Sinop'a dönmek niyetimde olduğumu Cemal'a söyledim. Boynunu büktü;

- Kal birkaç gün daha, acelen ne?
- Israr etme gideyim. Yine gelirim.
- Bir daha kolay kolay gelmezsin. Hazır gelmişken gitmesen.
- Bırak gideyim. Söz yine geleceğim. Biraz zaman geçsin, acınız taze hem.
- Gitmene içim hiç elvermiyor. Ama madem istiyorsun sen bilirsin.

Öğleden sonra üçe doğru Cemal'i üzmek pahasına minibüse binip Boyabat'tan ayrıldım. Nasılsa bir hafta bile kalsam aynı şey oyacaktı. Cemal yine gitme diyecekti. Yine arkamdan üzülerek bakacaktı ve beni gönülsüz uğurlayacaktı.

Minibüsün arka dörtlüsünde oturan iki kişi konuşuyordu. Konuştuklarının kendi aralarında kalması gibi bir dertleri yoktu. Herkes istese de istemese de onları dinliyordu. Önce hükümetten dert yandılar. Bu hükümet ne çitçiyi düşünüyormuş, nede esnafı. Çeltik dört senedir aynı paraymış. Hayvancılık ta hepten ölüp gebermiş. Esnaf çek senetle iş yapıyormuş. Piyasada para iyice kıtlaşmış. Yakında esnafın yarısı topu dikecekmiş. Millet dişini canına takıp dayanmaya çalışıyormuş. Vatandaş işine çevirmek için evini, arabasını gizli gizli satıyormuş. Çünkü burası küçük yermiş. Falanca evini sattı, batıyor denmesini, duyulmasını istemezmiş. Boyabat kalesini ve tünelleri kazıyorlarmış. Çevre düzenlemesi bahanesiyle altın arıyorlarmış. Kalenin altında yılan gibi birbirine dolanmış bir sürü dehliz varmış. Bütün dehlizleri açmışlar ama hiç altın çıkmamış. Bir bakıma da iyi olmuş. Boyabat'a turist gelirse kasaba üç beş kuruş kazanırmış.

Sonra iş siyasetten ve mahalli dedikodulardan futbola geçti. Bir ara yine çitçiliğe döndü. Yeni çıkan traktörler aynı lüks araba gibiymiş. İçinde kliması olanlar bile varmış. Ama ancak parası olan bunun keyfini sürebilirmiş. Mazot zaten yanına yaklaşılacak gibi değilmiş. Traktör alsan mazotu, mazot bulsan traktörü bulamazmışsın. Çeltik artık boşuna eziyetmiş. En iyisi bodur elma, bodur kiraz dikmekmiş. Dıranaz'a doğru tırmanırken tünelde çalışan kamyonlara rastladık. Karıncalar gibi biri geliyor ötekisi gidiyordu. Kamyonlar taş, çakıl getiriyor kocaman makineler yola seriyordu. Dere içinde kocaman bir toz bulutu öbeklenmiş öylece duruyordu. Biraz daha yukarı çıkınca Cemalettin ve Maruf göletlerinin görüntüsü ovanın ortasında iki kocaman ayna gibi parlıyordu. Gökırmak kıyısındaki söğütler ovanın üzerinde kalın yeşil bir çizgi gibi uzanıyordu. Bir süre sonra bu görüntülerin hepsi kayboldu. Araba koyu yeşil göknarların arasından, serin bir akşama doğru akıp gitti. Yaşadığım son iki günün ardından bende kala kala bir türkü kaldı. Duyulmamış, çok bilinmeyen, dilerlere dolaşmamış utangaç bir türkü…

Tabaklının deresi
Boyabat yolu neresi
Doktor gelmiş sarıyor
Sade kurşun yarası.

Tabaklının kayası
Cayır cayır yanası
Oturmuş da ağlıyor
Muhlisenin anası.


Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,509,509,509,509,509,509,509,509,509,50
              4 Kahveci oy vermiş.

7 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


 Kahveci : Hamdi Topçuoğlu


BEDEL

Gecenin bir yerinde aklıma geldi. On yıllar geçti aradan. Kimdi, kimlerdendi, iyi anımsamıyorum. Cavit'ti adı; ama herkes ona "bedel" diye seslenirdi. İneği, koyunu diğer köylülerden birkaç fazla olan Yandan Memet'e hizmet ederdi. Neyin bedeliydi, bilmiyorum... Yazın çardaklarda, kışın Yandan Mehmet'in ahırında yatar kalkardı.

Şimdi de anacığı düştü aklıma. Karın tokluğuna tarlalarda çalışırdı. Yanağının alını gören sıhhatten sanırdı. Lastik ayakkabıları kalmış belleğimde. Hep eskiydiler. Beli beyaz kuşaklı pembe benekli entarisi de öyle. Birileri bir şeyler verse hemen eteğine doldurur, uçlarını kuşağına sokarak onu torba gibi kullanırdı. Yamalı bir top don giyerdi, diz altına kadar. Onca yoksulluğa karşın pasaklı, kirli bir görüntüsü yok belleğimde. Saf bir kadındı, Cavit de öyle...

Cavit, yaşıtlarından daha iri ve güçlüydü. Çoban çocuklar kuyulardan, suyu ona çektirilerdi. Kovayı suya atar, kuyu ne denli derin, kova ne denli büyük olursa olsun, dinlenmeden çekerdi . Başkaları ikinci kulaçtan sonra soluklanırdı. Sonra da ipi, kuyunun kenarındaki bir taşa dayayıp kovayı çekmeye çalışırlardı.

Cavit oralardaysa " Bedel koş ! " derlerdi... Ağzından köpükler saçarak koşardı. Tülü develere benzetirdim. Suyu çeker, kabaca gülerdi. Çoğu zaman çektiği kovayı doğru yere koymayı akıl edemezdi. Kova devrilir, sular etrafa saçılırdı. Önce çoluk çocuk içerdi suyu, sonra hayvanlar. Ben içmezdim, susuzluktan ölüyor olsam da içmezdim. Kuyu başına dökülen sular Cavit'in lastik pabuçlarından süzülür tekrar kuyuya akardı. O yaz bir daha uğramazdım o kuyuya.

Küçücük bir toprak testi aldırmıştım babama. Suyumu evden doldururdum. Testimi gözüm gibi korurdum; ama suyunu koruyamazdım. Birileri içerdi habersizce. Bir gün Cavit'i gördüm, testiyi dikmiş lıkır lıkır içiyordu. Ona vursaydım, gülerdi. "Susadım." derdi. Vurmadım; testiyi taşlara çarptım, un ufak ettim... Bunu neden yaptığımı anlamadı... Hayvanlarını başıboş bırakıp yarım saatlik yoldan su getirdi bana. Kan ter içindeydi... Uzattığı bakır kovayı aldım, öküzümü suladım, onu da anlamadı. Öküzün su içişine hayran hayran baktı, baktı...

Hayvanlardan anlamazdı babam. Ama yedirmeyi severdi. Herkesin havyanı aç kalsa bizimkilerin yiyecek bir tutam yeşilliği mutlaka bulunurdu.

Sıcakların yakıp kavurduğu günlerdi. Babamın uzaktan merhabalaştığı yaşlı yörük sıska mı sıska bir keçiyle dikildi asma çardağının altına. "Ali Efendi, al bunu" diyordu." Ben göçü düzdüm. Bu hayvancağız yolda ölür. Sen besle, hayra girersin." Babam yandan kıyıdan "hayır" dedikçe yörük bastırıyordu. İçerden annem homurdanıyordu. " Hayatta kimselere hayır demeyi beceremedi bu adam."

Keçi bizde kaldı. Para almadı yörük. Ama "Pekmez ver, un ver, buğday da..." derken hayvanı, sağlam hayvan ederinden daha pahalıya getirdi.

Yörük gider gitmez:

- Koş, dedi babam. Biraz ot topla getir. Hayvancağız açlıktan ölecek...

Kötü kokuyordu keçi. Onu hiç sevmemiştim. Annemin homurtularından cesaret alarak söylene söylene ot topladım geldim. Hayvan dönüp bakmadı bile. Öylesine mecalsizdi ki, kıvrılıp yattı. Sabahleyin babamı keçiye tuzlu su içirirken gördüm. Öğleye doğru taze çalılar kesip getirdi. Yavaş yavaş yemeye başladı hayvan... Annemin dır dırı ise sürüp gidiyordu:

- Yeşil verme kırın keçisine. Hayvanın bağırsakları kurumuş. İshal olur, ölür bu. İki gün sonra leşini sürürsün.

Babam, sustukça annem yükleniyordu.

- Yahu ne iş bilmez adamsın sen. Bir kez olsun karı sözü dinle...

İki üç gün sonra hayvan topladı kendini, duruşu bayağı iyiydi. Babam gün ortasında Yandan Memet'le çıkageldi.

Yandan'ın bağ evi, bize bir kilometre kadar uzaktaydı. Olur olmaz şeye ana avrat söven bu adamı babam pek severdi. Baldızı Fadik'in babama elleriyle ballı börek yedirdiğini görmüştüm. Bu sevginin nedeni Fadik kız olmalıydı diye düşünürüm hâlâ.

Pazarlık uzun sürmedi, el sıkıştılar. Yandan Mehmet, babamın avucuna paraları saydı, gitti.

Annem paraları görünce sevindi. Bütün yakınmalarını unuttu:

- Bak adam, dedi, işveli işveli, oğlana naylon pabuç alacaksın. Eh bana da bir Nazilli basması yakışır.

Babam, annemin söyleyişine mum olmuştu çoktan. Bana tarlaların öteki ucundaki armut gölgesinde bağlı ineği sulamam için kuyudan bir kova su çekip verdi Gün ortasında öldürseler gitmezdim; ama naylon ayakkabı için sesimi çıkarmadım.

Döndüğümde Cavit gelmişti. Babam don gömlekti. Keçinin ipini Cavit'e verdi. " Çek!" dedi . Cavit bir asıldı, iki asıldı; gitmeye hiç niyetli değildi hayvan. Babam:

- Akıllı, dedi, cennet nerede biliyor.

Hayvan gitmezlik eder de başıma kalır korkumdan koştum, bir tutam yonca aldım, Cavit'e uzattım. Suyumu içtiğinden bu yana onunla ilk kez kendisiyle göz göze geliyordum.

"Omuzla şunu!" dedi babam. O da itiraz etmeden hayvanı omzuna vurdu, sendeleye sendeleye dere boyu gitti.

Çardağın gölgesinde uyuyakalmışım. Başını çalıların arkasından uzatan Cavit'i görünce ürktüm. O kaba sesiyle;

- Getirdim, dedi

Babamdan önce annem fırladı. Bir çığlık kopardı.

- Ülen bu boklu keçiyi ne yapacağım ben...

Keçinin her tarafı pislik içindeydi, ayakta duracak hali yoktu. Belli ki taze otları yiyince şişen hayvan, omuzlanınca içinde ne varsa çıkarmıştı.

Babam:

- Al götür bunu, dedi, hükmedici bir sesle. Yandan'a söyle, satılan mal geri alınmaz.

Cavit, çaresiz bir daha sırtladı hayvanı. Hayvanın pisliği Cavit'in sırtına, koynuna süzülüp terine karışıyordu. Arkasından bakmadım; galiba hayvana da Cavit'e de acımıştım.

Annem, babama dişlerini sıkarak söyleniyordu:

- Gök dinlinin oğlu! Seni iş bilmez, sakar...

Babam, lodos bulutu gibi bir oraya bir buraya dolanıyordu bahçede. Çok korkmuştum. Eğer annem, gereken yerde durmazsa, ölmüş kalmış dinlemez, kırar dökerdi ...

Aradan bir saat geçmemişti ki Cavit yine bitti çardak altında. Keçiyi omzundan indirdi. Keçi yan yattı, hayvan derin derin soluyordu.

- Uyyyy!

Annemin o kışkırtıcı çığlığı boşluğu dövdü bir an . Babam, çığlı duyar duymaz alıcı kartallar gibi kendi çevresinde şöyle bir döndü. Dutun çatalında asılı duran baltayı kaptı. Hayvana doğru koştu. Balta, yay çizip havalandı....ama inmedi. Orada, bir mermer yontunun ellerine tutuşturulmuş gibi kaldı. O gözler, babamın değildi.

Babam öfkenin girdabında ne kadar kaldı, bilmiyorum: Belki bir saniye, belki bir dakika, belki bir ömür... Sağa sola baktı. Zavallı keçiden başka nefes kalmamıştı çevresinde.

- Bedeeel! diye bağırdı.

Sesinin tınısında farklı bir renk vardı. Sanki öfke sağanağı dinmiş gibiydi. Ama kırıp dökmeden durulmazdı ki babam.

- Bedeeel, gel buraya!..

Cavit, bir çalının arkasından kafasını uzattı. Böğürerek ağlamaya başladı...

- Gel buraya, sana bir şey yapmayacağım. Al bu keçiyi, çabuk götür.

Önce çekinikti, sonra koştu; bütün gücünü toplayarak ölümünü bekleyen keçiyi omuzladı, yol üstündeki ilk çöğür ağacına dek korku, heyecan, endişe gibi duygulardan arınmış yürüdü. Hayvanı gölgeye usulca bıraktı, son duaların ustası keşiş gibi, törensel hareketlerle okşadı, okşadı...

Puhu kuşunun dem çekişini anımsatan bir ses karıştı ikindi rüzgârına. Cavit, secdeye varır gibi ellerini toprağa dayadı. Kalktığında iki avucu da toprak doluydu. İki kol hareketiyle toprakları gökyüzüne savurdu. Çöğürün dalları arasından, keçinin ve Cavit'in üstüne tıpır tıpır yağdı toprak. Keçinin başını avuçlarının içine aldı, başparmaklarıyla göz pınarlarını sildi... İki çift göz, zaman ve mekan kavramlarından uzak bir yerlerde buluşmuştu sanki. Birkaç dakika öylece kaldılar. Keçi, toprağı dizleyip ayaklandı, yaşamı boyunca hiç yaşamadığı bir yeğnilikle kafasını Cavit'in boynuna uzatıp şahdamarından usulca öptü.

Cavit, hadi git artık, dercesine başını salladı. Keçi yeniden diz çöktü. Sonra sonsuz bir dinlenmeye çekilmiş gibi yattı.

Birkaç saniye bile beklemedi Cavit. Zincirlerini kırmış bir forsa edasıyla dağlara doğru bir yürüdü...

Oradaydım, hayıt dallarının arkasında. Keçi ile başka bir dünya arasında gidip gelen bu saf genci izlerken yüreğim, göğüs kafesimi bunca yıllık ömrümde bir daha yaşamadığım bir şiddette dövmüştü. Bir korku labirentinde miydim, acıma düdenlerine mi düşmüştüm, adlandırmaktan hâlâ aciz olduğumu hissediyorum...

Cavit kaybolmuş, dediler ertesi gün. Haftası bile dolmadan sözü bile edilmez oldu.

Onu bir daha gören oldu mu bilmiyorum. Ama babamla Yandan Memet'in uzun bir süre konuşmadıklarını biliyorum. Fadik de İzmir'e gelin gitmişti zaten...

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,759,759,759,759,759,759,759,759,759,75
              8 Kahveci oy vermiş.

4 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Toplantı Notları - HUF

"Arkadaşlar, biliyorsunuz anlamıyor beni bu vatan, diyorum ki; şöyle insanın içini fıkır fıkır kaynatan, atılan gol sonrası tribündekiler misali dayanamayıp oynatan, içine bolca milli duygular katan, hatta mümkünse beni göndermeye çalışanlara çatan, zırt pırt verilen reklamlarla milletin gözüne batan bir klip ve bir beste yaptırsak ne dersiniz ?"
- Fevkalade bir fikir sayın başkanım, fikri duyar duymaz kaynadı bile kanım..
- Süper olur inanın, hay aklınızla bin yaşayın..

"Hani diyorum; çaktırmadan biz de aradan baksak, yok yok bakmasak ama en iyisi şöyle en fiyakalısından TFF amblemimizi ortaya çaksak, hıı ?"
- Bu federasyon si-zin-le gurur duyuyor..
- Başkanım sen bi-zim her-şeyimiz-sin..

"Elbette başkanlığımın var bir davası, Kore'de havası, Japonya'da 3.lük kupası, ne demiştik arkası ?"
- Şampiyonluk bi-zim, kupa biiii-zim...

"Şimdi de gruptan çıkarsak, ampulleri yakarsak, yetmiş milyon tek yürek, alemlere akarsak.. Ne söyleriz sokaklarda ?"
- Bu gece bardaaa, TeFeFe hovardaaa, çalsın sazlar, reklamları seyretsin kazlaaaarrr..

"Söylesene hangi birisi, gelmiş geçmiş başkanlar arasında var mı benden daha iyisi ?"
- En büyük baş-kan, bizim baş-kan..
- Her zaman her yerde en büyük baş-kan..

"Özerk miyiz köle mi, bakın bakalım şu beyaz saçlar jöle mi ? Değirmende ağartmadık biz bu saçları, ölümüne izleriz maçları"
- Ölümüne kan-ka-yız, her daim ar-kan-da-yız..

"Size ne ? Futbolculara jeep de getiririm, metrobüs de veririm, yanmasın diye kazı bile çeviririm. Hiç biriniz benim gibi olamazsınız ama ben kırmızı ile beyazı yanyana gördüm mü : Eririm be e-ri-rim"
- Başkan ne-re-de, biz o-ra-da-yız..
- Oraya ge-li-riz, ebenizi bi-li-riz...

"Ben bilirim bu işlerin Kimya'sını da Coğrafya'sını da ama bu kez Tarih yazacağız Tarih. Benim adamım ille de Fatih"
- İm-pa-ra-tor... İm-pa-ra-tor...

"Fatih'in aslanları ile akın var akın, İsviçre'nin fethi yakındır, yakın ..!"
- İsviçre bizi bekleeer, hazırlandı tüfekleeer, yetmiş milyon kürekleeer, fış fış eder yürekleeer..

"Her ilçeden ( 928 ilçe ) bir kişiyi götürelim de görsünler el mi yaban, ben mi yaman ? Viyana kapılarında kalsa da Süleyman, biz Fatih ile dalga dalga geliyoruz aman da aman !"
- Başkan bu-ra-yaaa, başkan bu-ra-ya hey ..!
- Yumruk ha-va-yaaa, yumruk ha-va-ya hey ..!

"Ne boğazıma kadar çukurdayım ne inandırıcılığını yitirmiş bir hurdayım. Ben dava adamıyım, bir davamız var o münasebetle burdayım. Federasyonun parasına geçer sözüm, ne eniştem var ne dayım, her daim başınıza adayım"
- Biiiir şar-kı-sın sen, ö-mür bo-yu sü-re-ceeeek...

"Bazen kızıyorum, gideyim artık derken dayanamayıp yine azıyorum. Lakin; nah şuraya yazıyorum iki dize : Ben gidersem ne olur size ?"
- Giiit-me, giiit-me, yazııık o-lur bi-ze..

"Aylardır dilime dolandı şu şarkı : Gitmek mi zooor, kalmak mı zooor ?"
- Kal başkanım, kal başkanım, kendin oyna kendin çal başkanım...

Gerçekten de iyi bir çalışma, güzel bir reklam olmuş, slogan şarkısı cıvıl cıvıl :
Her ilçeden bir yüreeek, yetmiş milyon tek yüreeek...

Lakin başındaki cafcaflı amblem TeFeFe ( TFF ), devamı belki kaymaklı künefe, gelgelelim reklamın sonu;
"Haluk Ulusoy; yetmiş milyon yüreği, Milli Takımı desteklemeye çağırıyor.."
sloganıyla ne yazık benzemiş kenefe ! Sen dedin diye mi destek vereceğiz, sanki Sadrazam SOKULLU YAHU ..? ( Değiştirince hakketen öyle oluyor, denemeyin sakın ! )

Koskoca TeFeFe, başında Haluk Efe, kafa tutacak ya AkePe'ye, reklamın sonunda kurumu uçurup götürmüş PUFF diye. Bari; yeni amblem yaptırsalarmış ya Ali Baba'nın Çiftiliği misali : HUF diye. Benim de dilimde tüy kalmadı YUFFF yani diye diye ..!

Milli Takım'a hep destek, tam destek.. Ve fakat; aracısız-tefecisiz. TeFeFe'nin parasıyla kişisel reklam ne alaka ?

asesen@kahveciyiz.biz