Gelin bu projeye destek olun



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 953

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 31 Mart 2006 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Satırlı üniversiteli!..


Merhabalar,

Lise gençliğinin şiddetle olan ilişkisine türlü bahaneler bulunuyor. Pek çoğu da doğru elbette. Kurtlar vadisinde top koşturanların Polat'a özenmesi en başta geleni. Konu dönüp dolaşıp devlet adına suç işleyenlerin sonunda aklanmasına geliyor. Ne yazık ki bu bir film hikayesi değil. Sıradan vatandaşın tek güvencesi olan devletin bizzat göz yumduğu ya da en hafifinden ses çıkarmayıp yeşil ışık yaktığı pek çok benzer örnek bulmak mümkün. Liseli bastırmak zorunda kaldığı duygularını şiddet olarak dışa vuruyor, üniversiteli ise satırı, bıçağı kapıp nü resim yapıyorlar diye okul arkadaşlarına saldırıyor.

Üniversiteye ilk başladığım gün gördüğüm manzara bir kafada kırılan tahta tabureydi. Sonraları pekçok olaya şahit oldum ama hiçbiri dün Göztepe'de yaşananlar kadar beni titretmedi. Kendim için korkuyorsam namerdim. Benim derdim çocuklarım. Çocuklarımıza hazırladığımız dünyanın artık bizim hakimiyetimizde olmadığı gerçeğinden korkuyorum. Eğer iş, saçı uzun, nü resim yapıyor diye "katli vacip" fetvası verilmesine geldiyse vay halimize. Bunlar okumuş yazmış, eli kalem tutan gençlik. Aynı fetvayı dinleyen cahilin yapabileceklerini düşünmek bile ürkütücü. Bu insanlıktan nasibini almamış karanlık suratlıların bu cesareti nereden bulduklarını salim kafayla bir düşünün bakalım. Cesareti veren dış mihraklar mı? Yoksa değişime uğradığını söyleyip, ahlak adına, adil düzen adına, dürüstlük adına, her köşebaşına kendi kafasını yerleştirmeye çalışan iktidar mı?

Epeyce geç oldu. ben pikabımıza bir güzel şarkı koyup gidiyorum. Cliff Richard söylüyor, Power To All Our Friends. Hepinize bol güneşli güzel bir hafta sonu diliyorum. yarın Nisan balığına dikkat edin. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


1 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku




Yukarı

 

Cumhur Aydın

 Önce İnsan : Cumhur Aydın


  Sahicilik…

26 Mart Pazar Cumhuriyet'teki 'Pencere' köşesinde İlhan Selçuk, Tüpraş'ın Özelleştirmesi ertesinde yaşanmakta olan hukuki süreci, bilerek ya da bilmeyerek en güncel ve en önemli aşamasından hiç söz etmeyerek aktarıyordu. Yazısında Selçuk, özelleştirmenin durdurulması /gerçekleşmemesi için uğraş veren Petrol -İş Sendikasına doğrudan seslenerek "Kuruluş hisselerinin çoğunluğu hazır bir Türk Firmaya (Koç Grubu) geçmişken, artık daha fazla uğraşmayın yoksa yabancılar alabilir." diyordu.

Konunun farklı boyutları var. Aralamaya çalışalım.

Önce Tüpraş'ın özelleştirme sürecini ana hatlarıyla anımsayalım. İlk özelleştirme girişimini Zorlu Grubu ile hakkında değişik kuşkular bulunduğu savlanan bir Rus Firma kazandı ancak bu girişim -bazı maddelerdeki hukuka aykırılıklar- nedeniyle Sendika'nın açtığı davalar çerçevesinde durduruldu. Bu arada Tüpraş'ın hisselerinden görece küçük bir bölümün -herhangi bir ihale süreci yaşanmadan- bir başka tartışmalı yabancı sermaye grubu Ofer'e devredildiği ortaya çıktı.

İkinci ve şimdilik son özelleştirme girişiminin ertesi en yüksek karşılığı Koç Grubu'nun verdiğinin anlaşılması nedeniyle, çoğunluk hisseleri bu gruba devredildi. Ne zaman?

Evet ne zaman?

Sayın Selçuk'un muhtemelen yazısında getirdiği öneri çerçevesinde söz etmek istemediği bir kararın hemen öncesinde, geceyarısı…

Yine anımsayalım. İkinci özelleştirme girişiminin gerçekleşmemesine yönelik te Petrol-İş Sendikası hukuki girişim başlatır. Taleplerin en acili ise 'yürütmenin durdurulması'dır. Bizim anlayacağımız dilde; ana dava sürerken, sonradan geri dönülemeyecek adımların atılmasını önlemeye yönelik mevcut işlemin-yeni devrin- durdurulması talebi.

Ne olur? Bir mahkeme/ hukuk dairesi 'yürütmenin durdurulması', takiben bir diğeri 'durdurma talebinin reddi' yönünde karar alır. Dosya prosedür gereği son sözü söyleyecek Danıştay Daireler Kurulu'nun önüne gelir. Yoğun bir kar yağışı ertesi ertelenen karar açıklama sürecinin hemen içinde bir geceyarısı devir işlemi resmen gerçekleşir. Ertesi gün ise Daireler Kurulu 'yürütmenin durdurulması' yönünde nihai kararı verir.

Mahkeme kararları bütün kurumları, gerçek ve tüzel kişileri ve elbette bu çerçevede Özelleştirme İdaresi ve temel yürütücü idare konumundaki Hükümeti bağlaması gerekirken, bağlamaz, mahkeme kararı bir ayı aşkın süredir uygulanmamaktadır.

Gerekçe müthiş. Kamu yararı. Sanki mahkemeler kamu yararı aksine karar üretmek için çalışıyorlarmış gibi! Ya da 'kamu yararı' yorumu /yönü yalnız bir tarafa aitmiş gibi!

Özelleştirmeyi destekler ya da desteklemessiniz. Karşısınızdır da, Sayın Selçuk gibi diğer bazı ülkelerde de 'Özelleştirmeler kaçınılmaz bir biçimde sürüyor. Ancak stratejik unsurlar yabancı ülkelerin firmalarına devir yapılmıyor.' yaklaşımıyla eğer Türk Firma kazanırsa 'ses çıkarmaz', yabancı kazanırsa 'ses çıkarırsınız'. (Bırakın büyük sanayi kuruluşlarımızın, holdinglerimizin ne kadar ulusal yapıyı temsil edip edemediklerini, sanki kazanan sonra bir yabancıya - Petrol Ofisi özelleştirmesini kazanan Doğan Grubunun güncel hisse devri gibi- devredemeyecekmiş gibi!)

Ancak hukuk bazı durumlarda geçerli olur, bazı durumlarda göz ardı edilebilir diyemezsiniz. Bunu diyemez, bu yolda değerlenecek yaklaşımlar geliştiremezsiniz.

Hukukun bazı kişilere, bazı kurumlara geçerli, diğer bazılarına geçersiz ya da hukuk kararlarını bazı zamanlarda geçerli diğer bazılarında uygulanmaz duruma getiremezsiniz.

İşte bunu yapamazsınız, yapmamalısınız. O zaman başta Ankara Büyükşehir Belediyesi gibi mahkeme kararlarını uygulanmadığı birçok garabete çanak tutmuş olursunuz.

Türkiye'deki özelleştirme biçimlerine, elde edilenlerin kullanışına; çıkan sonuca bağlı olarak karşı çıkmak ya da çıkmamak tuhaflığına da vurgu yaparak Sayın Selçuk'un yazısında öne sürdüğü yaklaşımın; tüm bu satırlarla ortaya konmaya çalışılan aslında temel bir bakış açısını da -korkarım en melanetli Şemdinli İddianamesi ertesi yaşanılanlara/yazılanlara da dokunarak- tariflediğini, elbet benim yorumlarıma göre, belirtmek durumundayım.

O da şudur: Duruma /sonuca göre gerçeği yorumlamak!

Şemdinli Dosyasında, iddialara göre Sayın Kara Kuvvetleri Komutanının bilinçli bir biçimde hedef seçilmesi, bu gelişmelerin Türk Silahli Kuvvetlerin varlığının etkisizleştirilmesine yönelik çok kollu bir saldırının, hesaplaşmanın parçası olması ( ki bu satırların yazarı ben, bu iddiaların gerçekliğine inanıyorum.); orada yaşananların tüm boyutlarıyla ortaya çıkarılmasını, hem de şimdi ortaya çıkarılması gereğini ortadan kaldırır mı? Bir gazetecinin görevi taraflara ve niyetlere bağlı olarak haber yorum yazmak mıdır yoksa bu gelişmeleri, niyetleri de kuşkusuz okuyucuyla paylaşarak, gerçeğin yalnız gerçeğin peşinde olmak mıdır?

Ülkeyi, laik Cumhuriyeti koruma kaygısı; gerçeği ve doğruyu arama kaygısını bastırmalı mıdır?

Yineliyelim;

Ülkenin en karlı, en kıymetli alınterlerinin ucu belirsiz biçimde faiz sarmalına kurban edilmesi olan günümüz 'Türkiye Özelleştirmesi', Türk Firması kazanırsa kabul, yoksa tu kaka mı edilmelidir?

Hukuk kararları, uygulanıp-uygulanmaması yönünde 'yorumlanmalı mıdır'?

Ulvi değerler, güncel yaşananlar; yapılan kimi yanlışları gizlememize, arka plana atmamıza ve belki de "Ne yapalım şartlar bu!" deyip desteklememize neden olmalı mıdır?

Böyle hata yapmaz mıyız? Kafa karıştırmaz mıyız?

Değişik taraflarda aslında bu mantıkla davranmıyorlar mı?

Bugün. Herkesin, her yaklaşımın herşeyden önce bir 'inandırıcılık' sorunu yok mudur?

Sahicilik…

Cumhur




Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
2 Kahveci oy vermiş.

1 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

 

Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  SİNEMANIN ETRAFINDA PERVANE

Çok eski zamanlarda yazlık sinemalar vardı. Kadın, erkek, genç, yaşlı herkes akşam olup hava karardığında sinemaların sokakları dolduran şarkılarına pervaneler gibi koşardı. Küçük, dar sokaklı, yarısı kerpiç evlerden oluşan, sakinlerinin can sıkıntısından patladığı kasabalarda yazlık sinemalar bambaşka bir çekim merkeziydi. İzleyicilerin derdi sanalsal güzellikleri özümsemek, naif bir estetik algı geliştirmek, başka kültürleri ve yaşamları tanımak ve anlamak falan değildi. Onlar sadece ağlamak, gülmek, şarkılar dinlemek, danslar izlemek ve film kahramanlarını alkışlamak istiyorlardı. Özellikle esas oğlan kızı çakalların elinden kurtarıp kötü adamları kafa, yumruk ve tekme, tokatla pestile çevirirken seyirciler avuç içleri kızarıncaya kadar alkışlarlardı. Tecavüzden kurtulan genç kız esas oğlana onunla sevişerek ya da öpüşerek borcunu öderdi. Ve gece yarısına doğru film biterdi.

Sabahleyin saat dokuza doğru sinemanın kapısının önündeki kaldırıma oturup Ceyhan Aga'yı beklemeye başladım. Sonra Gültekin, Recai ve Rüstem de geldi. Birbirimizle hiç konuşmadık. Eminim ki; hepimiz içimizden başka çocuklar çıkıp gelmesin diye dua ediyorduk. Keşke başka çocuklar gelmese ve Ceyhan Aga sinemayı bize süpürtürse… Bizden büyük oğlanlar gelirse kesinlikle bu işi bizim elimizden alırlar. Akşama sinemaya girmek bize hayal olur.

Gençlik Kulübünün önünden Ceyhan Aga'nın geldiğini görünce hepimizin yüzü güldü. Allahtan bizden başka gelen olmadı. Gelip yazlık sinemanın kapısını açtı. "Haydi çocuklar başlayın."dedi. Hep birlikte sahnenin altındaki depodan süpürgeleri alıp işe koyulduk. Gültekin ile Rüstem arkasından tahtalar çakılarak birleştirilmiş sandalye sıralarını çekiyor. Gültekin'le ben çabucak süpürüyorduk. Çekirdek kabukların, kese kâğıtlarını yukarıdan aşağıya basamak basamak düzenlenmiş aşağıdaki basamağa doğru ittiriyorduk. O gün şanslı günümüzdü. Kabukların arasında ikimiz de yirmi beşer kuruş bulduk. Biz sinemayı süpürürken Ceyhan Aga'da tuvaletlere su döktü.

Saat on bire doğru sinemanın süpürülmesi bitirince Ceyhan Aga'yı çağırıp kontrol etmesini istedik. Teneke ve küreği kapının arkasından alıp yanımıza geldi. Kürekle çöpleri tenekeye doldurup yan taraftaki çöplüğe götürüp döktük. "Sinema'nın önünü de süpürünce, tamam, gidebilirsiniz."dedi. Dördümüz birlikte sinemanın önünü de süpürdük. Saat dörtte afişe yardım etmeye kim gelecek."diye sordu. Gültekin ile Rüstem, "Biz geleceğiz."dediler. Artık işin önemli bir kısmı bitmişti ve biz akşama kadar serbesttik.

-Hadi kanala yüzme gidelim.
-Sen kara donunu giydin mi?
-Kara donumu anam sakladı. Kanala gitmeyeyim diye.
-Ne olacak sanki. Hepimiz erkeğiz. Sende çıplak girersin.
-Siz gidin ben gelmeyeceğim.
-Nereye gidelim? İnce köprüden suya atlamak çok güzel…
-Ama kapaklar daha yüksek.
-İyi o zaman kapaklara gidelim. Yağhanenin yanındakine…

Yazlık sinemada kadınlar, ya arkadaki sandalyelere ya da eşleriyle, çocukları ile birlikte localara otururdu. Localar da belimize kadar basit bir duvarla çevrilmiş, iki farklı yükseklikte bölümlerden oluşurdu. Ve sinemanın en gerisinde makine dairesinin altındaki duvarın önünde diziliyordu. Yeni yetme oğlanlar genellikle duvar diplerindeki sandalyelere sinerek oturup babalarından çekinerek gizli gizli sigaralarını içerlerdi. Sinema açıldıktan yirmi gün sonra neredeyse herkesin oturduğu sıra hatta sandalye bile sanki üzerinde isim yazıyormuşçasına belirlenir, kimse kimsenin yerine oturmazdı. Gazoz satanlara "Bana da patlatsana bir gazoz."denir, onlar da gerçekten kapakları bütün sinemadan duyulacak şekilde patlatarak açarlardı. Bazı filmler iki gece üst üste oynatılır ve ikisinde de çoğunlukla filmi aynı seyirciler yeniden iki gece yeniden izlerlerdi. Çünkü kasabada akşam olduğunda sinemadan başka gidilecek bir yer yoktu. Sinemaya misafirlerini getiren kasaba sakinleri ısrarla herkese gazoz ısmarlar, çiğdem ya da leblebi şekeri alır, sürekli bir aşağı bir yukarı koşarak büfeye gidip gelirdi.

İkindi üzeri afiş işine gitmediğimiz için perdeleri çekmek Recai ile bana kaldı. Hava kararırken sinemanın kapısına gittik. Daha Makinist Zeki Usta ve gişede bilet kesen İskelet Ahmet gelmemişti. Ceyhan Aga sinemanın kapısında tahta bir sandalyeye oturmuş çayını içiyordu. "Abi biz geldik."dedik. "Hadi, ortalık kalabalıklaşmadan perdeleri çekin. Ama sıkı sıkı bağlayın. Bu akşam rüzgar var. Demirlerden kurtulmasınlar, yırtılırlar."dedi. Hemen ikimiz karşılıklı duvarların üzerine çıkıp demir direklere dolanmış perdeleri açıp gerilmiş teller üzerinden öteki direklere bağlayarak gerdik. Duvardan inince Ceyhan Aga perdelere uzaktan göz gezdirip, "Tamam hadi girin içeri. Canınız nereye isterse oturun. Siz bu akşam paşa paşa filmi seyretmeyi hak ettiniz."dedi. Sinemayı süpürüp perdeleri çektiğimiz için o gece sinema artık bize parasız olmuştu.

Yalnız film sona erip sinemadakiler dağılırken perdeleri yeniden toplayacaktık. Eğer yarın akşam da yetmiş beş kuruş bilet parası vermeden sinemaya girmek istiyorsak yine erkenden gelip sinemayı süpürme işini başkalarına kaptırmamamız gerekiyordu.

Yazlık sinemaya sadece can sıkıntısından patlayan kasabalılar gelmezdi. Çevre köylerden traktörlerle, magirus otobüslerle, bisiklet ve motosikletlerle, Skoda kamyonetlerle her yaştan insan da gelirdi. Arada sırada komşu köylerden gelen gençlerle kasabamızın gençleri arasında kıran kırana kavgalar bile çıkardı. Bu kavgalar istisnasız karı kız yüzünden olurdu. Ya birisi kasabanın namusuna yan gözle bakmış, ya da laf atmış oludu. Kasabamızın kızlarına yan gözle bakan, laf atan delikanlılara mutlaka ağzının payı verilirdi. Dayağı yiyen delikanlı bir daha kolay kolay bu kasabaya ayak bile basamazdı.

Sürecek…

Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
2 Kahveci oy vermiş.

1 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

 

Tuba Çiçek

 Rengarenk: Tuba Çiçek


  AF BUYRUN!

Her ne kadar atalarımız: 'Merhametten maraz doğar' demişlerse de, toplum olarak en büyük zaaflarımızdan birinin merhamet duygusu olduğu konusunda bana katılmayan yoktur herhalde.

Birçok konuda olduğu gibi, merhamet ve affedicilik konusunda da ayar tutturamadığımız ve sınırları iyi çizemediğimiz için marazdan bir türlü kurtulamıyoruz.

Üstelik durumun vahameti insan ilişkilerinden çıkıp, politik, ekonomik ve toplumsal yaşantımızı etkileme boyutlarında.

İnsan ilişkilerinde bile kendinize bir takım prensipler ve sınırlar belirlemezseniz, merhametiniz de affediciliğiniz de çok kolay suistimal edilir. Özellikle af kurumu hassas dengeler isteyen bir kurumdur.

Mesela, olmayan bir parayı harcayıp, sonra da merhamet dilenen kredi kartı mağdurlarına af çıkarmanın hangi ekonomik sistemde rasyonel bir açıklaması vardır? Basit bir toplama işlemi yapmayı beceremeyip, geliriyle giderini dengelemeyen ahmakların derdi devleti niye geriyor anlamıyorum ki!

Peki ticaretin her türlü nimetinden faydalanıp, SSK ve Bağ-Kur primini ödemeyenlere düzenli aralıklarla af çıkarmak neyin nesi? Sabit ve düşük gelirli kamu personelinden (yani devletten), çatır çatır prim keserken merhametiniz yok da, esnaf ve tüccar babanızın oğlu mudur?

Aynı durum vergiler için de geçerli. Devletin birçok imkanından ve desteğinden faydalanıp yatırım yaparken iyi, milleti kazıklayıp para kazanırken de iyi, ancak iş vergi ödemeye gelince kasalara akrep girer. Alın terini karıya, kumara, rüşvete verirken kimsenin eli titremez de, devlete bir kuruş vergi ödememek için türlü dolaplar çevrilir. Olsun. Devletimiz onu da affeder. İkide bir vergi affı çıkarılır.

Diyelim ki adam öldürüp, hırsızlık yapıp, tecavüz edip suç işleyenler cezalarını doldurmadan aftan yararlanıyor da, hiç suç işlemeden hayatını sürdürenlere madalya mı takıyorsunuz? Aftan yararlanarak dışarı çıkanların, asla uslanmadıkları ve tekrar suç işledikleri de ortadayken…

Siyasilerimiz de faydalanır bu toplumsal çılgınlık ve mazoşistlik boyutuna gelmiş affediciliğimizden. Memleketi satarlar; yolsuzluk, hırsızlık, takkiye, bölücülük yaparlar biz affeder gene seçeriz onları.

Bir de sosyologlar ve psikologlar, giderek tahammülsüzleşen bir toplum olduğumuzu söylüyorlar. Hadi canım sen de!

Art niyetli ve boyutları geniş kitleleri etkileyen büyük hatalara karşı peygamber sabrımız var. Bize dokunmadığını sandığımız yılanı bin yıl krallar gibi yaşatıyoruz. O yılan eninde sonunda bizi de sokacak ama kimse farkında değil.

Evet yakın çevremize karşı tahammülsüzüz. Çocuğumuz üniversite sınavını kazanamayınca cezasını kesiyoruz. En yakın dostumuzu ufacık bir hatası yüzünden silebiliyoruz. Annemiz olmadık bir söz etti diye onunla küsüyoruz. Komşumuz üst balkondan halı silkeledi diye mahalleyi ayağa kaldırıyoruz. Sevgilimiz doğum günümüzü unuttu diye terk ediyoruz. Eşimizin en ufak bir hatasında evliliğimizi bitiriyoruz. Kızımız istemediğimiz birine gönül verdiği için düğününe gitmiyoruz. İş arkadaşımız bize borç vermedi diye kuyusunu kazıyoruz.

Asıl meziyet insan ilişkilerindeki ufak hataları affedip, yapıcı olmaktır. Oysa biz tam tersini yapıyoruz. Toplumsal olarak bizi uçuruma itecek ve koca bir memleketin geleceğini olumsuz yönde etkileyecek hataları her gün her gün affediyor; en yakınımızdaki insanlara karşı tahammülsüzleşiyoruz.

Sizin baktığınız yerden de yolsuzluk ve hırsızlık yapmış, Atatürk'e dil uzatmış, şeriat istemiş bir belediye başkanını affedip başbakan yapmamız tuhaf görünmüyor mu? Sizce de bir yanlışlık yok mu?

Benimki de soru mu şimdi! Saçmaladım pardon. Öyle ya, yanlışlık olduğunu düşünseniz bir şeyler yapardınız. Cahilliğime verin. Affedin beni!

Tuba ÇİÇEK
tuba@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
2 Kahveci oy vermiş.