Gelin bu projeye destek olun



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 938

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 10 Mart 2006 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Problemli bir gece!..


Merhabalar,

Çalıştırmak zorunda olduğum bir uygulama nedeniyle yaklaşık 5 saattir bizim sunucuyla güreşiyorum. Sanırım birkaç saatlik daha işim var. O nedenle kusura bakmazsanız sizlere bir merhaba deyip kenara çekileceğim. Tabi pikabımıza güzel bir şarkı koymadan da gitmeyeceğim. Sevgili Mustafa'nın bahsettiği "Tek kurşunluk şöhretler" den olmayan bir usta var bugün sırada. Barry Gibb söylüyor, A Day in the Life. Hepinize güneşli bir haftasonu diliyorum. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


3 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku




Yukarı

 

Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  Sakız Sardunya'ma

Balkanlardan kar geliyormuş, ardından da Sibirya soğukları… Dikkatli ol emi. Mart'ın bir yarısı yaz, öteki yarısı kıştır derler. Badem ağaçları gibi aldanma sakın. Uzun zamandır yazamadım ama aklım hep sende. Seni boşladığımı, sana olan ilgimin azaldığını aklına bile getirme. Son zamanlarda bana ne olduğunu bilmiyorum. Hiçbir şeye yetişemiyorum. Aklım kırk yamalı bir bohça gibi. Ne olup bittiğini anlamadan gün akşam oluyor. Her şey yarım yamalak kalıyor. Hiçbir şeye yetişemiyorum. Ama inan bana her an, her saat sen aklımdasın. Buralar, bizim mahalle, her şey bıraktığın gibi… Arada bir ölen kalan, evlenen, nişanlanan da oluyor elbette. Ama hiçbir şey değişmiyor. Herkes birbirinin dedikodusunun peşinde zamanını geçiriyor. Birkaç hafta önce Bakkal Tahir yetiştirme yurdundan evlatlık aldı. Üç yaşlarında sivri, söbelek kafalı, zıpır bir oğlan. Komşular geldiğinden beri sabiyi konuşuyorlar. Herkes, gerçek anası, babası kimmiş, niye çocuklarını yetiştirme yurduna vermişler? bunu merak ediyor, Bilirsin bizimkiler her şeyin dibine darı ekmeye çak meraklıdırlar. Tahir'in karısı Naciye'yi her fırsatta sorguya çekmekten bir türlü vazgeçmiyorlar. Kadının ziyaretine gidip "Allah anala babalı büyütmek nasip eylesin." demek bahanesiyle meraklarını tatmin etmeye çalışıyorlar.

Yetiştirme yurdundan çocuk alanlara zaten her şeyi anlatmazlarmış. Naciye'nin anlatacak bir şeyi olmadığından belki, bizim sokağın kadınları kendi uyduruk senaryolarını yazıyorlar. Çocukcağız hakkında her gün bir hikâye uydurup anlatıyorlar. Her akşam eve geldiğimde anamdan başka bir melodram dinliyorum. "Ayıptır, günahtır… El kadar yavrucak işte. Bu kadar dile dolamaya değer mi?" deyince de darılıyorlar. Geçenlerde "Ayıptır yahu, insanları rahat bırakın."dedim. Bana sen niye merak etmiyorsun, ne kadar vurdumduymaz birisin, der gibi gücenerek yüzüme baktılar.

Mahalleli senaryolar yazadursun Tahir ile Pakize pek mutlu görünüyorlar. Ufaklık sokağa bir hareket, başka bir canlılık getirdi. Geçen hafta Almancıların Nebahat Kasap Yaşar'ın Timur ile nişanlandı. Yaza düğünleri olacakmış. Almancı Ali söz keserken biraz insafsız davranmış. Kasap Yaşar'ın ciğerini söküp alsa daha iyiydi diyorlar. Listeye sekiz tane burma bilezik, bir tane takı seti, bir tane beşi birlik, on tane de sarı lira yazmışlar. Sadece bu kadarla kalsalar yine iyi… Oturma odası koltuk takımı, yatak odası mobilyaları, buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın da yazmışlar. Nişanı kız tarafı yaptı. Düğün de oğlan evine kaldı. Kasap Yaşar'ın ağladığına bakmayın diyorlar. Domuzdan kıl koparmak sevapmış. Onun dededen kalma küp küp altınları, bankalarda çuval dolusu parası varmış. Almancı Ali listeyi uzun tutarak pintiye kesenin ağzını azıcık anca aralatabilmiş. Ben yine de yaz gelince ortalık karışacak, bu düğünde çok cıngar çıkacak diyorum.

Gazcı Şerif'in torunu Cemal'a bir buçuk ay önce sayısaldan tam sekiz yüz elli bin lira çıktı. Çıkarsa çıksın, zenginin parası züğürdün çenesini yorar diyeceksin ama kazın ayağı öyle değil. Sayısal Kuponu Manisa'da bir bayiden çalınmış. Meğer bizimki de kuponu kendi oynamak yerine sokaktaki bir gezici bayiden almış. Sayısalı kuponunu makinesinde oynayan bayi "Kuponlarımı çaldılar, para benim." diyerek polise şikâyet edince işler iyice karıştı. Karakol, mahkeme falan derken en sonunda Cemal haklı çıktı. Yasa gereği kupon kimin elindeyse ikramiye onun sayılıyormuş. Bizimki bir ay uğraştıktan sonra ikramiyeyi almaya hak kazandı. Bu sefer de yok spor kulübü, yok yardım kuruluşları, akrabalar, hısımlar birden oğlanın üzerine üşüşünce aklını oynattı. Paramı elimden alacaklar diye kayıplara karıştı. Kimse nerde olduğunu bilmiyor. Cemal şimdi zengin ama buralarda değil.

Mahallenin istihbarat teşkilatı verilerine göre Kıbrıs'a kaçmış, oraya yerleşecekmiş. Annesi de oğlana darılmış. "Bize Manisa'dan bir ev alacaktı. Yer yarıldı içine girdi. Böyle evladın Allah belasını versin. İki kuruş para görünce anasını bile unuttu. Analık hakkımı helal etmem." diye bütün mahalleliye malzeme oluyormuş.

Kırlı Osman geçen yıl Manisa'ya taşınmıştı. Şimdi kasabadaki bütün bağlarını ve zeytinliklerini satıyor.. Kahvelerin aylardır en önemli gündemlerinden biri de bu. Sende bilirsin bizim buralarda babadan kalma toprakları satmak haysiyetsizlik, şerefsizlik gibi algılanır. Osman aslında iki ayrı gündem. Kasabalının bir kısmı onun ne kadar hayırsız bir evlat olduğunu konuşuyor. Diğer kısmı ise Osman'ın sattığı bağ ve zeytinliklerden bir iki parçayı kelepire getirmenin peşine düşmüş.

Osman Manisa'da kendine ev aldıktan sonra bir de dükkân açmış. Toptan temizlik maddeleri satıyormuş. Kızlarını da özel okula yazdırmış. "Kasabanın dedikodusundan kaçtım başımı dinliyorum. Burada ne karışanım nede görüşenim var. Anca rahata erdim. Bütün toprakları altın olsa o kasabaya bir daha dönmem."diyormuş.

Kasabalılara kalsa kazın ayağı başka… Sözde Osman süslü bir baldırı çıplağa abayı yakmış. Kadın bizim salağın bütün parasını, pulunu yiyormuş. Yarın, öbür gün çırılçıplak soyup bırakıp gider. diyorlar. Hatta bu dedikoduları Osman'ın karısı Cemile'ye bile çıtlatmışlar. Cemile söylenenlere inanmak bir yana dursun söyleyenlere kocasını savunmuş. Yemin billâh etmiş. "Böyle bir şey olsa ben anlamaz mıyım? Yirmi yıldır aynı yastığa baş koyduğum herifi siz benden daha iyi mi bileceksiniz? Yalan bunlar, adamcağızın günahını alıyorsunuz?"bile demiş.

Sakız Sardunyam,
Sana buraların bütün gündemini anlattım ama kendimden söz edecek zaman bulamadım. Görüyorsun işte, mektubum bile etrafımda çalkalanan dedikoduların rengine boyandı. Deli Durmuş'a "Askerliğin nasıl geçti." diye sormuşlar. "Sabah kalkıyodum. Elimi yüzümü yıkayıp yemamı yiyodum. Sıra oluyoduk. Koşuyoduk, yürüyoduk, yemaa geliyoduk. Öğlen yemamı yiyodum. Sonra yine sıra oluyoduk. Yürüyoduk yürüyoduk geliyoduk. Akşam yemamı yiyip yatıyodum."demiş. "E başka, başka bir şey olmadı mı?" demişler. "Yok, hepsi böyleydi." demiş. Benim yaşantımın da Deli Durmuş'un askerliğinden pek bir farkı yok. Neredeyse altı aydır dayımın dükkânında takılıyorum. Benim yaptığıma çalışmak mı denir yardım etmek mi bende bilmiyorum. Dayım sık sık diğer işleri ile ilgilenmek için dükkânı bana bırakıp gitmek zorunda kalıyor. Bir yere gitmediğinde de bana izin veriyor. Paradan yana hiç sıkıntım olmuyor ama ben yine de şöyle herkes gibi sekiz-beş bir işte çalışmak, hafta sonları ve yazın tatilim olsun istiyorum. Üniversite okuyup kasabaya geri dönmek iş değil. "Biz okumadık, sen okudun da ne oldu? Bizim gibi işe yaramazın teki oldun."deyip takılmaları çok gücüme gidiyor.

Şimdilik bu kadar yeter. Sana yakında yine yazarım Sakız sardunyam… Sağlıcakla kal emi…

Seyfullah Çalışkan
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
6 Kahveci oy vermiş.

6 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

Ömer Akşahan

 ÖNSÖZ : Ömer Akşahan


  Meşhur Kelleci'nin Yeri

Bir gün yolum Diyarbakır'a düştü. Aylardan Haziran. Akşam üzeri kaldığım Ofis semtinde dolaşırken canım çorba çekti. İlk karşılaştığım çorbacı dükkanına baktığımda tabelasında "Meşhur Kelle Paçacı" sözünü okudum. Demek ki tanınmış bir yer burası, çekinmeden gir içeri, deyip daldım.

Bir köşeye keyifle kurulup, bir paça getir bakalım usta, dedim. Acıkmışım ki, bir kase çorbayı hızla tükettim. Hesabı ödeyip, dükkandan ayrıldım. Buraya kadar her şey normaldi. Ancak o gece sabaha doğru, ağır uykumu delen bir baskıyla yataktan fırladım. Doğruca tuvalete koştum. Eyvah, eyvah, hassas mide ve bağırsaklarım adeta yemek yeme iştahıma isyan ediyordu. Bu isyan tam üç gün sürdü. Üç gün boyunca anamdan emdiğim burnumdan gelmiş, koltukla tuvalet arasında günleri tüketmiştim.

Bu olay, bana ders olmuş, o günden sonra tabelalara daha dikkatli bakmaya başlamıştım. Hatta bu takıntıyla, gene Diyarbakır'da dört tekerlekli seyyar arabasında sandoviç yapan adamın gayet görünür bir biçimde astığı tabelasında "Meşhur Sandoviççi" yazısını görünce, güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim. Pes doğrusu yaaa, diyerek söylendim.

Aklımın bir türlü almadığı konu şu: İnsanlar neden kendilerini bu şekilde tanıtma gereği duyuyorlardı? Ama anladığım kadarıyla, adam işyerine eğer meşhur derse kolayca müşteri çekebilirdi olmasıydı. Öyle ya, ben bile o levhaya kanmamış mıydım? Burda bir ölçüde haklı olabilirlerdi. Ayrıca diğer bir konu da, tabelacıların Türkçe yazım kurallarına ne denli uydukları konusuydu.

Düşünün, ben bir dükkan açıyorum, daha işe başlarken kamuoyunun ya da bu işle görevli resmi bir kurumun onayını almadan gidip tabelacıya parayı bastırıp "Meşhur Köfteci Ömer'in Yeri" diye yazdırıp asıyorum! Hangi yasa bana bunu asamazsın der ki? Belediyeye İlan ve Reklam harcını koçlar gibi yatırdım mı, hiç bir Allahın kulu benim meşhur bir köfteci olmadığımı ilan edemez.

Geçenlerde Konya Beyşehir'e gittim. Ziyaret ettiğim büronun penceresinden dışarı bakarken gene bir tabela dikkatimi çekti:"Meşhur Kelleci'nin Yeri". Belleğim beni hemen Diyarbakır'a götürdü. Beynimin verdiği iki komuttan biri:

1. Aman Ömer, her ne kadar kelle paça çorbasını çok sevsen de, sakın ha sakın, kendini meşhur ilan eden bu tür yerlerden uzak tut!
2. Böyle yalan yanlış tabela yazma yetkisini insanlara kim veriyor?
3. Bu tabelayı asmaya izin veren makamlarda Türkçe denetimi yapan bir bilirkişi neden bulunmaz? Soruları daha da çoğaltmak olası.Ancak bu yazımın ana teması, "doğru Türkçeyi nasıl kullandırabiliriz olmalıydı. Çünkü, bu arada sözünü ettiğim dükkanın alt alta iki tabelası vardı. Birinde "Meşhur Kelleci'nin Yeri", diğerinde "Meşhur Kellecinin Yeri" yani iki tabela faklı şekilde yazılmıştı. İlk akla gelen bu iki tabelanın farklı kişiler tarafından yazıldığı şeklindeydi. Bunlardan hangisi doğruydu. "Meşhur Kelleci" özel bir isim olsaydı, bu isme eklenecek her tülü eki aslından ayırmak doğru olmalıydı, ancak burda durum biraz daha farklı, sadece "meşhur kelleci" ama kim neyin nesi, kimin fesi denmez mi?

İnsanların bir olayı, bir kişiyi, bir kurumu, bir takımı ya da doğadaki herhangi bir nesneyi tanımlarken başvurduğu benzetme adetini bir ölçüde abartıya kaçmadığı sürece anlamak olasıydı. Ancak kendi kendini meşhur ilan etmenin bir anlamı olacağını sanmıyorum. Bugün ülkemizde kuruluş tarihi itibariyle yüzyılı devirmiş çeşitli firmaların sayısı az da olsa var. Bunların hiçbiri kalkıp da "Meşhur Varan Turizm" "Meşhur Koç Holding", "Meşhur Sakıp Sabancı"diye adlarının önüne sıfat getirmiyorlar.

Bu olayı düşünürken aklıma birden Malatya'nın meşhur delisi "Mercedes Kamil" geliverdi. Bakın ben bile onu tanımlarken meşhur sözcüğünü doğal bir biçimde kullanıverdim. Doğrusu Mercedes Kamil kamıştan tel tekerlekli arabasını Malatya caddelerinde dolaştırırken meşhur olmayı düşünmüyordu. En doğal haliyle, kendi iç dünyasının gereklerini yerine getirip, kendince mutlu oluyordu. Ben onu yaşarken görmedim. Onu, Malatya halkının engin hoşgörüsüyle bir takvim sayfasında tanıdım. O, meşhur olmayı hak etmişti. Türkçe sözlüğe göre Arapça kökenli bir sözcük olan meşhurun açıklaması: Ünlü, tanınmış, herkesçe bilinen, angın (kimse). Bu tanıma da en uygun elbette Mercedes Kamil değil midir?

Bizim oralarda meşhur sözcüğünü özellikle yaşlı kadınlar 'menşur' olarak kullanırlar. Bir de şöhret sözcüğü de var ki, o da SKS (Sık Kullanılan Sözcük) grubuna girer. Gerek meşhur gerekse şöhret dil kökü bakımından birbirine çok yakın iki sözcük gibi görünüyor. Şöhret, tanınan, meşhursa tanınmış, bilinmiş kişi, kurum şeklinde bir anlam içerdiği söylenebilir. Sonuçta her ikisi de bizi aynı kapıya çıkarır.

Bursa'nın dünyaca ünlü İskender Kebabı dükkanına gidenler bilir, açılışından bu yana aynı ürün kalitesini ve hizmet titizliğini sürdürürler. Hiçbir zaman da kendilerini meşhur İskender Kebapçısı olarak lanse ettiklerini sanımıyorum. Onlar zaten ağırbaşlı, olgun personeliyle bu sıfatı kendiliğinden hak ediyorlar. Oraya gelen herkes aldığı servis hizmeti karşısında mutlu bir şekilde oradan ayrılır. Bu arada benim lokanta gurmesi olduğumu da sanmayın. Bu sözleri orada geçirdiğimiz mutlu ancak kısa süren bir zaman diliminin doğal uzantısı olarak kabul etmelisiniz. Hesabımızı da bir güzel ödedik. Söylemeye çalıştığım şey, 'meşhur' sözcüğünün kullanımına bir kısıtlama ya da belli ölçütler getirilmelisidir. Çünkü özünde tüketiciyi yanıltıcı bir içeriğe sahip olması nedeniyle benim Diyarbakır'da başıma gelen sıkıntıyı daha bir çok kişi pekala yaşamış olabilir ya da yaşayabilir.

Bence, siz siz olun, kendisini kendiliğinden "meşhur" ilan eden özellikle gıda üzerine çalışan işyerlerinden uzak durun. Yoksa kafanıza öyle bir meşhur taş düşer ki, alimallah kendinizi bir anda hastenenin acil servisinde bulmanız işten bile değildir. Demedi demeyin!

Ömer Akşahan


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


7,807,807,807,807,807,807,807,80
5 Kahveci oy vermiş.

3 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

Tuba Çiçek

 Rengarenk: Tuba Çiçek


  SAKIN ANNEME BU YAZIYI BENİM YAZDIĞIMI SÖYLEMEYİN

- Lülülülü
- Alo, Öz Hakiki Şen Urfa Kebap Salonu buyurun!
- Tuba? Kızım, benim annen!
- Ha pardon anne, müşteri sandım!
- Ne müşterisi kızım? Şehir planlamayı bırakıp lokantacılığa mı başladın?
- Yok, kuru temizleme işine girdim.
- Eee ne demeye kebap salonu diye açıyorsun telefonu?
- Kuru temizleme işini sevmedim de, beyaz eşya işi beni açar mı diye düşünüyordum; o sırada sen aradın!?
- Eee o zaman niye 'Arçelik bayii' diye açmadın telefonu?
- Anne! Ben Tuba; hani şu çulsuz kızın, hatırladın mı?
- Aman be. Benim de kafamı karıştırdın, soytarı! Nedir o gürültü öyle?
- Yok anne bişey. Pencereyi açtım da, aşağıda magandanın birisi arabasını park etmiş, teybin sesini de sonuna kadar açmış. Olay budur.
- Aaaa kızım, karda kışta cam pencere mi açılır, kapa o pencereyi.
- E anne her geldiğinde "gene in gibi olmuş burası, zıkkım içesice, madem içiyosun şu sigarayı, bari havalandır odayı" demez misin? Anne sözü dinliyorum işte.
- Tamam tamam hadi olmuştur. Kapat artık pencereyi. Hasta olacaksın.
- Anne, biliyosun ki, kıçı +40 derece sıcaklıkta ancak ısınan bir apartman yöneticimiz var. Burası Havai ikliminde bir ofis. Birazdan mayolarımızı giyip öyle oturacağız hatta.
- Saçmalama! İş yerinde mayoyla mı durulurmuş? Hem gene bira içmiyosun de mi? Bereketi kaçıyo sonra büronuzun.
- Tamam anne mayomuzun üstüne pareo takarız. Birayı da asansörde içeriz ki bizim ofisin değil, apartmanın bereketi kaçsın. Alemsin anne. İçki bereket kaçırıyorsa; Laila ve Reyna gibi mekanların iflas etmesi gerekmez mi? Yani senin mantık sistemine göre düşünürsek?
- Ben anlamam layladan reynadan; onları da kendi anneleri uyarsın.
- Peki anne.. peki! Yarın eve geleceğim. Evde devam ederiz içkili mekan polemiğimize..
- Nihayet geliyorsun yani eve. İyi ben gidip hazırlanayım..
- Ann....
Dııııııııııııııııııt.......

* * *

Sırf kimse anne olmasın diye, tüm insanlığı kısırlaştırmayı önereceğim ama o zaman da çıtır soyunun tükenme riski ortaya çıkacak. Aşağı tükürsen bıyık, yukarı tükürsen sakal! (Hayır ters söylemedim. Amuda kalkmış bir adam hayal edip kurdum cümleyi!)

Deli işi anne olmak. Hele de kadınlar için!
Ulan zaten kadın bünyesi yeterince zaaf, çelişki, hassaslık, dengesizlik, kıl, tüy barındırıyor; bir de anne olunca iyice arızaya bağlıyor mizaç.

Tabiat ana da insafsız mıdır nedir! Erkeklere gücü yetmemiş, dişilere yüklenmiş ha bire. Yok muayyen gün sancısı, yok menopoz ateşi, yok gebelik, yok annelik.
Tabiat ana, tabiat ana! Ne biçim anasın sen be? Sarsana annelik belasını da erkeklerin başına. Cık cık cık.

Usame Bin Ladin'in annesi: "Aslında Ladin iyidir, yapmaz öyle şeyler" diyormuş mesela.
Aklı başında birinin diyeceği sözler mi bunlar? N'apsın kadın! Annelikten başı dönmüş, aklını kaybetmiş ve ne dediğini bilmez hale gelmiş garip.

Hadi Ladin'in annesini anladık. Benim anne de üşütmüş kafayı. Yeryüzünde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan tüm insanların beni kullanmak, beni kandırmak, benim paramı yemek için örgütlendiğini; benimse saf, korunmasız, salak bir melek olduğumu felan sanıyor.

Gerçi annemi de anlamıyor değilim hani. Ben bile aynaya baktıkça olağanüstülüğümü sindiremiyor, yere göğe sığamıyorum. Bana baktıkça ve 'Bunu ben yaptım Tanrım, bu mucizeyi ben yumurtladım' diye düşündükçe aklıyla arasını bozması ve saçmalaması gayet doğal.

Eğer çocuğunuzun vasat biri olma ihtimali garanti ise şanslısınız. O zaman benim gibi mucizelere bakıp: 'Ulan el alem neler doğurmuş be!' felan diyerek çıldırmanızı öteleyebilirsiniz. Amma ve lakin benim gibi üstün bir insan evladı imal ettiyseniz, işiniz zor.

Düşünün ki ben bir çocuk imal ettim. Kuşkusuz, muhteşem bir velet olacak. Şu anda bile balansı bozuk bir egoyla ortalıkta salınırken, anne olmuş halimi tasavvur edebiliyor musunuz? Çalımımdan geçilmez vallahi.

* * *

Haydi diyelim anneler -çoğunlukla- bile bile lades diyor ve yavruluyorlar. Peki çocukların günahı ne? Çocukların işi kolay mı sanıyorsunuz? Hiç tasarrufları olmayan ve hayli arızalı bir ilişkinin içinde buluveriyorlar kendilerini.

Türk tipi, klasik bir çekirdek ailede anne ve baba genellikle kendini çocuklarına adıyor. Çocuk, hayatı boyunca anne ve babasına borçlu kalıyor ve bilinçaltında -flu da olsa- iflah olmaz bir minnetle yaşamını sürdürüyor. Hiçbir zaman, anne-babasının hakkını ödeyemiyor. Çünkü anne ve baba buna izin de, fırsat da vermiyor.

Mesela borçluluk ve minnet duygusu sebebiyle, çocuk anne-babasıyla ilgili hayal kırıklıklarını bir günah gibi taşıyor. Ne zaman asilik yapsa, ne zaman onları üzse, ne zaman onların istediği gibi bir "evlat" olamasa eziliyor, büzülüyor.

Amaaaan, nereden bakarsanız bakın, kasavet yahu!

Neyse… Birileri çıkıp 'Aile kurumu kutsaldır. Anneler kutsaldır. Bu konularda şaka yapmaya utanmıyor musun' demeden tüyeyim ve pencereleri açayım. Burası in gibi oldu sigara dumanından. Annem görürse oyar beni!

Tuba ÇİÇEK
tuba@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
5 Kahveci oy vermiş.

6 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

 Entel Kahveci: Mustafa Uyal


Tek kurşunluk şöhretler..

Hugh Grant'ın başrolünü oynadığı About a Boy isimli filmi izleyenler hatırlayacaklar filmde Hugh Grant babası ünlü bir Noel şarkısı yazmış ve onun telif gelirleriyle hala paşalar gibi yaşayan bir adamı canlandırıyordu. Bu filmi hatırlayınca beni hep iki düşünce alıyor. Birincisi telif haklarının ülkemizde hala nasıl hoyratça sömürüldüğü, ikincisi müzik dünyasının sıkça gördüğü tek parçayla şöhret olan ve arkasını getiremeyen sanatçılar. Telif konusu derin ve acı o yüzden bir iki cümle ile sıkıntımı paylaşayım. Arkadaşım Melih Kibar herkesin katılacağı gibi ülkemizin en üretken ve başarılı bestecilerinden biriydi, sağlığında hep şunu söylerdi: Her "Hababam sınıfı" oynadığında hakkımı vermiş olsalardı yedi sülalem rahat ederdi. Diğer bestelerimi kamuya versem bile olurdu.". İşte Hugh Grant filmindeki kahraman bu kavramı yansıtıyordu. Yarım yamalak çıkan kanunlarla sözde korunan Telif hakları konusunda ne yazık ki kurulan iki üç meslek grubu da verimsiz ve sallapati çalışmaları ile sanatçıların derdine merhem olmaktan çok uzaklar. Buna itiraz eden olursa da çalıştığım şirketin bir mağaza için kendisi başvurarak ödemeye kararlı olduğu telifleri kaç zamanda zorla ödediğini belgeleyebilirim. Sanata, fikir eserlerine ve sanatçılara gerçekten saygı duyduğumuz günler çok uzakta gözüküyor umarım yanılıyorumdur diyerek bu kısmı geçiyorum..

Neyse, gelelim "one hit wonders" yani bir sıkımlık kurşunlarıyla şöhret ve (yabancıları) para sahibi olan ek