 |
 |
|
21 Nisan 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Derbi öncesi doksandan gol!.. |
Merhabalar,
Tayyip Bey ve şürekası iyi bir gol yedi. Hani telafisi olanaksızlardan, bir nevi altın gol. AKP destekli olduğu aşikar iddianamelerle memleketin en büyük 2 kurumunu töhmet altına sokmayı beceren savci Sarıkaya meslekten men edildi. Hiç kimse çıkıpta yargı bağımsızlığından, savcıların özgürlüğünden falan dem vurmasın. Devletin memuruna hesap sormak hiçte kolay değildir. Sorulmuşsa kallavi bir nedeni olmalıdır. Hele mesleğin en tepe kurulunca, yani meslek erbabları tarafından yanlış yapmakla suçlanıp görevinden uzaklaştırılıyorsa buna sadece şapka çıkarılır. Kurul, bir üniversite rektörünü asılsız ithamlarla dört duvar arasında sağlığından eden, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en tepesine aday bir generali AKP'den sızdırılan rapordaki bir dangalağın iddialarını aynen kullanarak itham etme cüretini gösteren savcıyı görevinden alarak kamu vicdanını bir nebze olsun onarmayı başarmıştır. Eğer bu karar savcıların iddianamelerini hazırlarken bundan böyle daha dikkatli davranmalarını sağlayacaksa bundan gocunmanın bir anlamı var mıdır? İftira, yalan beyan toplumun her kesiminde yürek yaralayıcıdır. Eğer bu eylemi devletin bir memuru, yönetimden aldığı güçle, siyasal amaçlarla yapıyorsa, belki de bunun cezası meslekten menle de kalmamalıdır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun kararını ben kendi adıma ayakta alkışlıyorum.
Yarın büyük gün. Doksan dakikanın sonunda ak mı kara mı belli olacak. Bir taraf sevinecek diğeri üzülecek. Umarım üzülmek sadece skorla sınırlı kalır. 2.250 tane Cimbomlu seyirci için 4.500 tane polisi seferber etme gereğinin olması düşündürücü olduğu kadar üzücüdür de. Dilerim aklıselim galip gelir, sonuca göre birbirimizi kızdırmaktan başka çirkin ve üzücü olayları yaşamayız. Gönlüm Fenerbahçe'den yana gayet tabi ama iyi oynayan kazansın diyorum ben, bunu da yürekten söylüyorum. İlginç bir derbi olacak, bekleyelim görelim.
Bugün pikapta gene eskilerden hoş bir şarkımız var. Bee Gees söylüyor, Massachusetts. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nız kutlu olsun. Çocuklarınızla etkinliklere katılmayı sakın ihmal etmeyin. Coşku dolu güzel bir haftasonu diliyorum, hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Anlam Sağlığı |
|
Nefes almaya çalışıyoruz....
Bir yanda Irak'ta masum insanlar katledilirken, insanlık onuru ayaklar altına alınırken... Avrupa'da, ABD'de yeni sömürge planları yapılırken. Türkiye adımlarla cemaatleşmeye, parçalanmaya giderken.
Nefes almaya, umut tazelemeye çalışıyoruz.
Um-ag (Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı)'ın birkaç yıl önce başlattığı, ilkbahar, sonbahar dönemleri her onbeş günde bir gerçekleşen "Perşembe 18:30 Söyleşileri" yeniden hareketlendi. Ne iyi oldu! Vakfın; Meclisin ve ABD Elçiliğinin burnunun dibindeki güzelim binasında hem Mumcu'ya bir saygı selamı veriyoruz hem de birbirinden ilginç söyleşilere tanıklık ediyoruz. Son söyleşinin konusu; bazı ülkelerde çoğunluk ABD destekli güya sivil örgütlenmeler ve onların paralı askerlerince uygulanmakta olan adı 'demokratikleştirme' (küreselleşme kılığında sömürgeleştirme okunur) çabalarının; Türkiye'deki örneklerinin ve gelinen noktanın irdelenmesiydi. Konuşmacı; "Sivil Örümceğin Ağında" kitabının da yazarı Mustafa Yıldırım (asker, polis, istihbaratçı olmayıp, mühendis kökenli olduğunu israrla vurguladı) üç saati aşkın sunusunda durumun vehametini bir kez daha göz önümüze serdi.
Bu önemli sunu, bana iki yıl önce yine aynı ortamda izlediğim ve notlarını sizlerle paylaşamadığım bir başka kıymetli konferansı anımsattı. 'Felsefeci Mühendis' Ahmet İnam Hoca'nın, "Neler oluyor bize?" başlıklı konuşmasını. Bugün daha da güncelleşen bu konuyu konuşma ertesi ürettiğim notlarımdan aktarmak istedim.
Ahmet İnam'a göre Türkiye'de, dünyada insanlığı; hızla yol almakta olan bir otobüse binmiş yolculara benzetmek mümkündür. Kimsenin nereye gittiğini, gidildiğini bilmediği ya da merak etmediği bir otobüs dolusu yolcu. Nasılsa soru sormak aklına gelen, yanındakine "Nereye gidiyoruz?" diye sorar bazen; aldığı yanıt, kafa sallama ve "Ben de bilmiyorum." sızlanmasıdır.
Arada nereye gidildiğini güya bilen ve insanları bilgilendirmek misyonunu kendilerine yükleyenler-yüklenenler- açıklamalar yaptığı da oluyordur: "İyiye gidiyoruz!" Yolcuların bazıları ferahlarlar bu telkinlerin ertesi!
"Sormadan, düşünmeden bir bitki gibi-yalnızca tüketerek- yaşamamazı, yaşanmasını istiyorlar." diyordu İnam Hoca. Sonrada soruyordu?
Ne için, kim için?
Bu soruları; önce kendi sonra ülkesi sonra da dünya için soranların-eninde sonunda sormayı başarabilenlerin- çok anlamlı ve sağlıklı bir iş yaptıklarını, yapacaklarını anlatmaya çalışıyordu Ahmet İnam.
Ne sağlığı?
Vücut sağlığı. Elbette. Salaklaştırılmış insanların burnuna boyna 'sağlıklı yaşam reçeteleri' sokuladursun sanki yalnız vücudu sağlıklı olanların mutlu ve sağlıklı yaşamaları mümkünmüş gibi!
Ruh sağlığı. Herhalde yani. Yaşananları ciddiye alanların, çekilen acıları hala duyumsayabilenlerin vucut sağlıklarını er ya da geç yitirecekleri beklenir ancak önceden hani o 'özel tabirle' kafayı yememeleri de mucize... Yiyoruz da netekim!
Ancak Ahmet İnam'ın -sanırım azcık felsefeciliğinden de güç alarak- azcık öne çıkardığı bunlardan hiç biri değil!
'Neler oluyor bize?' soracak, hala soracaklar varsa, kaldıysa, onlar için umut besliyorsak, onlara yönelik, yani 'insanlara' yönelik bir başka sağlık.
"Anlam sağlığı"
Bu da ne diye hemen dudak bükmeyin. Hoca'nın sözlerinden azcık laf edeceğiz üstüne...
'Yaşamak anlayarak yaşamak demektir. Anlam sağlığımızı belirleyen, anlam atfetmelerimiz, yaşadıklarımıza anlam yüklemelerimizdir. Hayata verdiğimiz anlamların bizi ne denli sağlıklı kıldığıdır. Bir şeyin anlamlı oluşu ya da olmayışı ise, değerlerle ilgilidir.
Hayattaki anlamlar uçar giderse biz neye benzeriz? Yaşama dürtümüzü yitirir miyiz? Hayatı bilinçle yaşayanlar, anlamlarla yaşayanlar değil midir? İnsan canının can olarak sürdürülmesi, yaşamı saygın bulmasıyla olası değil midir?
Peki. Çağımızın insanı, insancığı... Bir anlam aşınması yaşamakta mıdır? Yaşamın, yaşamdaki yerinin anlamı konusunda, gerekli anlam yenilenmeleri, anlamlamalar gerçekleştiremediği için, anlam sağlığı...
Yaşam sağlığı bozulmamış mıdır?'
Bu konferans ertesi tuttuğum notlar; emekçilerin IMF'nin emirleriyle çıkarılmakta olan Sosyal Güvenlik Yasası Değişikliklerini protesto etmek için meydanları doldurduğu 18 Nisan 2006 haftasına -haniyse- nazire yaparcasına şöyle devam etmiş:
Bu cumartesi günü Ankara Sıhhiye Meydanını seksenbin insan doldurdu. Türkiye Emek Platformu adına, seksen bin insan karınlarını doyurmak, insanca yaşamak imkanları ortadan kaldırılmakta olduğu için seslerini yükselttiler.
Benim orada olmamın onlara ne anlamı vardi, bilmiyorum? Ancak benim için onların meydanda olmaları, onların yanında oluşum, benim "anlam sağlığım" açısından yaşamsal önemdeydi.
İnsanların, insanlığın demokratikleştirme ve uygarlaştırma safsatalarıyla köleleştirilmesine, dünya nüfusu içinde bir avuc aç gözlu için çoğunluğun sefalete mahkum edilmesine, insanlar, insanlık onuru daha ne kadar sessiz kalacak?
İşte o seksen bin insanın nefeslerinde, çığlıklarında; insan olmanın, yaşamanın manasını aradım. "Dünya'yı izliyoruz?", "Ekonomi -emekçilerden daha fazla çalınmassa-batacak" sözlerine, boğazlarindaki ekmek giderkende olsa ses çıkaranların olduğunu görmek..
Çok anlamlıydı... Anlam sağlığım(ız) açısından.
Nihayet bugün izlediğim güzelim "Motorsiklet Günlüğü". Ernesto Guevara'nın daha henüz 24 yaşındayken, bir arkadaşıyla tüm Güney Amerikayı baştan başa dolaştığı, bir turist olarak değil Erdal Atabek'in sözleriyle "inceleyen, anlayan, karar veren, müdahale eden" insan özelliklerinin geliştiği, pekiştiği, bir 'karekter sınavına' şahit olduğumuz olağanüstü lirik, etkileyici bir film bu.
Che'nin 24. yaşgününü tecrit edilen cüzzamlı hastalarla geçirme isteği ile yaşamını, yaşamlarınızı anlamlandırma arasındaki ilişkiyi görmek, kurmak. Yeniden kurmak istiyorsaniz...
Anlam sağlığınızı, insanlığın anlamını sorgulamak ihtiyacını, kıyısından köşesinden duyuyorsanız....
Duyarsanız.
"Motorsiklet Günlüğü" nü izleyin. Yeniden. Çocuklarınızla, arkadaşlarınızla, kimi bulursanız onunla izleyin...
Bakarsınız...
Yaşamımızın, yaşamların anlamı üzerine yeniden düşünmeye başlarız...
Yeniden.
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Double Espresso : Gülendam Z.Oğuz Bir seyahat güncesi- 3 |
|
Otelimizin samimi bahçesi ve bu güzel yaz sabahının tazel kokusu sanki kol kola girmişler, bize şirin şirin sırıtıyorlar. Öylesine keyifleniyoruz ki... Hem kahvaltı da çok güzeldi!
Odaya çıkıp şehir kitabımızı, makinamı ve sırt çantalarımızı alıp kendimizi hemen Prag sokaklarına atıyoruz. Etraf sakin! Kendi ayak seslerimiz taş parke yolda at nalını gibi yankı yapıyor. Diğer turistler daha uyuyorlar galiba, hayret!...
Hedefimiz doğruca Prag Kalesi! Yahudi mahallesini takiben oraya varacağız. Kitap'ta Yahudi Mezarlığı uzunca anlatılmış. İşte, biz de tam önünden geçmekteyiz! Merak edip bahçe kapısının üzerinden kafayı uzatıyorum ki... Aman Allahım! Kararmış eski mezar taşları birbirlerinin üstüne dayanmışlar ama sanki ayaklanmak istiyorlar! Zaten korku türü filmleri hiç seyredemem, ürperiyor ve tornistan oradan uzaklaşıyorum. Ay, sanki aralarından bir tanesi hortlayacak da enseme bir el atacak ! Minik eli terden ıslanmış elimde, ufaklık benim adımlarımın hızına yetişmek için adeta koşturuyor.
Karel Köprüsünden nehri geçip Küçük Mahalle'ye varıyoruz. Otel'den itibaren her meydanda şirin mi şirin, renkli mi renkli, farklı desenlere bezenmiş inek heykelleri var. En sevimlisi de otobüs durağının üzerinde yorgunluktan nalları dikmiş yatan inek'cik! Eh bizim de halimiz ondan aşağı değil! Ama fotoğraf çekmede japonlar bile bana yetişemez!.. Kaptırdıkça kaptırıyorum. Allah vere de ufaklığı yollarda kaptırmasam diyorum... -ki paçamdan çekiştiriyor. Off.. garibim çok yorulmuş!
Küçük Mahalle'nin üst taraflarında bir lokantada malumunuz yine italyan takılıyoruz. Bol spagetti, bol pizza, dondurma! Ve mutluluk garanti! Zaten pasta türü hariç, Çek yemekleri bana da çok cazip gözükmedi.
Harika bir kuklacı dükkanı görüyoruz. Kızımın boyundaki sevimli Pinokyo, sanki o da bizimle kaleye çıkmak istiyor gibi mahsun mahsun bana bakıyor. Bu dükkan tehlikeli, deli paralar harcamamak için oradan ayrılıyoruz.
Önümüze çıkılması gereken dik merdivenler geliverdiler. Aman da ne güzelmişler! Kızımla gözgöze gelmemeye çalışıyorum. Neyse, garibim yine de sızlanmıyor, helâl!
Şükür ki Prag tarihinin başlangıcı sayılan bu kale'ye merdivenlerde ölüp kalmadan vardık. Surlar içerisinde gezecek bir saray, üç kilise ve bir manastır var. Burası ayrı bir mahalle gibi adeta. Binbir güçlükle B tipi iki bilet alıyorum. Mübarek sanırsın ki, gişe değil, iki aşamalı ÖSS sınavı! Ha, bir de önceden çalışmasam acep ne olacaktı? Öğle sıcağı da basmaya başladı. Neyse, kale muhafızları ile herkes hatıra fotoğrafı çektirirken benim de, ufaklığın da utanacağı tutuyor, birbirimize kırıtıp kıvırtıp bir halt beceremiyoruz.
Ardından, hem gölgelik de olur diye, kendimizi meşhur katedralin içerisinde buluyoruz. Harika vitray çalışmaları, heykeller, şaşâ'lı günah çıkarma odaları var. Turist grupları rehberlerini amma da dikkatli dinliyorlar. Ben de beleşten bir tanesine kulak kabartıyor ama hiçbir şey anlamıyorum. Bilmem kimin tasarladığı pencere, bilmem kaç yılında çıkan yangınlar, azizler, azizeler... Yahu bunun sırasını nasıl aklınızda tutarsınız? Bu azizlerin ve mimarların tamamını nerden tanıyorsunuz? Hayır, adlarını bile okumak zor! Çek isimleri yahu !!! Hayır, 'hımm...', 'oh...', 'yea...' edaları ile bir de kafa sallayıp tasdiklemiyorlar mı? Deli oluyorum. Ben mi geriyim? Hikâye anlattılar mı, tamam! Ama ard arda onca tarih, rakamlar... Ben almayayım!
Sonra, bakıyorum millet akın akın bir kapıya yöneliyor. Ben de gidiyorum, eksik kalır mıyım? Daracık bir taş merdivenden döne döne yukarı çıkılıyor. Kızım önde, ben arkada, 'hadi bre!' çıkıyoruz. Ay, dön dön bitmiyor! Diyorum ki: 'ya sabır!'. Yok, bitmiyor, bitmeyecek! Ne çocukta, ne bende derman kalmadı! Ama sarı kafaların tümü bir damla ter bile dökmeden haldır haldır çıkıyorlar. Hayır, durayım desen yer yok ki kenara menara çekil! Bir sıra çıkıyor, bir sıra iniyor! Durursan eğer, sıra komple duracak!
Hadi bakalım! Sinirim bozuldu, gülme krizi de tuttu mu? Eh, üzüm üzüme baka baka karırır! Benim ufaklık da katıldı katılacak! Neden güldüğümüzü falan da unuttuk, birbirimize bakıp yıkılıyoruz! Oysa sarı kafalar, bilim kurgu filmlerindeki alfa'lar ve beta'lar vaziyetinde trans'talar, istifleri bozmuyorlar bile. Ay, buna daha da katılıyoruz. Ancak?.. Ben artık önümdeki basamakları, alı al, moru mor, ellerimle tutarak, yani dört ayak çıkabiliyorum. Bir yandan da hort'lar gibi garip sesler çıkıyor içimden. Gülmekten ve yorgunluktan dermanım tamamen tükenip oracıkta çakılıveriyorum. Alın bakalım, sistem komple durdu! Bana ne yahu? Söylenirlerse de söylensinler, tıkandım, ay ölecek gibiyim!
Kaç bin basamak bilmiyorum ama biz bittik, hatta öldük, dua edenimiz yok! Çıka çıka da mini minnacık bir alana vardık mı? Bir kenara iliştik soluklanıyoruz. Meğer, bilmeden çan kulesinin en tepesine çıkmamış mıyız? Havasız döner merdivenlerde, ter sırtımıza yapıştı -da gömlek sırtımdan buyrun işte, ayrılmıyor -da ayrılmıyor. Ancak, neyse ki dışarıda manzara da, esinti de çok güzel. Çekik göz, bendeniz iş başında!
Aşağıya inerken, tıpkı benim gibi artık son basamaklara ramak kala tıkanan bir turist kadına; 'Aa.. yukarıdaki kapı kapalı, niye çıkıyorsunuz ki?' deme hainliğinde bulunuyorum. Kızım haklı olarak güleceğine bana kızıyor, çünkü kadının gözlerindeki dehşet görülesi idi. Hayır, normalde sarı kafalar tıkanmazlar ya...
Benim bacaklar inerken kendiliğinden vitesi boşa atıyor, kontrol edemiyorum.
Kaleiçi gezimiz, tüm öğleden sonramızı alıyor. Çok yoruluyoruz, çok! Ama gördüklerimize değiyor. Ardından surların içerisindeki çimenlere yatıp bir süre dinleniyoruz. Daha kale'den ta aşağılara ineceğiz. Köprüleri aşıp otelimize yürüyeceğiz. Mecnun olsa Leyla'sından vazgeçer, benim ufaklık dirayetli çıktı, tıpış tıpış yürüyüp, hiç sızlanmıyor.
Otelim, otelim güzel otelim!
Resepsiyonist çok memnun bir ifade ile odamızı değiştirdiklerini müjdeliyor. Çok mutlu oluyoruz.
İnanılmaz ama gerçek! Oda resmen salon & salomanje (yani; salle à manger ve de yani; yemek odası :)! Krallara, kraliçelere layik! Ben ki kristal sevmem, avizelerin pırıltısına ve lacivert kadife perdelerin ihtişamına bayılıyorum.
Banyomuzun koca küvetini doldurup, ana-kız, başlı-ayaklı (öbürünü diyemiiiciim!) sıcak suda uzanıp yorgunluk atıyoruz, az! Otobüs durağının üstündeki inek'ten farkımız pek de kalmadı hani! Daha giyinip, süslenip akşam yemeğine gideceğiz.
Ama.. Yok, devam edemiyeceğim, yemeği bile es geçip, köpüklü suda uyuyabiliriz! Gurbet ellerde, hele bir de, bir kaşık suda boğulmayalım da... Eh, hayrınıza birazdan beni dürtersiniz artık, ne diyeyim?
Gülendam Z.Oğuz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan SENİ HİÇ YAZMADIM |
|
Günlerce, gecelerce düşünsem, söylediğin bütün cümleleri tek tek hatırlamaya çalışsam yine de seni yazamam. Yazmaktan zevk alıyor olmam, kısa öyküler karalamam bu işin üstesinden gelmeye yetmeyecektir. Zaten yazmamı da istemiyorsun. Bu yüzden bana gelmek için dikkatimin en dağınık zamanlarını seçiyorsun. Gece sabaha dönerken gelip horozlar güneşi çağırmadan az önce gidiyorsun. Bardağındaki dudak izine varıncaya kadar her şeyi toparlayıp nasıl gittiğini belki hiçbir zaman çözemeyeceğim.
Birkaç kez seninle buluşmaya hazırlıklı geldim. Yüzünü, bakışlarını, cıvıl cıvıl halini aklıma kazımaya çalıştım. Sen gittiğinde hepsi kar gibi eriyip silindi. Sakın, vazgeçtiğimi düşünme… Bir gece mutlaka bardağını çalacağım, saçlarından birkaç teli, kokunu, bakışlarını… Belki gizlice cebimden makasımı çıkarır, gülüşünden küçük bir parça kesip cebime atarım. Ertesi gün bakıp seni anımsamak için…
İnsanları yazmaya başladığım zaman çok kötü bir şey yaptığımı anladım. Artık kimse mahalledeki havadisçi kadınlardan korkmaz olmuştu. Çünkü benim kaleminin ucuna düşmek dile düşmekten bin kat daha beterdi. Kendi kendime bu kötü alışkanlıktan kurtulmak için defalarca söz verdim. İnan bana, her yolu denedim. Yazmayı aklımdan uzaklaştırabilmek için kabak çekirdeği çitleyerek, sakız çiğneyerek oyalanmaya bile çalıştım. Yok yok, boşuna endişe etme. Sana kıyamam…
Benim yazma konusunda ne kadar beceriksiz olduğumu herkes bilir. Yine de bazı arkadaşlarım bana bulaşmaktan çekinmezler. Ağrımayan dişilerine kerpeten vurmam için bana yalvarırlar. Kendi ayaklarıyla gelip beynimdeki cadı kazanın içine atlarlar. "Beni bir yazında anlatsana. Herkesi yazıyorsun da beni niye yazmıyorsun? Ne yani, yazılarına konu olacak kadar ilginç biri değil miyim?" diye sitem dozunda laflar söylerler. Sen zaten "beni yazma" dedin. Yok canım, unutup kaza ile yazar mıyım? Sen yüreğini ferah tut…
Neden bana inanmıyorsun? Şairin dediği gibi sen benim mahrem-i esrarımsın. Boynuna dökülen saçlarınla oynamayı sevdiğinden kime ne? Konuşurken sürekli boynunu okşayan parmaklarını neden gidip başkalarına anlatayım? Parmak senin, boyun senin, bu başkalarını ilgilendirmez ki. İstediğin kadar meyve suyu yada soda içebilirsin. Parasını sanki başkaları mı veriyor? Sık sık tuvalete gitme zahmetin katlanacaksın, hepsi bu. Evde sigara içmene annen niye bu kadar kızıyorlar? Neden sigara içmek için balkona çıkman gerekiyor? Yakında, belki bir gün bana da anlatırsın. Annenin ciğerleri rahatsızdır, belki astımı vardır. Ben de amma meraklıyım değil mi?
Bazı şeyler sadece ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı. Bence de yıllar önce sana yumruk atıp burnunu kıran kişinin kim olduğunu konuşmayalım. Galiba son zamanlarda çok dikkatsiz biri oldum. Burnundaki eğiklik hiç dikkatimi çekmemişti. Sen söylemesen belki de fark etmeyecektim. Hep gözlemci biri olduğumu sanırdım. Bana sorarsan ameliyat olup bir çuval parayı sokağa atmaya değmez. Nefes almanı çok mu zorlaştırıyor? Yüzünün görünüşü açısından sorun olduğunu düşünmüyorum. Sadece meraklı olmakla kalsam, her şeye burnumu sokmadan durabilsem… O zaman bende kendimi daha çok seveceğim ama elimde değil. Can çıkmadan huy çıkmazmış…
İlk kez seninle nerede karşılaştık? Nasıl tanıştık, bize bu kötülüğü kim yaptı? Bizim kadar alakasız iki kişi daha var mı acaba? Kendini çok özel bulmana gıcık oluyorum mesela. Kendini bu kadar önemsemen, burnu kaf dağında tavırların beni hasta ediyor. Ne özelliğin var? Bana sporda, sanatta elde ettiğin başarıları göster. Seni diğer insanlardan farklı kılan üstünlüklerini anlat. Her insan özeldir, biriciktir biliyorum. Gel, kabul et. Çok abartıyorsun değil mi? Benim kadar sıradan, benim kadar ortalama birisin işte. Sabah erken kalkıp herkes gibi çalışmaya gidiyorsun. Akşamın karanlığında yorgun argın eve geliyorsun. Hafta sonlarında iş yerinden veya kendi muhitinden kızlarla dışarı çıkıyorsun. Her zaman takıldığınız mekânda oturup dedikodu yaparken sıcak çikolata içiyorsun. İçinizden dağıtmak geldiğinde ya da iyice coştuğunuzda iki birayla kafaları biraz tütsüleyip evin yolunu tutuyorsunuz. Hani orijinallik nerde, özel olmak falan…
Son günlerde sen her şeyde şüphe sezer oldun. Her şeyden işkillenir, kuru yerden nem kapar oldun. Seni yazdığımı da nerden çıkarıyorsun? İnanmazsan al, hepsini satır satır oku. Her zaman yaptığım gibi kendi kendime oradan buradan anlatıp, oyalanıyorum. Duyamadım, "seni döverim" mi dedin? Hayda, buyurun buradan yakın. Ne kadar ayıp? Sana hiç yakışıyor mu? Sen sokak kabadayısı değilsin. Annene söyleyim de ağzına biber sürsün. Biraz daha kızdırsam küfür bile edeceksin. Saat on ikiyi çaldı. Güzel prenses hizmetçi kıza dönüverdi.
Ama lütfen kabul et. Saman alevi gibi birden parlıyorsun. Yazdıklarımın seninle hiçbir ilgisi yok. Birkaç satır davul tozu, biraz minare gölgesi. Bütün yazma heveslileri gibi kelimeler arasında dolaşıyorum. Gelip yalvarsan bile, artık seni anlatmak istemiyorum. Ayaklarıma kapansan, hatta çıkarıp para versen bile yazmam. " Beni tepe taklak edeceksin" ne demek? İtibarımın senin gözünde çoktan üstü çizilmiş. Kalp para olmuş, adımız dümenciye çıkmış. Birazcık insaf etsen diyorum…
Geçen yaz tatilde Antalya'ya gitmişler. İki kız tatilin tadını çıkarmışlar. Geceleri diskolarda, gündüzleri kumsalda doyasıya eğlenmişler. Geç bunları, hepsi sıradan şeyler. Yüzünde hep gizlemeye çalıştığın o hüznü anlat bana. "İnsanların hepsi bencildir" derken zorla dizginlediğin öfkenin kopup geldiği yangınları söyle. Kaç kez canın yandı, kaç kez savruldun gecenin en dipsiz saatlerine? Kaç kez yanıldın, "gözyaşlarıma değmezsin, aptallığıma ağlıyorum ben, gözümü nasıl böyle boyamışsın? " kaç kez uyumadan sabahı bekledin? Sen, ben ve diğerleri hepimiz aynıyız aslında. Hepimiz benzer öykülerin içinden geçip gidiyoruz. Sadece maskelimizin kalitesi değişiyor.
Sen hiç gerçek olmadın. Yine her zaman yaptığım gibi Descartes'in mağarasına indim. Sulardan mağara duvarına yansıyan ışıklardan seni yarattım. Gerçek ne ışık, ne deniz, ne de benim. Hepimiz sadece birer algıyız, kocaman bir yanılsama…
Seyfullah seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
MuratHoca : Faik Murat Müftüler ÜÇ KADIN |
|
19, 23 ve 28 yaşlarında üç kadının sohbetine kulak misafiri olacağız. İsimler ile konumlar arasındaki ilgi ile okurları yormamak için kahramanlarımızı, Öğrenci (19), Mimar (23) ve Anne (28) adlarıyla anacağız.
Anne: Arkadaşlar; yönetmenimizle anlaşmamızı biliyorsunuz. Dürüstlük yemini ettik. Burada baş başayız. Yalan yok ona göre.
Diğer ikisi bir ağızdan "Evet" diyerek onaylarlar.
Anne: O halde başlayabiliriz. Öğrenci önce sen. Erkek arkadaşın. Anlat bakalım.
Öğrenci: Yeni başladık sayılır. Çok tatlı bir çocuk. İnanılmaz yakışıklı. Çok güldürüyor beni. Acayip eğleniyorum.
Mimar: Fazla gözünde büyütme. Sonuçta bir erkek işte. Bazısının güldürecek malzemesi vardır ama kaynakları kısıtlıdır. Bakarsın bir gün tükeniverir (İmalı şekilde sırıtır) Ne yapıyor? Fıkra mı anlatıyor?
Öğrenci: Ya. Anlatamam valla. Acayip gırgırız. Okulun kızları uyuz oldular bana. Arkamdan "Bu şırfıntı nasıl oldu da tavladı bu çocuğu?" diyorlarmış. İnanılmaz gurur yapıyorum anlatamam. Çatlasın kaltaklar.
Mimar: Onunla yattın mı?
Anne: Biliyorsun söz verdin. Yalan yok.
Öğrenci: Eee. Şey. Yattım tabii.
Mimar: Onunla evlenecek misin?
Öğrenci: Bilmem? Hiç düşünmedim. Daha çok erken değil mi bunu düşünmek için?
Mimar: O halde şöyle sorayım. Günü geldiğinde onunla evlenebilir misin?
Öğrenci: | | | |