Ekonomik Ticaret



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 5 Sayı: 1.188

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 11 Nisan 2007 - Fincanın İçindekiler



 


Cumhurbaşkanlığı için Toplumsal Uzlaşma

 Editör'den : 14 Nisan'da Ankara'dayız!..

Merhabalar

Delinin zoruna bak! Uçak düşmesin diye kaçırmış. Neyi kaçırmış? Keçileri. Vah zavallı vah... Halbuki etrafına baksa yeter. Her yer keçi dolu. Al birini, vur sırtına git, deli mi ne? Deli deli...

Keçiler kol geziyor. İnat uğruna dereye düşmeye bile razı keçiler. Ben dahil bir sürü insanın beynini karıştıran bir 367 meselesi var mesela. Yetkin dediklerimiz yorumladılar, 367'yi bulamazlarsa toplanıp Cumhurun başkanını seçemezler dediler. İnandık, sarıldık. Keçi ruhumuz canlandı, inat ettik, kendimize yonttuk. Zira durum vahim. Hukuki bir engel yok. Tayyip Bey Çankaya'ya yürüyor. Açık vermese de inatçı mı inatçı. Köprünün üzerinde tek başına kalmasına 1 ay ya kaldı ya kalmadı. Yoğurdu sarmısaklasakta mı saklasak sarmısaklamasakta mı saklasak diyenler önce göle maya çalmaya çalışıyorlar. Haklılar ama, ya tutarsa... Çünkü zaman daralıyor ve aklını çelme şansı kalmamak üzere. Miting çare olacak mı? Umutlu değilim. Aksine partinin daha da kenetlenip bloklaşmasına sebep olacak. Keçiler çobanın çaldığı kavalın altında toplanıp "bee"leşecek.

Eski Meclis başkanlarını ve Arınç'ı can kulağıyla, keçi ruhumu askıda bırakıp, izledim televizyonda. Ve ikna oldum. Bu 367 nafile bir gayret. Tutar bir yanı yok. Tek şansı Anayasa Mahkemesinin onbir üyesinden altısının siyasi bir karara imza atması. Bu arada Anayasa Mahkemesine gitmesi bile tartışma konusu. Hoş, ben bu konuda sorun bile yaşanmayacağını düşünenlerdenim. Yani 354'ün üstüne 13 vekil daha bulup 367'yi garantileyecekler, işi şansa bırakmayacaklar.

Geriye bir tek keçilerin inadı bırakıp uzlaşma araması kalıyor. Bunun için yasal platformları en hızlı ve en olumlu şekilde kullanmak gerekiyor. Amaç bir, diğer keçilerin de inatlarını kırmasını sağlayıp, toplumsal uzlaşmanın yolunu arayıp bulmak. Neden olmasın? Bunun olasılığı gölün yoğurt olmasından kat be kat fazla. Haydi hayırlısı. Esenkalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur




1 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku





Yukarı


 


Elif Eser

 Cemreler Düşerken : Elif Eser (Zeycan Irmak)


  Sıkıcı ve Sıradan Bir Günün Bitiminde…

Masamdaki dosyaları toparlıyorum. Bir yandan da sataşmaya devam ediyorum;
- Ya sen deli misin?
- Neden?
- Sabahtan beri benimle uğraşmaya bıkmadın mı?
- Ben seni böyle mızmız, ekşimiş bir suratla görmeye alışık değilim. Hiç yakışmıyor sana.
- Ne yapabilirim sen söyle?
- İşe, aşağı sarkmış dudaklarını yukarı doğru kıvırmakla başlayabilirsin.
Gülümsüyorum;
- Pekâlâ… Sana söz veriyorum, bu akşam biraz hava alırsam yarına kendimi daha iyi hissedeceğim.
- Gerçekten mi?
- İzci sözü!
- İyi, ne diyelim. Kendine dikkat et öyleyse…
- Ederim.
Çıkmak üzereyken arkamdan sesleniyor;
- Bana bak!
- Efendim!
- Fazla içip dağıtma sakın.
- Olur.
Birden, aklıma bir şey gelmiş gibi geri dönüyorum, kapıdan ofise doğru başımı uzatıp;
- Emre!
- Efendim?
- Teşekkür ederim.
- Ne için?
- Bütün bir gün boyunca ne kadar uğraşsam da kızmadığın ve bana katlandığın için.
- Aman canım, lafı mı olur? Görevimiz…
- Dalga geçme!
- Peki, peki, git hadi, keyfine bak sen… Gün gelir, benim de sana işim düşer.
- Bak sen!
- Bu işler böyle güzelim.
- Neyse, öyle olsun bakalım. Yarın görüşürüz.
- Güle güle.
- Hoşça kal.

Yola çıkıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Gün boyunca hayalini kurduğum tek şey bir an evvel ofisten çıkıp, bu beton yığınıyla sarılmış gri çevreden uzaklaşıp, biraz olsun nefes alacağım bir açık alan bulmaktı. Şimdi hayalime doğru gidiyorum…

Ne zaman canım sıkılsa, kendimi kederlerin ortasında öylece çaresiz hissetsem; ne zaman dertlerle boğulsam, yaşam anlamını yitirmeye başlasa; iç kanamalarımı durdurabildiğim, kendimi yenilediğim tek bir yer biliyorum. Ve ayaklarım farkında olmadan beni ister istemez oraya sürüklüyor. Burası; belki de bu şehirde huzurla nefes alıp verebildiğim; kederlerimi bırakıp yaşama kaldığım yerden geri dönebildiğim tek yer… İstanbul Boğazı…

Yürüyorum… Sahil boyunca yürüyorum. Serin bir mart rüzgârı saçlarımı dağıtıp yüzüme vuruyor. Umursamıyorum. Burnuma kalamar ve kızarmış balık kokuları gelince, kendime şu soruyu soruyorum; “Sahi? Ben en son ne zaman yemek yemiştim?”

Bazen insan uyumayı hatta yemek yemeyi unutur ya; buna rağmen acından ölmez. Ben de iki gündür çay ve kahveden başka boğazımdan herhangi bir yiyecek geçmediğini burnuma dolan leziz kokularla hatırlıyorum. Karnım gerçekten çok acıkmış.

Hemen ilk gördüğüm sandviççi dükkânına dalıyorum. Şöyle, irice, bol yeşillikli bir sandviç ısmarlıyorum kendime. Paket yaptırıyorum, birazdan afiyetle yiyeceğim.

Yeniköy’de duruyorum nihayetinde. Bir banka oturuyorum. Ben sandviçimi büyük bir iştahla yerken, bir adam köpeğini gezdiriyor. Sakince yanımdan geçiyorlar. Akşamın serinliğinde yürüyüş yapan başka insanlar da geçiyor önümden. Hiçbir şey düşünmeden çevreyi izliyorum. Beni üzen, kederlendiren, canımı sıkan, canımı acıtmaya çalışan; üzerime gelen bütün detayları gözlerimle önümde akıp giden suya bakarak aktarıyorum. Ben buna kendi içimde ‘derdi suya bırakmak’ diyorum.

‘Biliyor musun deniz, bu gün her şey üst üste geldi. Çalıştığım yerde çok sevdiğim bir abim kalp krizi geçirdi. Hafta sonu kahvaltıya gitmeyi planlamıştık oysa. Gürcan Abi’yi doktorlar ve hemşire eşi Nuray Abla, kalbinin üç kez durmasına rağmen hayata döndürmeyi başardılar. Şimdi yoğun bakımda. Dilerim çabucak iyileşir, eski sağlığına kavuşur. Sadece bu kadar olsa iyi; başka şeylerde oldu beni üzen… Ne yapacağımı bilemediğim, bir türlü karar veremediğim… Geçecek biliyorum… Her şeyin eskisinden daha sağlıklı olması için elimden geleni yapacağım. Bunun için sana anlatmaya geldim.’

Sıkılıyorum ağaçlar arasındaki bankta oturmaktan, gözüme kestirdiğim on adım ötede, denizin tam kıyısındaki banka doğru yürüyorum. Oturduğum gibi, bir sigara yakıyorum ‘sıkıldım senden, en kısa zamanda terk edeceğim seni’ diyorum elimdeki sigaraya fakat buna rağmen keyifle tüttürmekten de geri durmuyorum.

Bankın boş kalan sağ tarafında bir karaltı fark edip başımı hafifçe çevirdiğimde, hoşnutsuz bir ifadeyle; ‘Hey! Sen de kimsin? Yalnız bırakır mısın beni? Görmüyor musun oturmuş kederlerimi denize döküyorum’ diyorum gözlerimle, izin alma gereği duymadan pat diye yanıma çöken yakışıklı diyebileceğim, başında beresi, kabanının yakasını kaldırmış adama. Onunsa kömür karası gözlerinde sakınma gereği duymadığı çapkın pırıltılar ve kocaman bir gülümseme var. Başımı diğer tarafa çevirip ilgilenmemeye karar veriyorum. İnat ettim kalkmayacağım yerimden, önce ben geldim!

“Merhaba” deme nezaketini de göstermiyor üstelik, oturma eylemine devam ediyor fütursuzca. Şaşkın bir ifadeyle yeniden yüzümü dönüp konuşmadan ters ters bakıyorum. Yok! Anlamıyor! Deli mi ne?
- Bulutlar… Akşam çökünce ne kadar güzel gözüküyor değil mi?
- …
- Bakın, şu ileridekini görüyor musunuz? Güneşi saklamaya çalışıyor.
- Hı-hı…
- Bakın, bakın! Martıyı gördünüz mü peki? Nasıl dalıp çıktı suya! Kesin balık yakalamıştır.
- Bence yakalayamadı!
Kendimi tutamayıp cevap verdikten hemen sonra, kızıyorum kendime; ‘Ne yapıyorum ben?’
- Yakaladı! Yakalayamasaydı tekrar havalanmazdı.
- Ya?
- Tabii.
- İyi de, bana ne!
- Bir şey sorabilir miyim? Ben her gün buralardayım, fakat sizi ilk defa görüyorum.
- Çok sık gelmem bu tarafa.
- Öyle mi?
- Öyle.
- Bir adınız vardır herhalde. Benim adım Mert Osman.
- Memnun oldum Mert Osman.
Sıkılmaktan vazgeçip kurduğu oyuna dâhil oluyorum ister istemez. Ve çok tatlı bir sohbet başlıyor Mert Osman’la aramızda. Bana ailesinden bahsediyor. Kısa bir süre sonra kaynaşıyoruz. Denizden, martılardan, uzak ülkelerden, gemilerden ne çok şeyden söz ediyoruz karşılıklı. Canım çikolata ve çiklet istiyor. Çevreme bakıyorum. Tam arkamızda, caddenin diğer yanında bir market gözüme çarpıyor. Ayağa kalkıyorum;
- Gidiyor musun?
- Hayır. Sen buradaysan hemen şu markete kadar gidip geleceğim.
- Tamam. Bekliyorum seni.

Bir koşu markete giriyor, iki kutu çikletle iki adet çikolata alıyorum;
- Ah, bana da mı aldın? Teşekkür ederim.
- Bu çikolata ballı olmalı.
- Hayır, bilemedin, bu karamelli.
- Hadi ya!
Büyük bir keyifle yiyoruz yan yana oturmuş çikolatalarımızı… Aklıma sevdiğim şarkılardan biri geliyor, Pinhani’nin söylediği;
- “Yalnız kaldıysan,
Sakince arkana dön bir bak
Güneş batmış mı, yağmur düşmüş mü,
Dön bak dünyaya…”
- Ne güzel şarkıymış.
- Duymamış mıydın?
- Hayır, ilk defa senden duyuyorum.
- Ben severim bu şarkıyı. Tam da şu an içinde bulunduğum duruma uyuyor.
- Sen sevmişsin ya, ben de sevdim şimdi.

Karşılıklı gülüşüyoruz.
- Kaç yaşındasın sen Mert Osman?
- Ben?
Yüzü ciddileşiyor. Gözlerini hafifçe kısıyor. Sağ elini açabildiği kadar yüzüme doğru açıp;
- Ben tam BEŞ yaşındayım!
Diyor.
- Hadi be! Amma da büyükmüşsün…
Ben öyle söyleyince pek bir gururlanıyor;
- Tabii, ne sandın. Bizim mahallede İlayda var, o daha küçük.
- İlayda kaç yaşında?
- Aman, boş ver. Küçük dedim ya, dört buçuk yaşında daha.
Yine o çapkın gülücük yerleşiyor yüzüne;
- Güzel kız. Saçları dalgalı, beline kadar uzanıyor.
- Evet, anlıyorum seni…
Gülmemek için tutuyorum bu kez kendimi. Zira karşımdaki yakışıklı adam çok ciddi;
- Ama… Senin saçların onunkilerden daha güzel.
Yanakları, biraz utanmanın, biraz da rüzgârın etkisiyle pembeleşiyor;
- Sen de çok güzelsin.
- Teşekkür ederim efendim. İltifat ediyorsunuz.
Bir cilveleşmedir gidiyor aramızda. Nasıl sevimli…
- Ben çok üşüdüm. Bak, şu arkamızdaki araba bizim. Annem, babam ve kardeşim de orada. Gidelim mi arabaya?
Ooo, küçük bey büyüdüğünde ciddi bir çapkın olacak bu gidişle!
- Çok teşekkürler Mert Osman fakat benim artık gitmem gerekiyor.
- Neden?
- Çünkü çok uzakta oturuyorum.
Üzülerek dudaklarını büküyor;
- Gene gelecek misin?
- Sen istersen gelirim.
- Sahi mi?
- Sahi.
- Peki madem, git o zaman şimdi. Canın sıkılırsa gel ama.
Derin bir iç çekiyor. Onu bu şekilde bırakmak hiç içimden gelmiyor;
- Dedim ya, ben hep buralardayım. Buradaki herkesi, şu hiç hoşlanmadığım kargaları bile tanırım.
- Anlaştık… Şimdi, bu güzel sohbetin hatırına bana bir öpücüğü çok görmezsin değil mi?
Sanki, bu soruyu bekliyormuşçasına hızla atılıyor kollarıma, küçücük kollarıyla sımsıkı sarılıyor boynuma. Kocaman öpüyorum iki yanağından. Orada vedalaşıyoruz.

Arabanın yanından geçerken, yaklaşık bir saattir bizi izleyen anne ve babasına el sallıyorum;
- Oğlunuz çok tatlı, ona bayıldım! İyi bakın kendinize…

Buraya gelirken sırtımda koca bir ağırlık, omuzlarımda iki küçük kırık kanat vardı… Şimdi her şey eskisinden daha güzel…

Sabahın köründen akşama dek, kanatlarımı onarmama yardım eden Emre’ye ve ağırlıklarımı birlikte denize bıraktığım Mert Osman’a çok ama çok teşekkür ediyorum…

Elif Eser
zeycanirmak@gmail.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 8,908,908,908,908,908,908,908,908,90
              10 Kahveci oy vermiş.

3 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı


 


 Barış Güvercini : Banu Kurtis Chouard


  IKEBANA ADAK ÇİÇEKLERİ -5



Japonya'nın Kyoto şehrinde (yanda resmi görülen) Rokkaku-do mabedi, ilk Ikebana okuludur. Ikebana'nın yaratıcısı olan Onno No Imoko, 6. yüz yılda devrin Japon imparatoru tarafından bir heyetin sorumlu elçisi olarak Çin'e gönderilir. Kendisinden, Çin inanç sisteminin incelenmesi başta olmak üzere, sanat alanında da görüp geliştirebilecekleri konuların incelenmesi istenir.

Japonya'nın o devirdeki yenilenmesi gereken en büyük sorunu, devlet dininin dengelenmesidir ve Japon halkının ilk inançları bir tabiat dini olan Shinto'nun yanında Budizm'e de merak salıp günden güne artan tarikatların çok fazla çoğalmasıdır. Onno No Imoko, Çin'de Budist Lotus çiçeği doktrinlerini inceledikten sonra Çinlilerin çevre ve bahçe tanzimine hayran kalır. Japonya'ya dönünce politikadan uzaklaşıp ünlü Rokkaku-do mabedinin bahçesinde minik bir eve (cabane) yerleşerek rahip olur ve Rahip Senmu adını alır.

Çin'den beraberinde getirdiği yeni bir Lotus Sutra'dan Budizm de dini metin) esinlenerek çiçeklerin, insanların yaşam ile ölüm arasında bir köprü kurduğuna olan inancını geliştirir. Mabedin yanındaki gölün adı "IKE", kendi adı "NO", mabette yaşadığı minik evin adı ise "BO" dur. İlk İkebana okulunun adını da "IKENOBO" koyar.

Çin Budizmi'nde bilinen tanrıya çiçek adama geleneğine, Japon geleneksel ilkelerini de ekleyerek, yalnız Lotus çiçeği ile değil, tüm çiçeklerle yapılabilen, üç daldan oluşan bir buket oluşturur ve adını "Kuge" koyar. Daha sonra da bu buketi devrin imparatoruna ithaf eder.
Kuge'yi oluşturan bu üç ana dalın, ana teması tüm dünyadaki İkebana okullarında 15 yüzyıldan bu yana hiç değişmeden öğretilir.

Bu üç dalın birincisi göğü, ikincisi insan veya toprağı, üçüncüsü ise suları temsil eder. Evreninin bu en kıymetli üç varlığı, doğanın dengesini oluşturduğuna göre, insanların var olabilmeleri için bu dengeyi iyi değerlendirmesi gerekir. Yeryüzünü yaratan doğa gücüne insanların saygı duyup doğanın dengesinin bozulmaması için dikkatlerini çekmek gerekiyordu. Tabiatın en güzel varlıkları çiçeklerden oluşan Kuge buketinin de doğanın sembolü, hatta bir parçası olarak, tanrı ile kullar arasında iyi bir diyalog kurulması için bir araç olmasını diliyordu.

İkebana'nın üç ana dalını oluşturan en uzun birinci dal, "SHIN" adı ile göğü temsil ettiği kadar, yüce ve yürek anlamlarına da geliyor. Bunun nedeni de Japon yazısında "Şin" diye telaffuz edilen üç değişik karakterin (ideogram) sırasıyla; gerçek, yüce ve yürek anlamını taşımasıdır. Bukette daima egemen bir unsur olan Şin dalının boyutu ve konumu, dikkatimizi bizim üstümüzde, yani yukarımızda, gökyüzünde yer alan bir dünyaya yöneltmelidir. Japon felsefesinde Şin'in bir anlamı da "SU" dur. Çünkü su bir gerçektir, yücedir, duru ve tertemiz bir hayat öğesidir.

İkebana'nın ikinci öğesini oluşturan dal ise, "GYO"dur. Gyo dalı, insanı ve insani insan yapan değerleri temsil eder. Dolaysıyla da yaratıcı gücün simgesidir. Buketi yönlendiren ve üç öğe arasındaki dengeyi sağlayan Gyo dalıdır. Buna rağmen Gyo dalı diğer dalların önüne geçmez, göze çarpmaz. Gyo hem bukete yön veren, hem de diğer iki öğeyle birlikte ayni denge içersinde dikkati çekmeden kalabilen, alçak gönüllü bir öğedir.

İkebana'nın üçüncü öğesi olan en küçük dalına da "SO" denir. So dalı, yerine göre toprağı veya çocuğu temsil eder. İnsanın topraktan gelip yine toprağa döneceği anlamını taşır. Bu derin anlamı nedeniyle de buketi tek başına hareketlendiren, insanları sözleri ile değil gözleri ile konuşmaya sevk eden en küçük daldır.

Japon halkının inançlarında iki dinleri vardır. Birincisi, "SHINTO" dini olup tamamen tabiat unsurlarına dayanır. İkinci dinleri ise, Budizm'dir. Bu nedenle de Japonlar için "bir Japon Shinto doğar ve Budist olarak ölür" derler. İkebana'da da Shinto dininin etkisi büyüktür.

Zaman içinde bir çok değişiklere uğrayacak olan İkebana'nın yaratıcısı olan Japon elçisi Onno No Imoko, son derece ilgimi çektiği için onun tüm araştırmalarına bakarken, 6. yüz yılda Çinlilerle iç içe yaşayan Türk boylarının adı da Asya tarih sayfalarında oldukça fazla geçiyordu.

Çiçek, Budizm de bir adak ve saçı (veya saçığ) malzemesidir. Kıymetli sayılan bir şeyi, bir dini amaç için saçma veya sunma pek çok dünya kavminde görüldüğü gibi, İslamiyet'ten önceki Türk inanç ve ayinlerinde de görülüyordu. Budist ayinlerinde çiçekler, saçılarak, çelenk yapılarak, Buddha tasvirinin yanına serilerek veya tek bir adak nesnesi olarak tanrılara sunulur ve kullanılırdı. Uygur duvar resimlerindeki bazı çiçek saçma sahnelerinde veya figürlerin ellerinde, adak olarak yapma çiçekler de görülmektedir.

Türkistan'daki Bezeklik, 9. tapınaktaki duvar resimlerinde Uygur prens ve prenseslerinin ellerinde adak olarak açılmış ve gonca şeklinde çeşitli renklerde, koton ve ipek kumaşlardan kesilmiş parçalar ve sapları oluşturan iplik demetleri ile, parçaları tutturan ağaç çivilerden meydana gelmiştir.

İkebana'nın haricinde de, tüm Budist inancı olan memleketlerin tapınaklarında veya gunluk hayatlarinda değişik şekillerde, çiçeklerden yapılmış adak çiçekleri mevcuttur.



Bugüne kadar dünya üzerindeki tüm insanların çiçeklerle iletişiminin beşiği olan çiçek sunma geleneklerinin din ile ilgisi kalmadığını da pek söyleyemeyiz. Çiçeklerin bütün dünyada yaşamla ölüm arasındaki rolü, insanların adeta bir parçası olmuştur.

Faydalanılan Kaynaklar:

* Japon Tarihi ve Japonlar, Edwin O. Reischauer - 1945
* Atatürk Kültur Merkezi, Yaşar Çoruhlu
* İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Emel Esin
* Dün ve Bugün Japonya'da Çiçek Sanatı, Donald Richie

Banu Kurtis Chouard

Redaksiyon :
Ferda Önler


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              7 Kahveci oy vermiş.

3 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı


 


M.Nihat Malkoç

 Kahveci : M.Nihat Malkoç


  BİR GÜN SEN DE YAŞLANACAKSIN!...

Hayat değişik etaplardan oluşmuş bir yol güzergâhıdır. Bu yolda bazıları yürür, bazıları koşar, bazıları ise sürünür. Herkes gücüne göre hareket eder. Güçsüzler ve yaşlılar hep gerilerde kalır. Şair Ahmet Haşim ömrü bir merdivene benzeterek şöyle demişti:

"Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak..."


Hepimiz bu hayat merdivenlerini bir bir çıkıyoruz. Yükseldikçe görüş alanımız artsa da nefesimiz de o oranda azalmaktadır. Her merdiven, dermanımızı eksiltmekte, takatimizden çok şey alıp götürmektedir. Yorulsak da, daralsak da bu merdivenin en üst basamağına çıkıncaya kadar yükselişimize devam edeceğiz. Yükselirken de güneş rengi hükmündeki hatıralarımızı beraberimizde götüreceğiz. Bunlar bazen bizi sevindirecek, fakat çok kere de üzecektir. Çünkü mazinin ihtişamı hâlin acizliği karşısında hep üste çıkacaktır. Mevcut durum bizi üzmeye, yormaya, içimizdeki melali artırmaya fazlasıyla yetecektir. Vakit gelecek mevcut manzara karşısında semaya yaşlı gözlerle bakmak durumunda kalacağız.

Aynalar gençlere huzur verirken, yaşlılara korku salar. Şakaklarımızdaki beyazlar ve alnımızdaki kırışıklar üstümüze abanan yılların ürkütücü çehresini gösterir. Gerçi her yaşın kendine göre bir güzelliği olduğu gerçeğini de kabul etmek gerekir. Yaşlılık ağır bir yük olsa da, manevi açıdan bakınca kötü bir şey olmadığı görülür. Bu yaşlar bir anlamda ömrün hasat mevsimidir. Çocuklar ve torunların mürüvvetleri görülür, onların başarılarıyla gururlanılır. Çalışmaya ara verdiğimiz için bedenimiz dinlenir. Şiirimizin büyük şahsiyetlerinden Cahit Sıtkı Tarancı yaşlanmayla beraber bedenimizde ve ruhumuzda meydana gelen değişimleri hüzünlü bir edayla "Otuz Bey Yaş" adlı şiirinde bakın nasıl dile getiriyor:

"Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan."


Yaşlanmak nihai kaderimizdir, ondan kaçış ancak erken ölmekle mümkündür. Bu da sanırım tercih edilen bir durum değildir. Madem yaşlanmaktan kaçış yok, o zaman bu yeni halimize alışmak gerekir. Gerçi bedenimizin fiziki olarak yaşlanmasına ruhumuz da kendince destek oluyor. Yani ruh bu yeni duruma göre değişiyor, başkalaşıyor. Hissiyatımız yaşlılığı kabul edecek hale bürünüyor. Eğer bedenle ruh bu hususta denge içerisinde hareket etmezse psikolojik sıkıntılar baş gösterir. Ruh, bedenin bu değişmiş halini kabul etmede zorlanır.

Yaşlılığa alışmak çok kolay bir şey değildir. Yaşlanan insanlarda ihtiyarlığın getirdiği fiziki olumsuzluklarla beraber, ölüm korkusu da sıkıntı teşkil eder. Allah'a ve ahiret gününü inananlar bu korkuyu hissetmezler. Bilirler ki ölüm yok oluş değil, kulluk vazifesini tamamlamış olmayla birlikte verilen bir çeşit berattır. Ne mutlu nurlu berat alabilenlere!...

Eskiden toplumumuzda geniş aile vardı. Günümüzde yaşlılar ayrı evlerde bir başına oturuyorlar. Evlatlar anne babalarını başlarından savıyorlar. Huzurevlerinde binlerce anne baba, çocuklarının sevgisinden uzak ömür törpülemektedir. Bu, Türk toplumuna yakışmıyor. Fazla söze ne hacet… Herkes ettiğini bulur. Ne ekerseniz onu biçersiniz.

M.Nihat Malkoç
mnm61mnm@hotmail.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              3 Kahveci oy vermiş.

2 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı


 


 Kahveci : Beltan Göksel


"OY" HAKKINDA DİYECEKLERİMİZ

Geçen hafta KAHVE MOLASI'ında yazdığım yazının çıkması üzerine bazı dostlar sağolsunlar aradılar. Zılgıt sayılmaz ama pek hayır soluksolumadılar, epey laf yedim tekrar sağolsunlar.

Birisi " DolunAY'ı unutmuşsun" dedi. Unutmadım arkada. DolunAY'da insancıklarımızın geçirdikleri cinnetlere , yapageldikleri çılgınlıklara dokunmak istemedim. Diğeri " AYak yok" dedi, " AYakcılık-AYak çekme insanların göze batan özelliklerinden olmakla" nasıl unutursun demeye getirdi.

Bir biçimde bana giydirenlere kulak tıkamaya çalıştım, hatırnaz adamımdır , şu ölümlü dünyada O'nları kıracak değilim. EN ÇOKTA AYDIN DEYİŞİME KIZMIŞLAR. Hiç kimseye laf koyduğumuz yok bizim. Ancak, yazılan Çizilenle -Eliyle- Diliyle Kalbi ve Beyniyle uyumsuz, AYarsız YANİ AYAR tutmayan o kadar çok insan varki ben burada daha da derine inerek asırlardır çözülememiş bu çitlenbikleri çitleyemiyeceğim, kusura bakmayınız. Hani yazımızda " Bilgiçlik yapmış olmayayım" " Ben Dilbilimci değilim" demiştim ya bunu bile yüzümüze vurdularda bayağı bir AYdın olduklarını vurguladılar. Tamam Ağabey kızmayın sizin merkep Kancık olsun . AY çok yoruldum, daha ne yazayım. Hayırlısı olsun mu?

Beni çook sevdiği söylemini hiç eksik etmeyen, yazılarımı beğeni ile okuduğunu söyleyen can kardeşim bir dostum şöyle bir mail atmış. " Ya Hey, AY hakkında yazdıklarına katılıyorum, ama gel bir harf değiştir OY'u yazsana. " Seni kıracağıma kalemimi kırarım sevgili kardeşim benim. .

BU YAZI ISMARLAMA DİYE OKUMAMAZLIK YAPMAYIN SAKIN. . Kahvenizi yudumlarken okuyup okumadığınızı ben hissederim ona göre. .

EFENDİM, OY çoktan beridir (Asırlardır demek istiyorum) insanlığın tutarsız hatta arsız -Bazı çiçekler-bitkiler-otlar gibi-bir SEVDADIR. Bu OY seçme ve seçilme ile ilişkili OY'dur. Bu OY pek nazlıdır, yavaş yavaş bahse konu etmek gerekir. Neme lazım kaçar gider , böyle bir durumu açıkcası vebali göze alamam.

Onun için gelelim derim diğer OY'lara.

Eski Türklerde " OYmak Beyi" varmış. Varmışta neyi, nasıl, nerede OYarmış, bu konuda bilgim olmadığından haddimi aşıp bir yorum getirmek bana düşmez.

OYma işi çok önemli tabii. Tahta OYmacılığı bir sanat, sanat olunca akan sular durur. Osmanlıda OYma sanatı çok ileriymiş, Ta Cumhuriyete kadar gelmiş. SonradanOYma ustaları birer ikişer adam yetiştirmeden göçüp gitmişler. Efendime söyliyeyim sonra sonra bu OYmacılık içerik değiştirmiş, tahta yerine insanlar birbirlerini OYmaya başlamışlar. Gerçi Osmanlıda da bu tevir OYma varmış ama o başka bir şekilde kelle koparmaya kadar uzanırmış. Bu günkü OYmalar daha nazikce olup, her kim iyi OYarsa, yukarılara tırmanır, çok zengin olur velhasıl köşeyi döner denilebilir. Şimdi Kahveciler bana" Nifak sokuyorsun" diyecekler ama inanın hiçbir kastı mahsusam yok. .

Nasıl olsunki?Benmiyim şu deyişleri üstün Edebiyata sokan;" Ben adamı OYar, içine Badem KOYarım. " Bu arada " Kabak gibi OYan" larda az değildir hani. . Ancak bu durum genellikle " OYun içinde Oyun" varken durum vaziyetini bozmaya kalkana söylenir. Söylemeyi beceremeyende şimdilerde pek moda olan " Vücut Dili" ile baş parmağını işaret parmaklarıyla birleştirip diğer elin işaret parmağı ilede yapanlar vardır.

OY güfte olmuş, bestelere dönüşmüş :

" OY bahçenize ben giremedim yavrum gazelden OY gazelden OY"

" Karanfil OYlum OYlum geliyor selvi boylum"

Yukarıdaki OYlar kanımca SEVGİLİ . Elin oğlu güfteyi yerine tam oturtmuş, anlayan anlar. Artık giremediği bahçenin gül bahçesimi yoksa diğer şarkıdaki gibi karanfillerle donanmış bir bahçemi , artık orasınıda siz hayal edin. . Atasözlerine de girmiş mi girmiş. . " OYnayamayan gelin yerim dar " dermiş.

" Dünya kadar malım olacağına OYa gibi yarim olsun "

" OY sandıktan , Bekar kız sütün kaymağından çıkar" Yani o kadar kıymetlidir. Hem sandıktan çıkan OY, hem anasının koynundan sütün kaymağı gibi alınan bekar kızın değer pahası ölçülemez. .

İşte bakınız ürkütmeden , incitmeden geldik sandıktan çıkan OY'a. Ben size demiştim sabırlı olun çok kaprislidir bu OY, derinlemesine dalınmaz öyle. Şimdilerde canım Türkiyemin gündemini ve giderek Meclis-iAli'yi (TBMM) OY esir almış durumda. Efendim bu OY'un, aslında OYlamada çok büyük kıymeti Harbiyesi vardır. (Şimdi bencağızı affedin azıcık böyle laflar kullanmalıyımki adam ne sözlükler biliyor desinler. ) Bir devirde iki Türk büyüğümüz arasındaki çekişmeden ötürü bilmem kaçıncı siz deyin yirmi ben diyeyim otuzbeşinci OYlamada CUMHURU SEÇEMEMİŞLER DE OYlama o gün bugün tarihi bir değer kazanmış.

OYgözü kara bir ceylandır . Avcılar O'nu bulmak için az gider uz gider deretepe düz giderler. Kavuşan kavuşur, kavuşamayan kaderine küser, bir sonraki Safariye kadar. .

Şimdilerde açın bakın gazetelere, hele dinleyin haberleri TV'de CUMHUR OYLAMASINDAN başka bir konu varmı? (Magazin ve yarışmalar bizi kör etmemiş ise açık gözle görebilirsiniz)" Bu Meclisin OYu ile CUMHUR seçilebilirmi, seçilemezmi?Hani bu milletin yüzde şu kadar OYunu almış olanlar seçimi yapamazlar, diğer OY vermiyenlerin CUMHURUNU tayin edebilemezler" gibisinden bir tartışmadır gidiyor. İşte diyeceğim o ki bu OY insanın anasını ağlatır, milleti birbirine düşürür, kaprisi oradan gelir. .

Ne diyeyim OYun OYununa gelmekte istemem. Bir KOY, iki AL'a döndü bu iş. HAYdi hep beraber" OYna yavrum Oyna - İkisi de bir bOYda" şarkısını söyliyelim. (Bu şarkıyı bulsun ve GÜNÜN ŞARKISI olarak Kahve Molasına kOYsun mu? Editörümüzden yorum ve istekte bulunun lütfen!)

Biz , nihayet Edebiyata bir katkımız olsun, çocuklarımız okusunda k