 |
 |
|
3 Mart 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Gülümsemeli!.. |
Merhabalar,
Arabanın başına geldim. Gece yağan yağmurla toz toprağın o evlere şenlik birleşiminden oluşan kaplan sırtı çamur desenini seyrettim. Baktım olmayacak bir bez kapıp ön camı şöyle bir sildim. Bindim, yola çıktım. Köprüyü geçtikten sonra sağa dönüp devam ettim. Ulus'a az kala, trafik işaretlerinde durdum. Önümde bir koca dört çeker. Direksiyonda bir kadın, dışarıda zıp zıp zıplayıp elindeki bezi cama sürmeye çalışan yedi sekiz yaşlarında kavruk bir oğlan çocuğu. Kadın "Yapma" diyor, çocuk her defasında daha fazla sıçrayıp bezi cama sürüyor. Seyrediyorum ama gülerek değil. Hiç adetim değildir bu çocuklardan hizmet alıp para vermek. Her defasında terslerim. Onlara verilen her kuruşun onları sokağa daha bağladığını düşündüğümden olsa gerek. Vakit geçmek bilmiyor. Işıkların üzerindeki sayaç daha 45 saniye var diyor. Bir an evvel basıp gitmek istiyorum. Korkuyorum, ya bana da gelirse, ya bende terslemek zorunda kalırsam. Beklemeye gerek kalmadı, bir ufak el, simsiyah olmuş bir toz bezini camıma dayadı bile. Bu başkası. Altı yaşında ya var ya yok. Git diyorum, istemiyorum diyorum, anlamıyor ya da anlamak istemiyor ne bileyim. Hiç yapmak istemediğim ilk şeyi yaptım. Sola döndüm gözlerini gördüm. Kirden yapışmış saçların çevrelediği yemyeşil iki çipil göz. Yanakları al al olmuş, nasıl sağlıklı görünüyor, hayret. Gene sayaça baktım son 22 saniye diyor, geçmiyor meret. Bu arada hem bana bakıyor hem de elindeki pis bezi cama sürüyor. Pis bezin temizlemeye çalıştığı nemli pis camım artık bir buzlu cam. Kızmak için tekrar ona döndüm ama öylece kaldım. Hiç birşey demeden bana bakıyor ve gülümsüyordu. Sadece bakıyor ve gülümsüyordu. O iki çipil yeşil gözün, al al yanakların altındaki dudaklar kısılı tüm yüzüyle gülümsüyordu. Bu kadar da şeker gülünmez ki be çocuk. Herşeyi unuttum, yüz hatlarım gevşedi. Kızgınlık falan kalmadı, ben de gülümsedim. Ve hiç yapmak istemediğim ikinci şeyi yaptım. Köprü için saklı duran üç yeni türk lirasını eğilip aldım ve ona uzattım. Uzandı aldı. Yeşil yandı hareket ettim. O hala gülümsüyordu. Ben de gülümsedim, hem de bütün bir gün. Olmaz ki be çocuk, sokakta, kir pas içinde böyle de güzel gülünmez ki.
Haydi gelin Sezen Aksu'dan Gülümse'yi dinleyelim bugün. Tanıdık tanımadık herkese gülümseyelim. Varsın deli desinler ne çıkar. Mutlu, pırıl pırıl bir haftasonu dilerim. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın Masumiyet |
|
Doğan Cüceloğlu, geçen haftasonu Ankara Kare Kitapevi'ndeki söyleşisinde kısa notlar halinde çeşitli görüş ve gözlemlerini paylaştı. Ben, öncelikle aklımda kaldığı biçimiyle bunlardan öne çıkarmak istediklerimi özetlemek isterim:
"Amerika'da (kendisi otuz yıl bu ülkede görev yapmış bir psikoloji uzmanı) eğitimsiz insandan korkun. Bir sent için keserler adamı. Buna karşılık bir yıllık eğitim bile fark eder insanlar için. Eğitimli yılların artışını, bunun olumlu etkilerini gözle görülür, elle tutulur şekilde izleyebilirsiniz."
"Oysa Türkiye'de durum bunun tam tersi. Eğitim düzeyi arttıkça, ben tanıştığım, karşı karşıya geldiğim insanlardan korkmaya , kendimi nasıl korurum diye düşünmeye başlıyorum. Türkiye'de eğitim ve kentlilik düzeyi arttıkça; yalnızca kendi ve grubunun çıkarını en çoklamaya, bunun içinde her türlü kural dışılığa yönelmeyi görüyorum. Bunun tek istisnası, bir tek gerçek köylülerde kalan yalnızca din korkusuyla davranma, haksızlık yapmama gayreti…"
" Nedeni… Birçok faktörün etkisi olabilir. Ancak bence en önemli neden gerçek anlamda laik, aydınlanmacı, humanist bir eğitimin her seviyede Türkiye okullarında verilemiyor oluşudur. Karşındaki insanı her şeyden önce ve yalnızca insan olduğu için sevmek ve saymak. Her türlü kural dışılığa, bilimin evrensel rehberliğinde ancak insanlara zarar vermemeliyim, haksızlık yapmamalıyım düşüncesiyle de yaklaşmak.. Avrupa, Amerika (kuşkusuz siyasetçilerinin, kendi ülkelerinin çıkarları çerçevesinde dışarıya yönlendirdikleri emperyal saldırganlıklarını ve ikiyüzlülüklerini unutmamak kaydı ile-C.A.) üç yüz yıllık acı ve uğraşlarla ortaya çıkan; dinin, dogmaların bilimden ayrışması ve aydınlanma, hümanizma felsefesiyle yaklaşabiliyor insan ilişkilerine.ve bunu eğitim-öğretimin temeli yapıyor."
Doğan Cüceloğlu'nu dinlerken, yalnızca birkaç ay önce Türkiye gündemi çok meşgul eden Gazeteci Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'nın salıverilmesi sırasında tartışılanlar ile Şubat başında Gazeteci'yi yitiriş yıldönümünde mezarı başında kızı Sibel İpekçi'nin söyledikleri aklıma takıldı: Bugün anımsayabildiğim kadar, "Türkiye; ortak bir vicdan, ortak bir haysiyet ve ortak bir hakikat etrafında birleşmek zorunda. Aksi takdirde kişi ve ülke olarak çektiğimiz acılar sürecektir." demişti İpekçi.
Şöyle bir hafızamızı tazeliyelim: En azından bir kısmımız insan katillerini yıllarca ve bugün "Türkiye sizlerle gurur duyuyor" diye kucaklamamış mıydı? "Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemessiniz" sözleriyle bazı cinayetler ve tetikçileri kollanmamış mıydı?
Uzun yıllardır ama özellikle 1980'den bu yana yönetime gelenlerin en büyük, belki de yegane korkuları "Allah Korkusu" değil miydi? Hemen hepsi görece yüksek eğitimli bu insanların, kendi ülkelerine ve kendi ülke insanlarına reva gördüklerini yalnızca emperyal ülkelerin bizi içine soktukları cendereyle açıklayabilir miyiz?
Bu yönetimlerin ve yönetenlerin hemen hepsinde ortak olan bilime sırt çevirmeyi, doğruyu bir tek ben bilirimciliği, ülke kaynaklarını peşkeş çekmeyi ve çektirmeyi -üstelikte allah korkusuna rağmen- nasıl analiz etmeliyiz?
Nasıl bu kadar fazla ve kolaylıkla kullanıyoruz ve kullandırıyoruz insanları, kendimizi?
Bütün bu kuralsızlığın, yağma ve sefaletin 'parlementer demokrasi' şemsiyesi altında bunca yıldır sürdürülegelmesinin bir nedeni geniş kitlelerin eğiitimsizliğidir de, güya eğitimlilerin niteliksizliği değil midir?
Bugün 3 Mart. Öğretim Birliği (Tevhidi-Tedrisat) de dahil üç önemli devrimin gerçekleştiği gün. Sonrası… Tu kaka edip kapattığımız Köy Enstitüleri ertesi; İmam Hatipler destekli Avrupa'nın birçok ülkesinin nüfusundan fazla gence eğitim vermekle öğündüğümüz yıllara ulaştık. Güya bilgisayar girmeyen okul kalmamasını hedefiyoruz. Üniversite sayımız yüze yaklaşıyor.
Neden bu ülkenin öğretmenleri, eğitim sistemi insanı, onuru, vicdanı anlatamıyor, aktaramıyor gençlere?
Kendileri de bilmedikleri, unuttukları için mi? Böylesine bilim ve bilimsellikten dahası temel insan değerlerinden uzaklaşmış öğretmenleri, hocaları, profesörleri nasıl üretti bu sistem?
…..
Yalnızca birkaç ay önce yönetimine aday gösterildiğim kendi meslek grubumun "çağdaş ve demokrat" temsilcilerinin, diğer temsilcileri alt etmek için geliştirdikleri argumanlara, pazarlıklara, manevralara aklım sırrım ermemiş ve niçin aday olduğumu öğrenmek isteyenlere şöyle seslenmiştim.
"Meslek sorunları. Ülke gerçekleri. Bilim. Hepsi önemli ancak hepsinden önemli;
"Masumiyet"
Vicdanın, onurun, kirlenmemişliğin, hümanizmanın hepsini karşılıyor mu bu sözcük bilmiyorum.
Ancak onu çok önemsiyorum.
Ve özlüyorum...
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan YALNIZLIĞA ÖVGÜ |
|
Alacakaranlık tenhaları usul usul kucaklıyordu. Biraz sonra kalkıp lokantaya gidecektim. Sonra da evime… İyi akşamlar demeye fırsat bırakmadan, ağzımdan lafı kapıp "Yalnızlık nedir?" diye sordu. Soru mu bu şimdi? Şairin dediği gibi " Akşam olmuş, güneş batmış." Ne diyeceğimi bilemedim. Yalnızlık bu, tükürür gibi bir hazırcevaplılıkla yanıtlanmaz ki? Yeniden otursam, ince ince kıyıdan kıyıdan anlatsam zaten o da anlamaz. "Boş ver şimdi yalnızlığı. Sonra anlatırım." deyip akşamın alacakaranlığına karışıp, yürüdüm gittim.
Bakma sen yalnızlığın adının kötüye çıktığına. Yalnızlık kesinlikle iyi bir şeydir. Örneğin ben birazdan lokantaya gidip istediğim yemeği söyleyeceğim. Üstüne tatlı bile yiyeceğim. "Sen bunları yeme bak, kolesterolün çıkar. Son zamanlarda zaten iyice tospalak oldun."denmeyecek. Kimse göbeğimi, kolesterolümü, tansiyonumu hatırlatıp keyfimi kaçıramayacak. Yemekten sonra istediğim kadar çay ve sigara da içebilirim üstelik. Öksürdüğümü, tıksırdığımı yüzüme vuracak kimse de yok. Televizyonun uzaktan kumandasını kimseyle paylaşmak zorunda da değilim. İstediğim kanalı açıp dilediğim kadar izleyebilirim. Divanda iki seksen uzanıp karnımı rahat rahat kaşıyabilirim. Pijamalarımla ortalıkta dolaşıp karnımı kaşıdığım için aşkı öldürmekle de suçlanmayacağım. Uykum gelince, canım isteyince yatacağım. "Bu saatte uyunur mu ayol? Sen tavuk musun? Bak çayı daha yeni demledim" yada "Sabahın körüne kadar oturursan olacağı bu zaten. Elbette saat çaldığında uyanamazsın." diye azarlanmayacağım da garanti… Her fırsatta yalnızlığımı yüzüme vuranlar, güne sahte gülücüklerle başlayanların bu türden dokunulmazlıkları olabilir mi? Onlar istedikleri kadar böbürlensinler. Hiç umurumda olmaz.
Şarkılar da yalnızlıkla kafayı bozmuşlar. Yalnızlık pusu kurmuş da yollarına, onu bekliyormuş. Daha neler, gökyüzünde yalnız gezen yıldızmış. Bir yalnızlık şarkısı çalarmış sazı. Fasa fiso bunların hepsi… Çünkü yalnızlık bir tercihtir. Ayakların yere basmıyor, havalarda uçuyorsan elbette sonun gökyüzünde yalnız gezen yıldız olmaktır. Yalnız kalmak istemiyorsan yere in, insanların arasına karış. Yalnızlığı lanetleyeceğine bir ses, bir soluk ol. Hiçbir şey olamıyorsan, karanlıkta bir ıslık ol.
Şarkılar ne söylerse söylesin, şiirler isterse inim inim inlesin yalnız olmak ayrıcalıktır. Hangi aklıevvel çıkıp da karı koca kavgasının, kaynana dırdırının yalnızlıktan iyi olduğunu söyleyebilir ki… Kalabalıklar sadece düğün ve cenazelere gereklidir. Ben bunu bilir bunu söylerim.
Son zamanlarda etrafı kalabalık bir eş, dost ve akraba ordusu ile sarılı olduğu halde yalnız olmanın acısını hissetmenin ne olduğu çokça dillendirilmeye başlandı. Bence bu tam bir kandırmaca… Aylak çavuşlar, şeylerini avuçlar diye tanımlanabilecek entelektüel bir münasebetsizlik. Çevresi genişmiş, çok ahbabı dostu varmış ama içlerinde bir tane bile gerçek seveni yokmuş. Bence bu resmen dünyayı ben merkezli algılamanın sonucunda ortaya çıkan bir zavallılık durumu işte… Ayağına taş bağla da kendini denize at. Bu hastalığın tedavisi henüz bulunmadı.
Yazarın biri kitabında yalnızlıktan söz ederken "Yalnızlıktan içim üşüyor. Aynalara baktığımda ürperiyorum." diyor. Sen en iyisi pekmez iç, için ısınır. Sokağa çıkmadan önce de kalın giyin. Git kendine yün çamaşırlar, çoraplar falan al. Yalnızlık bu kadar da lanetlenilmez ki. Tavşan moku gibi yaşıyorsun sen kardeşim. Ne kokuyor, nede bulaşıyorsun. Kendini cam bir fanusa kapatmışsın. Sonra temiz hava gelmiyor diye şikâyet ediyorsun. Yalnızlık bu kadar kara, kirli ve çirkin bir şey değildir.
Yalnızlığım, sobanın başında mırıldanan kedim, gecelerimin ayazı, karlı yollarımın beyaz kılavuzu, seni seviyorum. Issızlığımın şarkısı, korkularımın örtüsü, gözlerimin sürgüsü seni seviyorum. İlk aşkım, can yoldaşım, kan kardeşim seni seviyorum. Eller ne derse desin aldırma. Ben her zaman seninleyim.
Gecenin bir yarısı, uykum almış başını gitmişse sigaram ve yalnızlığım başucumdadır. İkisi birlikte gecenin karanlığından şiirler damıtırlar. Beni geçmişin uzak yolculuklarına alıp götürürler. Hele bir de pişmanlıklar yapışmamışsa yakama. Tadından yenmez…
Yalnızlık asla lanetli, korkak, arlanmaz bir şey değildir. Şarkıların en güzelleri, şiirlerin en dizginsizi, romanların en büyüleyicisi yalnızlığın kuytusunda filizlenmiştir. En güzel bahar aylar boyunca karlar altında kendi yalnızlığıyla koyun koyuna yatan dağların kucağında çiçeklenir.
Yalnızlığım, yanağı gül teninden narin sevgilim. Aldırma, isteyen istediği gibi söylesin. Sen yaşadıklarımın toplamı, düş yüklü gemisisin.
Gelmeyecekmiş gözleri sürmelim. Beklemesin beni diye haber göndermiş. Çıkıp gelse zaten beni oyuncak eder. Yalnızlığım gücenir.
Seyfullah Çalışkan seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
ÖNSÖZ : Ömer Akşahan İMPARATOR POETIUS |
|
Bu yazıyı yazmamak için uzun süre direndim kendimle. Hem bunları yazarak neyi kanıtlayacaktım ki? Her şey gün gibi ortada olup biterken... Ve en önemlisi, bu yazıyı kimler ve kaç kişi okuyacaktı? Oysa birileri, bunları, mutlaka kaleme almalı ve internet dünyasına aktarmalı, dedi, öteki akıl..
Düşümdeki evrende bir uydu gibi çevremde dolaşan bir gezegen var: Adı ŞİİR! Bu gezegenin bir de İmparator Poetius adında despot bir yöneticisi var. Bu gezegende her şey sanal yaşanır. Aşklar, ihanetler, yalanlar, adam kayırmalar, öne çıkarmalar, susturulmalar ve daha neler var neler...
Ama asıl önemlisi; her yıl, çiçek açma zamanı, büyük şölenler düzenlenir bu evrende.. Başkentte görkemli arenaya, ülkenin dört bir yanından toplanıp getirilmiş şair ve şaireler birer birer arenaya çıkartılır, alkışlarla karşılanır.. Hallerinden günlerce bu işe hazırlandıkları kolayca anlaşılır..Bu arenanın tarihteki Roma arenalarından tek farkı, şairlerin karşısına çıkan gladyatörler, sanal site yöneticileridir...
Burada temel kural, her akşam mutlaka arenaya çıkılıp, en son kaleme aldığı şiiri siteye basıp, puan ve yorum toplamaktır... Ana amaç, ne şiirin özü, ne hatasız yazılışı, ne öykü oluşu ..hiç biri önemli değildir...Puan ve yorum için her yol mubahtır. Önemli olan, onun, arenaya çıkmasıdır.. Ancak unutulmaması gereken diğer bir konu da, İmparator Poetius'un özel istekleri! Bu isteklerin ne olduğu ise derin bir sır olarak tarihe kaydedilecektir. Bilinen tek şey, eğer bu istekler yerine getirilmezse, küçük bir parmak işaretiyle o şair sürgünlerden sürgün, sitelerden site beğenmeye gönderilir...
Aklınıza gelen bir diğer soru belki şu olabilir: Peki, arenaya şairlerle çıkan site yöneticilerinin işlevi nedir? Onlar, arenanın genel işleyişinden sorumlu sanat danışmanları pozunda, İmparator Poetius'a tüyolar verip, kimlerin ön plana çıkarılması gerektiği konusunda fikir beyan ederler. Son karar, elbette sevgili İmparator Poetius hazretlerine aittir.
Gezegen yöneticisinin kararlarındaki temel etkense; İmparatorun bütçesini ve giderlerini karşılamada kimlerin daha etkin rol almakta olduğudur..Bu kişiler, her zaman günün şiirinde, günün öyküsünde, günün yazısında sizi kapıda karşılarlar...
Yani sizin anlayacağınız; bu ŞİİR gezegeni, bildiğiniz gezegenlere hiç benzemez.. Bu işten arenaya çıkma gafletinde bulunanlar bin pişman, çıkamayanlarsa bir pişman...Gerçekte burada tek geçer akçe, ne para, ne de pul! Ancak geçerli bir alışveriş yöntemi konusunda yüzlerce yıldır süren arayış ve incelemeler henüz bir sonuç vermediğini kayıtlardan anlamış bulunmaktayız.
Bir şeyi az kalsın heyecandan unutacaktım: Bu gezegenin en büyük şairi, tahmin edebileceğiniz gibi İmparator Poetius! Her arena akşamında, doğal olarak, en büyük alkış ona yapılır..Bu arenada tüm yağdanlıklara, site yönetici kayırmalarına karşın öne çıkmayı başaran var mı, derseniz, zor ama neden olmasın, derim. Çünkü gerçek şiir altına benzer; çamura düşse de, nasıl altın değerinden bir şey kaybetmiyorsa, şiir de aynen öyle!
Eh, arada şiirinin gücüyle site yöneticilerine karşı cengaverce karşı koyanlara İmparator Poetius bile şapka çıkartmak zorundadır burada. Onlar da olmasa, bu koca gezegende yaşam sürer miydi hâlâ?
Boş verin, o kadar çatlak da, imparator testisinde bulunsun canım!
Ömer Akşahan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Rengarenk: Tuba Çiçek BANA BİR FERRARİ BORCUNUZ VAR! |
|
Yüzyılın hastalığı, depresyon; yüzyılın en çok tüketilen lafı: 'Depresyondayım!'
Biliyorum bu mevzuu artık kabak tadı verdi ama durun daha yeni başlıyoruz. Yapılan araştırmalara göre, 2020 yılında en önemli ve yaygın hastalık depresyon olacakmış. Veba, kanser, AİDS felan gibi yani.
Çok normal!
İnsanlık insan olmaktan çıktıkça; insan olmanın gerektirdiği çelişkiler, zaaflar, aşkınlıklar, inançlar eriyip gittikçe bünye şaşırıp kalıyor ve vuruyor kendini depresyona.
'Zırlama lan bünye! Sevgilinden ayrılmış olabilirsin ama az sonra gireceğin toplantı çok mühim. Boş bir vaktinde ağlarsın.'
'Peki patron!'
'Sakın yapma öyle bir çılgınlık bünye! El alemin madarası mı olmak istiyorsun? Onun da sırası gelecek, biraz sabır.'
'Peki patron!'
Yeme bünye, kilo alırsın. Sevişme bünye, hamile kalırsın. Gülme bünye, deli sanırlar. Ağır ol bünye, molla desinler…
Bünye de şaşırdı tabii ne bok yiyeceğini.
Pek takdir ettiğim bir sosyolog olan Baudrillard'ın da sözünü ettiği gibi; hepimiz TV, Internet ve medya aracılığı ile tüm dünyayı saran rutin bir gerçekliğin çamuruna batmış durumdayız. Bilim ve teknoloji öyle bir hızla ilerleyip yayılıyor ki, neredeyse dünya, yaşam ve insan hakkındaki her şeyi çözdük!
Üstelik, çözülen ve 'gerçek' olarak addedilen her şey siber biz hızla herkese ulaşıyor. Din, dil, ırk, kültür ayrımı yapmadan.
'Gerçek bir genellemedir; oysa dünya özgün bir yerdir' diyor Baudrillard. Heyhat, global ve rutin gerçeklerimiz dünyanın otantikliğini elinden aldı ve çekilmez hale getirdi.
Sınırsız olanaklar, istek ve ihtiyaçların anında karşılanabildiği bir teknoloji ile birleşince coşku ve düşe de ihtiyaç kalmadı. Eh coşku ve düş kaybolunca da hiçbir şey eskisi gibi tat vermez oldu. Sıradanlık ve hız batağında debelenen sivrisinekler gibiyiz. Depresyona girmeyelim de ne halt edelim?
Durumlar böyleyken, birileri hiç vakit kaybetmeden depresyon pastasını parmaklayarak, kremasını mideye indirmenin derdine düştü. Ortalık 'depresyondan kurtulma kılavuzları'ndan geçilmez oldu.
Depresyonla mücadelede en çok prim yapan yöntemler, bilim ve teknolojinin panzehiri şeklinde sunuluyor. Manayı bul, içine dön, yoga yap, Ferrari'ni sat, zart zurt. Yahu zaten o Ferrari'yi alabilmek için didinirken girmedi mi bu adam depresyona? Şimdi niye sattırıyorsunuz amcaya caaanım Ferrari'yi?
'Kısa kes de, önerin varsa onu söyle' diyeceksiniz ve depresyonunuza şifa bulmak ümidiyle, yazının kalan kısmını pür dikkat okuyacaksınız.
Hani dünya özgün bir yer demiştik ya, insan da özgündür. Genellemeler ve başkalarının tecrübeleriyle oluşturulmuş öneriler işe yaramaz. Her bünyenin depresyon sebebi ve dolayısıyla devası farklıdır.
Özellikle de 'best seller' olmuş 'depresyonu yenme' ve 'mutluluğu yakalama' kılavuzu kılıklı kitaplardan uzak durun. Hatta kılavuz kitaplarda yazanların tam tersini yapın. O çok okunan ve çok bilmiş kitaplardaki kurallar işe yarasaydı, bugün depresyonla cebelleşen insan sayısı giderek artmazdı, değil mi?
'Tutarlılık, hayal gücünden yoksun insanların son sığınağıdır' demiş Oscar Wilde. Tutun sözünü üstadın. Değişin, çelişin, fantezi deneyin; sık sık tükürdüğünüzü yalayın. Şaşırtın depresyonunuzu.
Ben mesela her defasında ayrı bir metot uydururum. Ne yapacağını şaşırır depresyonum. Hep aynı yöntemi kullanırsanız, bağışıklık kazanıyor ve panzehirini yeniyor alçak. Öyle alık alık ve zararsız durduğuna bakmayın; cin gibidir o. Ne sinsidir o.
Kimi zaman edebiyattan, kimi zaman TV'den, kimi zaman psikolojiden, kimi zaman felsefeden, kimi zaman müzikten yardım alırım depresyonumu yenmek için. Türkçe sözlük okuyup, bilmediğim tüm kelimelerin bir listesini çıkarıp, sonra da listede bulunan kelimelerden anlamlı bir metin yazmaya çalışarak depresyonumu yendiğim bile görülmüştür. Vallahi!
Mesela, bu sıralar -sevgilim sayesinde- kuantuma merak sardım. Yeni depresyon terapistim kuantum.
Kuantum öyle bir nane ki; onu anlamaya çalışırken ve kuantumla ilgilenen bilimci amcaların düştüğü durumlara kikirderken kendi depresyonunuzu unutuveriyorsunuz.
Dahilerin dahisi ve kuantumun divası olarak anılan Einstein'in, kuantum kuramı geliştikçe işin içinden çıkamayıp; 'Tanrı zar atmaz yahu' diyerek bilime ve kendi kuramına küstüğünü düşündükçe halime şükrediyorum mesela. Zannımca, Einstein amca kuantumla ilgilenmeye başladıktan sonra saçı başı dağıtmıştır. Biraz kuantum okuyun, ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Depresyonla mücadelemde kuantumdan nasıl mı faydalanıyorum? | | | |