 |
 |
|
28 Nisan 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Oltaya gelmeyin!?.. |
 Merhabalar,
Milli Marşımız hala reklam jingle'ı. Bir Allahın kulu n'oluyoruz demiyor. İnsanı çileden çıkarır bunlar. Ben protestoya başladım, Petrol Ofisi istasyonlarını sadece umumi tuvalet olarak kullanıyorum. Ottan çöpten ürettiklerini bağırdıkları yakıtlarını almıyorum. Sakın ha siz bana uyup almamazlık etmeyin, sonra çete oluşturmaktan siz, elebaşılıktan ben, kodesi boylarız. Çeteleşmek yok, bireysel eyleme devam.
Sayın Baykalım "Terörle Mücadele Yasası"nın 6. maddesine takmıştı dün. Haklı mıdır değil midir ulemalar bile bir ortak karara varamamışlar, ben garip bir editör olarak ne diyeyim? Teröristbaşı eğer bu pişmanlık yasasından yararlanmak isterse koyvermek gerekirmiş. Olur mu olur. Bu memlekette beni hiç bir şey şaşırtamaz. Ama bu baş eğer çıkıpta ben yaptıklarımdan pişmanım, el aman beni affedin derse komik olmaz mı? Hadi o stand-up'çı, oldu diyelim, ya birileri de çıkıp onu koyverirse, ayıp olmaz mı? Ayıp?
Şu okuduğunuz KM sayısını 10 kişiye yollayın Amerikan Wallmart hepinize 234.13$ ödeyecek... desem inanır mısınız? Hadi leynn der geçersiniz. Ama bir arkadaşınız size aynı mesajı biraz ballandırarak, içine birkaç teknik laf ekleyip yollayınca inanıyorsunuz. Daha doğrusu aman canım "Ya tutarsa" diyorsunuz. Yapmayın, bu oltalara gelmeyin. Microsoft böyle para dağıtsaydı Microsoft olur muydu? Bu mesajlara "Plishing" deniyor. Yani birileri ortaya bir olta atıyor, takılanları topluyor. Bu sayede birçok gizli kalması gerekli kayda ulaşmak mümkün olabiliyor. Siz siz olun oltaya gelmeyin. Oltaya gelip trafiği gereksiz şekilde artırmayın.
Haftayı rahmetli Esmeray'ın unutulmaz şarkısı ile kapatıyoruz, Unutama Beni. Hepinize bol güneşli bir hafta sonu diliyorun. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Ne bekliyordunuz? |
|
Her yıl onbin insanımızı yitirdiğimiz karayolu cinayetlerine, geçenlerde Zonguldak'tan bir bilimsel etkinliğe katılıp dönerken genç yaşlarında kaybettiğimiz mağdurları Hacettepe Üniversiteli iki öğretim üyesi olan 'cinayet' ile artık ne yazık ki bir 'Bağdat Caddesi Klasiği' haline gelen 'Suat Ayöz Cinayeti' eklendi.
Bilime, plana sırt çevirip; gününü gün eden, mevcut kaostan verdikleri görüntünün arkasında yanlızca 'pozisyonu ve birikimi' ile kendi çıkarlarını arttırmaya koşullanmış öğretim üyesi, aydın, medyatör, bürokrat, siyasetçi çoğunluğu olan ve onların bu vurdumduymazlığında yine kendi çıkarları peşinde haniyse kudurmuş gibi sağa sola saldıran insancıklarla kuşatılmış bir ülkenin kendi evlatlarını yiyip tüketmesine tanık oluyoruz her gün. Sıranın bize ne zaman geleceğini merak ederek.
Bilim ve planlama dışı hazırlanan yolların, işaretlemelerin, düzenlemelerin, işletme biçimlerinin ve motorlu araç önceliklerinin olumsuzluklara davetiye çıkardığı son derece açık. Bu şekilde hem kazalar artıyor hem de oluşan kazaların ölümcüllüğü, şiddeti tırmanıyor.
Üstelik denetimin de yok düzeyinde olduğunu, güya yasa ile iyileştirmeler arayan kamuyoyu ve yasa koyucuların, yürütücülerin bizzat kendi gayret ve elleriyle yasaları işlemez duruma getirdiklerini, beraberce getirdiğimizi biliyoruz.
Nihayet. Ülkenin trafik güvenliğinde kademeli iyileşmeler sağlayabileceği bütüncül bir 'Ulusal Trafik Güvenliği Proğramı' na ve bunun titizlilikle ve kesintisiz uygulanmasına gereksinim duyulduğu; bu çerçevede büyük gayretlerle 2001 yılında Trafik Güvenliği Projesi bünyesinde hazırlanan "Proğram" ın hiç uygulama şansı tanınmadan rafa kaldırıldığını kamuyoyu bilmiyorsa da; üniversitesinden, bürokrasisine ilgilisi ve anlı şanlı kimi 'basın mensupları' biliyor.
Biliyor da ne oluyor?
Hiç bir şey değişmiyor!
Neden?
Çünkü kimse parmağını kımıldatmıyor. Dahası;
Her gün binbir vurdumduymazlığa, hoyratlığa, kural tanımazlığa tanıklık ederken, içinde yaşarken…Trafikte.
Yayalar karşıdan karşıya geçerlerken, kendilerine yanan kırmızı ışığa karşın yayaların üstlerinden, yanlarından geçip giden araç sürücülerine,
Kendi araçlarını koruyup; çocukları, insanları yol üzerine iten lkaldırım üstü park yapanlara,
Mahalle, sokak aralarında bile hızlarını arttırıp, doğrudan insan yaşamına kast edenlere,
Önünüze kıran, yolunuzu tıkayan, sıkıştıran, acil şeritleri kapatanlara,
Durdurabilip; yaptıklarının, davranışlarının nedenlerini sorduğunuzda…
Nasıl yanıtlar alıyorsunuz, alabilirseniz?
Küfürden, basit ve güya söylenmiş bir özüre değişebilen karşılık yelpazesinde, ortak gerekçeler neler?
Aceleleri var! Ne oldu yani, dünyanın sonu mu? Sana mı kaldı uyarmak? İdare ediver!
Ne bekliyordunuz ?
Bu kadar bencil, bu kadar uygarlıktan nasibini almamış, bu kadar kaderci ve "abi idare etçi" insanların içinde bulunduğu ve belki de sizin, benim de üyesi olduğumuz bir güruhun sözümona 'toplu yaşama oyunundan'
Her gün işlenen trafik cinayetlerinden ve bunun sıradanlaşmasından başka
Ne bekliyordunuz?
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Double Espresso : Gülendam Z.Oğuz Bir seyahat güncesi- 4 |
|
Ne yalan söyleyeyim, köpüklü küvet sefası pek iyi geldi. Yeni gelinleri gibi önce su'da zevk-i sef'â yaptık, ardından da bir güzel süslendik, püslendik, dışarıya çıktık.
Eski şehir meydanında, tüm ısrarlarıma rağmen, italyan yemekleri dışında kızıma birşey yediremiyorum. Zaten birbirimize 'hey bella, come stai!' diye takılmaya da başladık. Allah sonumuzu hayır etsin!
Yemekten sonra, Namesti meydanındaki minik kilise'ye, klasik müzik dinlemeye gidiyoruz. Daha iyileri var aslında, ama ufaklık 'ırın kırın' ediyor, en yakın mesafedeki bu kilise ile idare etmek zorundayım artık. Eh buralara gelmişken canlı bir klasik dinlemeden de olmaz ! Gel gör ki, kızım tüm konser boyunca oturma sıralarının ara boşluklarına ya hırkasını, ya çantasını düşürüyor ve diğer turistlerin 'huşuuuu..' ları, yankılanan düşme sesleri ile bozuluyor. Zavallılar, tik'liler gibi ha bire irkiliyorlar. Hayır, yere bir şeyi düşmese, bizimkisi -yüksek kilise sırası mı onu rahatsız etti nedir?-, ayaklarını sallayıp duruyor. Elimle dizlerini tutuyorum, yok, iki dakika sonra bedeninin üst bölümünü arkaya çevirip, hemen arka sıramızda oturanlara sırıtıyor. "Kalk gidelim !" yapıyor tabii, kerata! Konser pek iyi değil, beni de sarmadı ya neyse!.. Bu konuda onunla yüz-göz olmuyorum.
Konser bitilinde, koca bir külah dondurma ile ufaklığa gecikmiş rüşvetimi ödüyorum. Otelimize doğru yürümeye başlıyoruz. Saat takriben gece yarısı ve çok mutluyuz. Çünkü bu gece ferah ferah yeni odamızda uyuyacağız, 'Yuppiii...!'.
Eh, gün içinde önce kale'ye, sonra çan kulesine tırmandık! Dere tepeler aştık, yürüdük de yürüdük! Küçük Mahalle tarafında dip köşe sokaklara bile daldık ve ardından Karel Köprüsünden geçerek Eski Şehir tarafındaki otelimize vardık.
Kenarlarında bolca aziz heykelleri bulunan Karel köprüsü, çok ama çok kalabalıktı, adeta insan seli!.. Bir de hediyelik eşya, fotoğraf, kukla ve ressam tabla'ları, şövaleleri... Her türden müzik de cabası ! Köprü üzerinde bir ressamın çizdiği japon kadının portresi ile yerimde çakılıp kaldım. Sanki kağıttan dışarı çıkacaktı! Kızımı razı edip, onun da resmini yaptırmak üzere yaz sıcağı altında 15 dakika sıra bekledik. Ardından yarım saate yakın da kızımın portresi sürdü. Tabii kızımı yine dondurma ile kandırdım. Ressam Saray Bosnalı idi, yani yarı bizden! Pek seviştik. Bu harika portre için seve seve bizim para ile 50 milyon bayıldım. Ressam, bu kısa süre içinde detaylarla öylesine uğraşmıştı... Aslında sanata, el işine dair emeğin bedeli zaten tartışılmamalı!
En nihayet, otele varıyoruz. Oh! Tekrar cici odamızdayız! Hemen soyunup dökünüp, dişleri de fırçaladıktan sonra cup-a.. yatak! Ana-kız biribirimize iyi geceler öpücüğü verdikten sonra, sırt sırta uykuya dalıyoruz.
Önce derinden bir öksürük sesi ve arkasından kızımın öğürtüsü ile uykumdan sıçrıyorum. Çocuğu yataktan çıkaramıyorum bile! İçi dışına çıkıyor adeta! İlk kez böylesine şiddetli bir 'şey' yaşıyoruz ve ilk kez kendimi bu kadar çaresiz hissediyorum. Onu doğruca küvete götürüp saçları dahil yıkıyorum. Zavallı hem utanıyor, hem üzülüyor. Ah benim hassas kızım, endişeme üzülüp ağlamaya başlıyor.
Tekrar yatağa gidiyoruz ki; yatak yorgan namına birşey yok! Her yer, halılar dahil batmış vaziyette. Onu hemen koltuğa yatırıp, çarşafa yorgana girişiyorum. Sabahın 02.30'u ve ben bu ihtişamlı küvette yılın çamaşırcısı olmaya namzetim. Yatak şiltesine de bir kılıf dahi koymamış adamlar, ay olacak gibi değil ! Hangi bir tarafı temizleyeyim? Şimdi ağlayacağım!
Resepsiyondayım. Panikteyim. Odanın temizlenmesi konusunda yardım istiyorum. Gece müdürü benimle odaya geliyor ve yıkamaya çalıştığım onca şeyi ikimiz beraber koridora çekmeye çalışıyoruz. Ancak etrafın mis kokusundan eser kalmadı, bize ameliyat maskesi lâzım -da, kibarlığımızdan bu konuda birbirimizle yüzleşmiyoruz.
Neyse, adamcağız dost'ane bir ses tonu ile, odayı bu saatte temizleyemeyeceklerini, burada yatmamızın uygun olmayacağını söylüyor. Boş bir odanın olduğunu, üzülmememi ve geceyi orada geçirmemizi öneriyor. Bu arada çocuk için uygun bir ilaç da bakmak istiyor, ancak ben, seyahat ilaçlarımdan o konuyu çoktan hallettiğimi söyleyip ona teşekkür ediyorum. Adama aşık olabilirim! Ne de düşünceli! Tam, her eve lâzım'lardan! Yakışıklıymış da! Yeni farkediyorum.
Ufaklık gece müdürünün kucağında, bir odaya geliyoruz. Ve...
Haydaa !.. Tekrar o minik odada değil miyiz? Kızım bile gülmeye başlıyor. "Sağol be Aslı! 5 günün 2. gecesini de bize bu klostrofobik odada geçirttin ya.. " diyor, onu ısırır gibi öpüyorum. Kabahat bende! Çocuğu bütün gün, yürüt babam yürüt! Bir de tepesinde güneş kıpırdatmadan yarım saat bir tabure üstünde oturt! Sonra da rüşvet dondurması yedir! Aferin bana! Çocuk da, ben de helâk olduk! Bu durumda, trenle 2-3 saat mesafedeki masal kenti Karlovy Vary'ye yarın gitmemiz, ancak güzel bir hayal olarak kalır!
Sabah oldu. Koridorlarda geceliklerle 'esas' odalarına koşuşturan iki tip, yine gülüşüyoruz. Eh haliyle, odanın tüm pencerelerini açmış adamlar, içerisi biraz serin! Neyse, yatak, halı falan temizlenmiş. Ufaklık da iyi. Harika! Ama şehir dışına çıkmayı aklı başına gelmiş bir anne olarak uygun görmüyorum ve o programı askıya alıyorum.
Kahvaltı ederken, kitapta işaretlediğim Hotel Evropa'ya gitmeyi teklif ediyorum. Tabii ki yine yürüyeceğiz. "Aralarda durur, dinleniriz canım!" Kitap; otellerin altın çağını hatırlatan bu özel binanın son derece iyi korunduğunu yazıyor, vesaire.. vesaire.. Ve Art Nouveau tarzındaki bu çok süslü püslü asırlık otelin kafe'sinde bir kahve içilmesi şiddetle öneriliyor. Herhalde bizim Pera Palas gibi bir yer! Otel bahane, ben Yeni Şehir tarafını da görmek, öğrenmek istiyorum.
Bir ara, küçük sokak aralarında kayboluyoruz. Dön dolaş aynı yerdeyiz. Bizimkinin haklı söylenmelerine cevap dahi veremiyorum. Neyse; Yeni Şehir bölgesinde, Vaclav Meydanındayız. Buralar Taksim Meydanı gibi, Eski Şehir'in havası yok. Turist'lerin kalitesi bile daha düşük! Hotel Evropa güzel, ama beklediğim gibi de değil! Usulen kahve ve sıcak çikolatamızı yudumlarken dışarda birayı fazla kaçırıp da azıtan ingiliz turistlerle garsonlar birbirine giriyorlar. Tabureler havada uçuşuyor.
Ortalık sakinleşince kallavi bir 'art nouveau' hesap ödeyip kalkıyoruz. Aslında Prag'da fiyatlar İstanbul'dan ucuz, aynı İzmir gibi! Ama burası özel bir yer ya...
Ufaklık yürümek istemeyip, kaşla göz arasında bir taksi durağında arabanın tekine atlıyor. Kutsal kitap, yok pardon benim rehber kitap; çek taksicilerden öcü gibi bahsetmiş ve dikkatli olunmasını yazmış. Ne yapayım ki ; çocuk yorgun!
Bir güzel dolambaçlı yollardan otele varıyoruz. Bir kazık bekliyorum ama.. Taksimetreyi görünce dudağım uçukluyor. Havalimanından otele bile bu kadar tutmamıştı. Başlıyorum adama bağrınmaya! Ama adam tarzanca; nuh diyor, peygamber demiyor! Harbiden dolandırılıyoruz! Pabuç bırakır mıyım? 'Polise gidiyoruz!' diyorum. Tam tamına 740 çek kronu! Düpedüz soygun!
Hadi bakalım! Ben yaygara yapınca, adam kapıların otomatiğini kilitlemez mi? Ufaklık korkuyor ve bana parayı ödeyip inmemiz konusunda yalvarıyor. Ben ise halâ bağrınıyorum -ki.. Şöförün Arnavut olduğunu anlıyorum. Yani o keçi, ben deli!
Çocuğun hatırına 700 kronu koltuğa fırlatıp, ben de kapıları eğer açmazsa ona neler yapacağımı söyleyip tehdit ediyorum.
Hayır, ne yapacaksam?.. Ben de bilmiyorum.
İniyoruz. Tabii, tir tir titriyoruz da...
Otelimizin bahçesinde kendime güzel bir ' Bloody Mary' ısmarlıyorum. Hayır, kan çıkartamadım ya... Hıncımı alamıyorum. Ben, yani kanlı canlı türkiş Mary, bu kazığı ah nasıl da yedim? 150 kron'luk mesafeye, nasıl da 700 verdim? Aradaki fark ile en az ; 3 kere faytona biner veya 3 kere konsere gider veya kendi portremi bile yaptırır ya da en güzeli koca bir ahşap kukla alırdım yahu!.. Neyse, kızım iyileşti ya çabucak, canımız sağolsun! Acılı domates suyu, cin ya da votka.. Ah bir de kafalar çarçabuk iyi olsa!..
Yemeği otelde geçiştirip, odamıza çıkıyoruz. Kazığı yemişim, nasıl moral kalır yahu? Bir de döviz bürosunda kazık yedim bugün! Biraz kitap okumaca, sonra yatak!
Yarın, şehir dışına yani masal kent'e gitmeyi deniyeceğiz, olmadı Petrin Parkı'nda iki saat uzun bir yürüyüş yaparız.
Sabah ola, hayr' ola!..
Gülendam Z.Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan ÜÇ HERCAİ MENEKŞE |
|
Her dakika renk değiştiren bir perde gibi iniyor akşam. Akliman üzerinde
günün son kızıllığı soluklanıyor. Sokaklarda hafif bir rüzgârla sürekli
rengi soluyor gündüzün. Ayak sesleri hızlanıyor kaldırımlarda. Birer birer
dükkânların ışıkları yanıyor. İnsanlar son alış-verişlerini yapıyorlar.
Ellerinde paketler, çantalar. Gözlerinde bekleyenlerine yetişmenin telaşı
var.
Oysa yalnızlıktan kaçmak için kendimi sokağa atmıştım. Hala yalnızım. "İyi akşamlar" diyecek kimsem bile çıkmadı. Gidecek bir bekleyenim de yok. Bütün yalnızlığımın duvarlarından haykırdığı odama dönmek istemiyorum. Suratsız odama. Bütün eşyaları bitmeyen bir yalnızlık şarkısını söyleyen odama…
Sokağın sesini dinleyerek, vitrin ışıklarına bakarak yürüyorum. Telaşlı
adımlarla fırından ekmek alsam, manavdan bir kilo elma, ya da bir dükkandan
yarım kilo peynir. Diğer insanlara benzerdim. Avunurdum belki biraz. Kimi
kandırıyorsun? Yalnızsın işte. Üşüyorum. İçim titriyor. Oysa hava soğuk
değil. Tadını doyasıya çıkarmak gereken bir bahar akşamı… Yine de üşüyorum.
Artık sokak lambaları da yandı. Postaneye doğru iniyorum. Onlarca insan
telefon kulübeleri önünde. Kimisi konuşuyor, kimisi konuşmak için sıra
bekliyor. Belki sevgililerini arıyorlar. Evdekilere gecikeceklerin
söylüyorlar ya da. Telefon edecek, arayacak kimsem de yok. Ben bir sevgili
istemiyorum. Bir arkadaşım olsa yeter. Otursak en yakın kahveye. Futbol
konuşsak, ekonomik krizi konuşsak yeter. Arada bir sözleşip iki kadeh atsak
akşamları. Eski aşklardan söz etsek, okul yıllarımızdan laflasak. Daha ne
isterim? Sahilde gezintiye çıkanlar evlerine dönmüşler.
Cadde iyice boşalmış. Sinema afişine takıldı gözlerim. Kadınlar Ne İster? Sinemaya gitsem belki biraz susar yalnızlığım. Kadınların ne isteği kimin umurunda? Nasılsa benim gibileri istemezler. Sayımız koca kentte onu bulmaz. Yalnızlıkla lanetlenmiş olanlar… Ölünceye kadar böyle mi yaşayacağız?
Kaldırımda rengârenk çiçekler. Uzun saplı karanfiller, güller adını
bilmediğim daha birçokları. Uzun yeşil bitkiler. Yaprakları dantel gibi
güzel olanlar. Ne güzel. Bu saate kim çiçek alır ki? On beş farklı renkte
hercai menekşeler. Gözlerimi menekşelerden alamıyorum. İçimde bastıramadığım bir istekle. Dükkândan içeri girdim.
- Bana büyükçe bir saksı, bir torba çiçek toprağı, üç tane de hercai
menekşe ver.
- Hangi renk istiyorsun?
- Biri mavi, biri sarı, diğeri de bordo olsun.
Ağaç kasa içinden üç siyah küçük torbaya ekilmiş menekşeleri aldı.
Özenle büyükçe poşete yerleştirdi. Saksı ile toprağı da ayrı bir torbaya koydu.
- Üç milyon. Dedi. Parayı verdim.
Dükkândan çıktım. Eve gitmek için bir nedenim oldu. Ben de diğer insanlar gibi, sanki bekleyenim varmışçasına aceleyle eve geldim. Paketin ağzını açtım. Toprağı saksıya boşalttım. Menekşeleri küçük siyah torbalarından çıkardım. Üçünü de saksıya yerleştirdim. Aralarını toprakla doldurdum. Saksının altından çıkıncaya kadar su verdim. Odamın ortasına koydum. Biraz uzağa çekilip baktım. Çok güzeldiler.
Ama güneş isterler. Yarın işe giderken pencere önüne bırakmak gerekir. Şimdi burada kalsınlar. Doya doya bakayım. Sizi bilmem ama benim evde artık bekleyenim var. Üç hercai menekşe… Bir demet renk, bir demet yaşam, bir demet bahar.
Merak etmeyin. Gün aşırı sularım sizi. Müzik dinleriz birlikte. Konuşuruz hatta. Ben artık daha az yalnızım. Akliman' da akşam kızarıyor. Benim üç sevgilim var. Evde beni bekliyor. Üç hercai menekşe…
Yaşamla Dirsek Teması Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu Havana'da 1 Mayıs |
|
1 Mayıs'ın "Çalışanların Bayramı" olduğunun kabulü, 100 yıl öncesine kadar uzanır. "Labor Day" yani "Emeğin Günü", Eylül ayının ilk Pazartesi günü kutlanmak üzere, ABD'de ortaya çıkmış ve burada yaşayan işçilerin sosyal ve ekonomik başarılarına adanmış. İlk kutlama, 5 Eylül 1882'de Newyork Merkezi İşçi Sendikası tarafından düzenlemiş. Ertesi yıl, bu tarih ulusal tatil olarak da kabul görmüş ve her yıl uygulanmaya başlamış. Sonraki yıllarda, 1 Mayıs ya da "May Day", Sosyalist hareket tarafından "İşçi Bayramı"nın kutlandığı bir tarih olarak bütün dünyada genel bir kabul gördü.
1 Mayıs dendiğinde, 1978'deki, kanlı "Taksim Mitingi" aklıma gelir hep. O zamanlar henüz on yaşında bir çocuktum. O gün, babamın omzunda Beşiktaş'tan Dolmabahçe'ye kadar yürümüş, ağabeyimi Taksim'e uğurlamıştık. Sonrası kötü anılarla dolu…
15 Nisan - 8 Mayıs 2005 tarihleri arasında yaptığımız 2. Küba gezisinin plan aşamasında, özellikle birşeye şeye dikkat etmiştik: 1 Mayıs'ta Havana Devrim Meydanı'nda bulunup, "başka bir dünyanın var olabileceğini" kanıtlamış Küba halkının, bu etkinliğe nasıl hazırlandığını, etkinliği nasıl düzenlediğini ve kutladığını görmek istiyorduk.
Küba'da hemen her şehirde devrim meydanları var: Havana Jose Marti Devrim Meydanı, Santiago de Cuba 26 Temmuz Meydanı ve Che'nin mozolesinin bulunduğu Santa Clara Devrim meydanı gibi. Bunlar aşırı kalabalık kitleleri taşıyabilecek büyüklükteki meydanlar. Bana göre, bunlar arasındaki en önemli, en görkemli ve tarihi olanı Jose Marti Devrim Meydanı.
Küba'ya gazeteci akreditasyonuyla gitmemize karşın, 1 Mayıs kutlamalarına katılabilmek için yeniden izin alınması gerekiyordu. "May Day"den 2 gün önce, Havana Uluslararası Basın Merkezi'nde 1 Mayıs gününe ilişkin kısa ve özel bir brifing verildi. Toplantı bitiminde, sadece o gün geçerli olan kimlik kartlarımızı ve güvenliğe kim olduğumuzu anlatan kısa, İspanyolca notlarımızı aldık. 1 Mayıs sabahı saat 07:00'de alanın kenarındaki basın merkezinde olacaktık.
Kutlama'dan bir gün önce hazırlıkları merak ederek Meydan'a gittik. Aslında, Havana'da, şehrin bir çok yerinde dikkat çekecek sayıda ya da büyüklükte ne afiş ve pankart vardı, ama etkinliğin yapılacağı Meydan'a bakan binaların neredeyse tamamına sloganlar, afişler ve resimlerin olduğu devasa büyüklükte bez panolar asılmıştı. Özellike "Vamos Bien" yani "İyi Gidiyoruz" panoları dikkat çekiyordu-Küba, son yıllarda işlerin daha da iyi gittiğini vurgulamak için bu sloganı kullanıyor. Devrim Meydanı'nda konuşmanın yapılacağı kürsü ve sahne Jose Marti heykelinin hemen önüne kurulmuştu. Sahnenin iki yanında, sahneyi karşıdan görecek biçimde düzenlenmiş iki yüksek platform bulunuyordu. Bu bölüm uluslararası basın kuruluşları icin ayrılmıştı. Meydandaki görevliler, oradan oraya gruplar halinde koşturup, öğrencilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin alanın neresinde duracağının planlarını yaparken, kutlamalar sırasında gösteri yapacak öğrenciler, askerler, sanatçılarsa Jose Marti heykelinin gölgesine çekilmiş prova sıralarını bekliyorlardı. Herkesin topyekün bir hazırlık içinde olduğu apaçık ortadaydı. Alandan ayrılırken, çevreye barikatlar çekiliyor alan "May Day"e kadar araç girişine kapatılıyordu.
1 Mayıs sabahı...
Akşamdan hazırladığımız fotoğraf çantalarını, ekipmanları kuşanıp, kendimizi hemen dışarı attık. Havana Libre otelinin köşesinden kolayca taksi bulacağımızı düşünüyorduk. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı! Yollar taşıt trafiğine kapatılmıştı; şehir dışından gelenlerle birlikte bir insan seli akıyordu sokaklarda. Herkes gibi biz de, sabahın saat 03:00'ünde, yürümeye başladık. "Kırmızı" t-shirt giyen kalabalığa ve günün anlamına uyum göstermek için biz de kırmızı giymiştik. Bir süre yürümeyi sürdürdük, ancak bu hızla basın merkezine erişmemiz mümkün olamayacaktı. Çünkü kalabalık zaman zaman duruyor, arkadan gelen kamyon ya da otobüslere yol veriliyor, solganlar atılıyor, sonra yola yeniden devam ediliyordu. Boş bir taksiye rast geldik. İtiraz etmesine hiç fırsat vermemek için hemen bindik; basın kartlarımızı ve Basın Merkezi'nden aldığımız İspanyolca notu gösterince, yola koyulduk. Ara sokaklardan gire çıka yavaş yavaş Meydan'a yaklaştık; en azından heykeli uzaktan görebiliyorduk, ama önümüzde bir insan seli vardı. Şöför, zaman zaman yolu kesen polislere bizim kartı gösterip uzun uzun anlatıyor, polisler bizi gözleriyle inceliyor sonra yola yeniden devam ediyorduk. Sonunda alanın yaklaşık 500m. batı tarafında bulunan basın merkezine ulaştık. Henüz gelen yoktu. X-ray cihazının yanındaki iskemlelere iliştik ve dinlenmeye çalıştık bir süre. Yaklaşık 3 saat sürecek, yorucu bekleyişimiz başladı. Hava henüz aydınlanmamış olmasına karşın, meydandan oldukça coşkulu sesler geliyor; ve biz uzaktan duyduğumuz ama kime ait olduğunu göremediğimiz bu seslerin eşliğinde bekliyorduk. Bizden sonra ilk gelen, Uruguay'lı bir gazeteci oldu. Aslında fotoğrafçı olduğunu, son yıllarda dayanışmayı arttırmak adına her 1 Mayıs'ta Küba'ya geldiğini ve fotoğraflarıya ülkesine buradaki atmosferi aktardığını anlattı. Bir süre önce de, Kanada'lı üniversite öğrencileriyle geldiğini ve Konservatuar'daki müzik aletlerinin tamiri konusunda bir atölye çalışmasına katıldığını anlattı. Zaman ilerledikçe, 3 gün önce katıldığımız, Fidel ve Chavez'inde birer konuşma yaptıkları ALBA konferansından tanışageldiğimiz basın mensupları gelmeye başladılar. İsimlerimiz yeniden yazıldı ve toplandı, kartlarımız kontrol edildi, bütün ekipmanlar köpekler tarafından koklandı, bizlerle beraber x-ray'den geçti ve etiketlendi. Önce Küba Haber Ajansı'nın ekibi alana doğru yola çıktı. Her ekip, bir görevli eşliğinde gönderiliyordu. Ekipler birer birer gidiyor, bizim adımız hâlâ okunmadığından geriliyorduk. Neyse sonunda adımız okunduğunda, AP, NBC muhabirleri ve Uruguay'lı gazetecinin de aramızda old | | | |