 |
 |
|
2 Mart 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : İmkansız Aşk!.. |
Merhabalar,
Yaklaşık bir haftadır günde 15 saat ekran başındayım. İş olması iyi de, hepsi böyle aynı zaman denk gelince insanın isyan edesi de gelmiyor değil. Bir işkolik olduğum sanılmasın sakın. Aksine tembelliğe kolay alışırım ama başladığım işi de bitirmeden kalkmam başından. İşte o nedenle gözlerim kan çanağı üzerinize afiyet. Kulaklarım zaten malumunuz. Son molayı televizyonda dizlerimi seyrederken verdim. Maç olduğunu bile unutmuşum inanın. 85. dakikada açtım, 2-0. Müstehzi bir kahkaha attıktan sonra döndüm tekrar Hırsız Polis'e. Maçın 2-2 bittiğini az önce öğrendim. İyi bari. Neyse lafı ağzımda çevirmeyi bırakıp size veda edeyim. Ama giderken de günün anlam ve önemine binaen Hırsız Polis'in o çok beğenilen şarkısını pikaba koyayım. Neşe Şen'in sözleri, Cem Yıldız'ın bestesi ve yorumuyla İmkansız Aşk. Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Yansımalar : Nesrin Özyaycı GÜVERCİN |
|
Belki de ressam olmalıydım. Güzel resimler çizebilirdim tuvallere. Van Gogh kıskançlıktan çatlardı belki, tuvaldeki renklerimin göz alıcılığını görünce. Peki ya Dali ne yapardı? Saçını başını yolardı belki, rüyalarını kendinden daha iyi resmeden biri var diye. Papirüs kâğıdına yazılmış bir mektuptu yaşamım. Rengini yaz bulutlarından almış kadar beyaz bir güvercinin kanadı altında sakladığı, ta uzaklardan getirdiği bir pusulaydı belki de yaşam. Resim, doğanın taklidi değil miydi? Ama isterdim boyamayı doğayı doğallığına dokunmadan. Sanat, haksızlığa karşı kullanılan bir silah mı? Yoksa kabullenmek mi içinde yaşadığımız haksızlıkları? Her mevsimden ayrı bir oyun çıkaran çocuklar gibi koşuşturarak yaşıyorum.
Havanın soğuğu her şeyi kendi içine gömmüş, sıcak yaz gecelerini bekliyordu pusuda. Etrafta ne bir kuş sesi ne de bir sinek vızıltısı vardı, garip bir mezar sessizliği sarmıştı her yanı. Aşklar da uyumakta, kuşlar da, yaşamdaki canlılık da... Yorgun bir günün dinletisi ile meşgul tüm canlılar. Yüzüme fırlatılan bir bardak soğuk su ile ayılmışım şizofren sıkıntılarımdan. Hava kasvetli, günün başlamasını istemiyorum. Yorgunum, vakitsiz uyandırılmış gibi sinirliyim. Bungun derbederliğimle yokuşlara tırmanmanın zorluğuyla solumaktayım. Parklarda sessizlik, doğada suskunluk, dışarıdaki kalabalık, evdeki yalnızlık içimde uğultulu kasırgalar estirmekte. Sonbahar vurmuş ağaçların dallarını. Yürüyorum, yavaş yavaş.
Yarı ormanlık yarı dağlık bir tepenin eteklerindeyim. Yolumun üzerinde, bir ağacın altında oturmamı bekleyen eğri büğrü, kayadan kopmuş kocaman bir taş görüyorum. Hava soğuk. Üşümüyorum, ellerim buz kesmiş, ama soğuğu hissedemiyorum. Ağacın altına, sanki oraya benim için konmuş taştan koltuğuma kuruluyorum. Ağzımdan çıkan buhar, üşümem gerektiğini hatırlatıyor bana. Nereden, hangi ağaçtan kopardığımı hatırlamadığım bir çöple eşelemeye başlıyorum nemli toprağı nedensizce. Rüzgar, perçemimi savurup yüzüme atmakta. "Olsun," diyorum, " isterse, burada donarak öleyim...." derin derin nefes alarak kendimi doğanın kucağına salıvermişken. "Bu kadar güzel bir müziği uzun süredir dinlememiştim." Rüzgarın tınısı enstrümantal bir müzik gibi ruhuma işliyor. Güzel şeyler düşünmem gerektiği için mi mutluyum, yoksa güzel şeyler düşündüğüm için mi mutluyum, anlamayamıyorum. Kendimle söyleşmekteyim bu dağın eteğinde bir başıma. Dağın tepesinde kar var. Düşüncelerim ulaşılmaz bir doruğa çıkma telaşında, sürekli gerileyerek tırmanmaya çalışan dağcılar gibi. Vazgeçmek yok. Üşümeye başlıyorum. Sırt çantamdan çıkardığım eşarbımı başıma dolayınca, yalancı bir sıcaklık yayılıyor içime.
Allı güllü bu eşarp, hamamda eşyalarımın arasına karışmış, bir Kürt kadınındı; ondan yadigar diye saklarım o gün bu gün. Kadının adı, Heval'di. Birlikte paylaşmıştık bir avuç bulguru aynı locada.
Soğuktan morarmış parmaklarımı umursamıyorum. Bir film setinde gibiyim. Yaşamın o en anlamlı film setlerinden birinde geçirmekteyim sanki zamanı, keyifli, mutlulu, öfkeli...
Önümde bir okyanus şekillenmeye başlıyor; dalgalar, Magellan'ın gemisini devirircesine azgın ve öfkeli. Öyle, gözümü dikmişim bir noktaya, kıpırdamadan bakıyorum, donmuşum sanki.
Ayağa kalkınca görüyorum, iki adım ötedeki beyaz güvercini. Yalnızlığımın yanı başında büyüleyici güzellikte bir güvercin. Sırt üstü yatmış. Yanına gittiğimde fark ediyorum ölü olduğunu.
Tekrar oturuyorum yerime. Termosumdaki çayı içmek istedim birden. Yere indirdiğim sırt çantamı açıyorum. Şeker de katmıştım termostaki çaya. Çalkalıyorum termosu, şeker karışsın diye. Çaydan aldığım yudumlarla kendime geliyorum, nerede olduğumu unutmuşum sanki; dağılmış düşüncelerimi toparlıyorum. Sahi neden gelmiştim buraya? Kendi ellerimden tutup kendimi yalnızlık tünelinin bir köşesine getirmiştim. Beni buraya sürükleyen hikayem neydi? Belki de bir anının peşinden sürüklenmişimdir ta buralara... Yanımda sevgilim, omuzlarıma dayanmış. Elimi tutmak istiyor; istemiyorum ben. Yanımda olsun yeter, diyorum. Başımı dayayınca omzuna, yüreğimi titretsin istiyorum. Mutluyum, ürperiyorum da. Ruhumu ısıtıyor sevgilim, şu an yanımda olmasa da.
Bıraktığım yerde unuttuğum bakışlarımı, bir karıncadan peşine taktığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp, yanı başımda yatan güvercine götürüyorum sonra, bir tören havasıyla. Beni kendisine çekiyor adeta. Bir sigara yakıyorum, ayağa kalkıp yakınına gidiyorum güvercinin. Başka bir gökyüzünde tek başına uçuşan güvercinleri görüyorum düşüncelerimde. Sürüler halinde uçuşuyorlar. Yakınlaştıkça içime bir korku yayılıyor. Neden ölmüş bu güvercin? Neden? İşte cevapsız sorularıma bir yenisi daha ekleniyor. Sonra, onu incelediğimi fark ediyorum. Büzüşmüş iki bacakta sekiz parmak. Hala güçlü kanatlar. Küçücük, cansız kafası masumca yana kıvrılmış. Nereleri görmüş kim bilir, nerelerde kanat çırpmış yaşarken? Belki de bir haber dönüşü evine ulaşamadan toprağın çekiciliğine yenik düşmüştü. Ne haberler saklıydı küçücük bedeninde kim bilebilir ki... Bütün sırlarını da kendisiyle toprağa gömmüş işte. Geride bir sürü soru uçurarak etrafındakilerin düşlemine. Ser verir sır vermez bir güvercin miydi acaba? Belki de çırpınıp durmuştu ömrü boyunca. Mücadeleyi okuyorum aralık göz kapaklarının arasından, zoraki görülebilen gözlerinde. Kanatları sapasağlam, biraz şişmiş bedeni... Uyuşmuş parmaklarımın arasına alıyorum güvercini. Soruyorum, "Ne oldu? Anlat hadi…" Sessiziz ikimiz de. Rüzgar, benim saçlarımla yaptığı dansın aynını güvercinin yumuşacık tüyleriyle de yapıyor.
Yaşam kendini kullandırma hakkına son vermişti belki de. Hani derler ya, miadı doldu, işte öyle. Hayat yapacağını yapmıştı ikimize de ve şimdi, aynı noktada farklı alemlerde birleştirmişti bizi. Olanlar olmuştu ikimize de. "Yeniden canlandırıp, Mısır'da, palmiyelerin üzerinde uçurtmak isterdim seni," diye söyleniyorum duyulur duyulmaz bir sesle. Ruhu, "Beni rahat bırak," diyor bana. İkimiz de inatçıyız. Sen dirilmemekte, ben ölmemekte. Rahat uyumaktasın, anladım seni, rahat.
Haberler sende. Kaç mektup taşıdın hangi ilden hangi ülkeye? Kaç aşık sana bakıp sevgilisini hatırladı? Kaç çocuk seni kovaladı? Kaç çiçeğin dallarından yere akmış çamurlu sular besledi seni? Kaç kediden sakındın kendini? Peki, tahmin edemediğim gizemli sırların... Onları sormayacağım. Hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğini anlatıyor suskun duruşun. Rahat ve huzur dolu duruşun nedense incitmedi yüreğimi. Anladım ki huzurlusun, gelip durduğun bu sonda. Sinsi, bencil olmayışından da iyice emin oldum. Ölmüşsün, dayanamamışsın artık, belli. Çırpına çırpına yaşasan da temiz olan sonu bulmuşsun kendine. Tembel de değildin herhalde. Tembel olsaydın bu ağacın altında ölmezdin ki... Bir soğuk günde ikimizin de yolu bu yapraksız ağacın altında kesişti senle. İkimizin de yaşamına gölge düşmüş, artık kimsenin gölgeleri umursamadığı bu günlerde. Işık var yine de, değil mi? Gölge, ışığı karartmakta, ama olsun diyorum, olsun. Gölgede olsa da yaşamım, yaşamın o esrarengiz büyüsü ayakta tutmakta çırpınışlarımı.
Beyaz güvercinleri düşünüyorum. Gökyüzünden sürüler halinde uçuşan beyaz barış güvercinlerini. Bir güvercin olmak isterdim, özgür; engin bir gökte süzülmek... Ağzımda bir zeytin dalı olsun, uçarken, zeytin dalını düşürmek isteyen onca bencili umursamadan.
Üşüdük, bu soğuk kış ayazında. Senin tüylerin, benimse kalın giysilerim var. Bu soğuk nasıl işlemez insanın içine?! Kara kış bunun adı. Kara kışlar yaşanacak ki baharlara ulaşalım. Çırılçıplak ağaçların altında donakalmış biz, yeşil dallarla güleceğiz. Ağız dolusu kusacağız öfkemizi, kahkahaya boyayarak. Sen başka bedende bir kuş; ben kendi bedenimde başka bir bahar olacağım.
Burnumun ucu morardı herhalde soğuktan. Eşarbımın ucuyla siliyorum damlayan göz yaşımı. Titriyorum, ruhum da donacak burada birkaç dakika daha kalsam. Bir kutup havasını solumaya başladım. Termosumun ağzını açtım, cephede üşüyen bir asker gibi kafama diktim birkaç yudum, biraz canlanayım diye, ancak yüreğim yorgun. Kaç kat giyinmiştim. Bacaklarımın cansızlaştığını hissediyorum, güvercinim gibi.
Toprağı eşelemek istedim güvercini gömmek için. Vazgeçtim. Hep özgür uçmuş bir canlıyı toprağa hapsetmekten ne fayda?.. Öylece, olduğu gibi bırakıyorum. İçim de elvermedi hani. Biliyorum ki ben gittikten sonra bir it gelip yiyecek güvercinimi. "Yesin," diyorum, "hiç olmazsa ölüsü de işe yarasın." Onu itlere, nankör kedilere yem etme fikri galip geldi bu düşünceme. Toprağı eşelemeye başladım. Ojeli tırnaklarımla güvercinime bir mezar kazdım. Hep yanımda, sırt çantamda taşıdığım köşesi işli beyaz bir mendil vardı. Annemin çeyizime koyduğu mendillerden. Bir kaçını sevdiklerime armağan etmiştim. Belki de birini en sevdiğime uzatmışımdır. Sonuncusu da işte bu, çantamdaki mendil. Sevgilere, ayrılıklara, sevdalara ve... Çıkardım çantamdan mendili, açtım yere, kundak açarcasına üçgen şeklinde. Nasıl da yakıştı mendil yere, sanki karda açan bir kır çiçeği gibi hoş görünüyor toprağın üzerinde. Mendilin nakışlı köşesine güvercinin başını koyuyorum, kundağa sarılan bebekler gibi. Önce ayak ucunu örttüm, sonra da yan taraflarını. Çiçekli işleriyle yüzünü kapadım sonra. Ve avuçlarımın içine alıyorum kundağıyla güvercini; burnuma götürüyorum, koklamak istedim bebeğim gibi. Güzel kokusu. Yoksa yeniden mi doğmuştu güvercinim? Tüylü yüzünü yüzüme sürüyorum usulca. Yüreğim sızlamaya başladı yine. İki damla gözyaşımı mendile siliyorum. Yatırıyorum mezarına zavallı bebeği. Üstünü toprakla kapatmaya içim el vermedi. Üzerine birkaç tane kağıt mendil koyuyorum. Birkaç tane de taş topladım etrafına yerleştirmek için. Bir kulübe gibi çattım temiz taşları kenarına. Sonra toprakla örtüyorum bütün beyazlıkları. Başına beyaz bir taş dikiyorum, yazısız. Elimi çantama uzatıyorum. Kullanmadığım halde yanımda taşıdığım rujumu çıkarıyorum çantamdan. Başucu taşına bir lale çiziyorum. Altına da N.G. yazıp ayağa kalkıyorum. Kendimi bir usta mezarcı gibi hissettim şimdi. Kadından mezarcı olur mu diye düşünüyorum. Neden olmasın?..
Termosumda kalan son çay damlalarını da güvercinin toprağına döktüm. Artık vedalaşmam gerekiyor arkamda bırakacaklarımla. Burnumdan akan suyu eşarbımın ucuyla siliyorum; sonra, ayağa kalkıp içimden bir dua okuyorum. "Hadi güvercinim iyi uç!" deyip çantamı toparlıyorum ardından. Yün eldivenlerimi, hissiz parmaklarıma geçiriyorum. Donmuş ayak parmaklarımın ucuna basa basa ayrılıyorum güvercinimin mezarından. Yuvada bekleyen iki güvercinime doğru yola koyuluyorum…
Kulaklarımda, "Karlı Kayın Ormanı'nda" parçası uğulduyor. Ayaklarım donmuş; beynimse arınmış pek çok kirden, pislikten.
Yoksa ölüm bütün acıları gerçekten kesip dindiren son uyku mu?
Nesrin Özyaycı
http://www.nesrinozyayci.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Kahveci : Neslihan Güzel ŞAH VE MAT |
|
Kadın başını önüne doğru eğdi. Dağılan saçlarını eliyle arkaya doğru attı. Gözlüğünü eliyle hafifçe aldı kâğıt mendiliyle tozlarını temizledi. Saate baktı otobüs hala gelmemişti vakitte bir türlü geçmek bilmiyordu. "Keşke!" dedi "daha erken saate biletimi alsaydım." Ama her seferinde böyle yapıyor, son ana bırakıyordu işlerini, sonra yollarda böyle zaman kaybediyordu.
Etrafta insanlar vardı ellerinde siyah, gri, kırmızı valizleriyle. Kiminin ki sırtında, kimin ki de elinde olan büyük valizler.
Etraftaki insanlara baktı hepsi ne kadar da değişikti insanların. Uzun, kısa, şişman, zayıf esmer, kumral…
Uzakta ki kadına daldı gözleri, peronun önünde öylece durmuş otobüsü bekliyordu, kırmızı tekerlekli valizi ile. Ne düşünüyordu acaba. Kızını mı? Eşini mi? Yoksa yolculuğun nasıl geçeceğini mi?
Yanına gelen çaycı çocuğun "abla çay ister misin?" sözünden sonra irkildi. Sağ tarafına hızla bir dönüş yaptı. Bir tane çay aldı koyu, siyah renkte, demli. Yanında iki şekeri de hemen içine ekledi. İçinde çayın demine benzer bir yalnızlık vardı, "onun kadar yalnızım" dedi. Bir taraftansa çayın sıcaklığı içini ısıtmaya başlamıştı. Sigarasını yaktı ardından yalnızlığını yakarcasına.
Böyle duygular içinde beklerden, otobüs perona bir saat gecikmeli olarak girdi. Geçti yerine oturdu, bir numara yazan ön koltuğa. Zaten ön koltukları her zaman severdi oldum olası.
Şoför otuz beş yaşlarında, kırmızı kazaklı, siyah montlu, hızlı hareket eden bir adamdı.
"Yeni insanlar yeni yerler dedi," içinden. Her yolculukta böyle olmuyor muydu? Yeni yerler görüp onları kurgulamıyor muydu?
Gökyüzüne baktı bulutlar her zaman ki gibi mutluydu. Beyaz bulutlar dans ediyor, yağmur bulutlarını da aralarına almış yürüyorlardı.
Akşam vakti yaklaşmaya başlamıştı, en fazla bir saat sonra hava kararacak, akşam karanlığının dinginliği yüreğini kaplayacaktı.
Sema da hilal olmuş ay'ı gördü, insanlara kocaman bir gülücük atıyordu sanki. Yol boyunca uzayıp geçen ağaçlara daldı gözleri, hepsi de kozalaklı olan ağaçlara. "Sonra kozalak gibiyim" dedi. "Yol kenarına düşmüş, yalnız bir kozalak!"
Yol ilerledikçe kimi ağaçların yaprakları sararmıştı, tek tük de olsa yeşil yapraklı olanlar vardı. Sonbahar bütün güzelliği ile gelmişti dağlara. Ağaçlarda bir gelin gibi süzülüyordu yol boyunca.
Çeşmeye baktı, üzerinde ne yazdığını tam olarak okunamıyordu ama suyun aktığını gördü. Bir tarafı yıkılmıştı, nedenini anlayamadı. Geçtiği yerlerde ki tarlaların yeni sürüldüğü belliydi. Toprak daha yeni yeryüzüne çıkmış, meraklı bakışlarla etrafı süzüyordu. Ekinler ekilecek, üzerine yağmurlar yağacaktı, şakır şakır. Tarlaların ortasında ise küçük fidanlar vardı, bodur boyları ile. Kimileri ise elma ağaçlarıydı. Kollarını iki taraf uzatmış, çırıl çıplak kalmışlardı rüzgârın, soğuğun etkisi ile. Ama bahar gelince hepsi, pembe beyaz karışımı çiçeklerini verecek, güzelleşeceklerdi.
Bazı tarlaların ise hala sürülmediği belli idi. Onların üstünde ise, ekin sapları vardı harmandan kalan, sarı sarı renkleri ile. Başakları kesmişler, işe yaramaz olan sapları ise toprakta kalmıştı. Fazla değil bugün yarın onları da topraktan ayıracak, yeni ekinler ekeceklerdi. Onlar da büyüyecek başaklar verecekler, doldukça içleri, başlarını yere eğeceklerdi.
Küçük fidanların toprağa belli aralıklarla dikildiği gözüne çarptı. Büyüyüp gelişince bir birlerinin içine girmesin diye, genişleme mesafesi konulmuş sık sık dikilmemişlerdi.
Akşam olmuş yağmur bulutları etrafını sarmıştı, hava artık gri değil, koyu gri renkte idi. Bulutlar tepesinde gri bir küme oluşturmuşları "sevimli yağmur bulutları" dedi içinden.
Bir levha gördü yolda, "itfaiye çıkabilir" yazısı bulunan, beyaz levhanın üstüne kırmızı puntolarla yazılmış. Binalar gözükmeye başlamıştı, artık şehre giriyorlardı. Işıklarla süslenmeye başlamıştı her yer.
Otobüs garaj da durdu, yolcu beklemeye başladı. "Etrafta ki insanlar çok farklı" dedi içinden her yüz, her ifade ne kadar da farklıydı. Kimi ne kadar sert hırçındı, kimi de ne kadar mülayim. Kimi ne kadar şişman, yerinden bile kalkmaya zorlanıyor, kimi de ona inat ne kadar zayıf, üflesen uçacak. Dünya zıtlıklar üstüne kurulmamış mıydı? Az, çok, yaşlı, genç, iyi, kötü, acı, tatlı.
"Hayat bir oyun" dedi ardından. "Bilinmeyenlerden oluşan bir oyun." X, Y, Z'nin oluşturduğu bir denklem. Her seferin de yeni bir bilinmeyen çıkıyor ortaya. X i bulunca Y, onu bulunca da Z çıkıyor karşınıza, siz de hep çember içinde dolaşıp duruyorsunuz.
Kafasında ki düşünceler örümcek ağı gibiydi. Kafasının içini bir yandan öbür yana kuşatmış, onu yiyip bitiriyordu. Sorularına cevap arıyordu kendince, dünyayı döndüren neydi? Zamanı sorguluyordu geçmişi, neler yapmıştı? Daha neler yapabilirdi? Yaşadığı hayatın kaçı kendisin, kaçı başkasının hayatıydı? Soğuk, fırtınalı bir gece de güneş ışığı arıyordu sanki.
Gökyüzüne baktı yıldızlar ona göz kırpıyordu. Bir tanesi aniden yerinden kaydı. Geçmişi, dostları, okulu geldi aklına, ne kadar zaman geçmişti yaşanmış yılların ardından. Bazen bir telefonla ulaşıyordu onlara. İyi olduklarını nerede olduklarını biliyordu o kadar. Bazılarının ise nerede olduklarını, nasıl şartlar altında çalıştıklarını bile bilmiyordu. Fotoğrafları eline aldığı zaman, şöyle bir anımsıyordu onları o kadar.
Gökyüzünde süzülen uçak ardından beyaz bir iz bırakarak yoluna devam ediyordu. O an aklına, havalimanındaki bekleyişleri geldi, rötarlı kalkışları. Koltuğunda saatle oturuşu, gazeteleri tekrar tekrar okumak zorunda kalışı. Bu düşünce onun canını çok sıktı.
Otobüsün kalkma saati gelmişti, mola bitmişti artık. Yolculardan birinin kızına takıldı gözleri, kızın tepesine mavi boncuklu bir toka vardı. Saçları tepesinde bir fıskiye gibi duruyordu. Küçükken kendiside öyle bağlardı saçlarını okula giderken. Ama o zamanlar böyle tokalar yoktu. Lastikli kurdeleli tokalar vardı. Belik yapardı saçlarını iki tarafına, metal açılıp kapanan tokalarla beraber, beyaz kurdelelerini takardı saçlarına. Bazen de çemberine iliştirdiği kurdeleyi takarak giderdi okula.
Gökyüzüne daldı. Hava iyice karamaya başlamıştı. İçindeki psişik çemberi onu iyice boğuyordu. Karmaşık sorular dimağında ağlarını hızla örmeğe devam ediyordu.
Şoför daha çok gaza basmaya başlamıştı, ibrenin ne gösterdiğini tam olarak göremiyordu ama tahminen "yüz yirmi civarı" dedi. Bu acelenin sonu nereye diye düşündü ardından. Hep koşturuyoruz hızlı adımlarla, her zaman bir hedefimiz, menzilimiz var. Kimi zaman eve gitme telaş esi, kimi zaman işe gitme, hep telaş telaş…
Yaşıyor muyduk acaba? Yoksa yaşar gibi mi yapıyorduk? Yaşadığımız hayatın kaçı bizim, kaçı başkasınındı? Bu sorular beyninde uğultu yapıyordu. Ama o ısrarla sorularına cevap aramaya devam ediyordu.
"Eğer hayat bir oyunsa, ben bu oyunda kale miyim? vezir mi? Yoksa piyon mu?
Hayat denen bu oyun da kaç kere şah demiştim, kaç kere de mat olmuştum?…"
Neslihan Güzel
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Kahveci : Figen Erdeveciler |
KELEBEK BURCU ( 1 OCAK-31 ARALIK)
Elementi: 5. element:)
Özelliği: Sabır
Metali: Yok öyle bir şey. Genelde sıvı olur, ya da esans.
Uğurlu günü: Herhangi birini mutlu ettiğini düşündüğü bir gün
Uğurlu sayısı: Kendi doğum gününe denk gelen gün, böylelikle yaşadığına şükreder.
Uğurlu renk: Hayatın her bir rengi
En belirgin özelliği: Candan ve içten olmak
En büyük ideali: Dünya barışı, saf mı ne?
En büyük yeteneği: Gerçekten de unutmak
En büyük hatası: Gerçekten de unutmak:
Kelebek burcu insanı; yılın herhangi bir ayında doğmuş olabilir. Karşınıza bir akrep, bir yay, bir koç, bir terazi, bir kova, bir ikizler, bir balık, bir boğa, bir kova, bir oğlak , bir yengeç, bir aslan, bir başak olarak çıkabilirler. Bazı insanların 30 yaş civarında burçlarında bir değişim görülür, kısaca herkes kelebek burcu doğmaz, ama kelebek burcu insanı olma potansiyeli taşır.
Klasik astrolojide yeri olmayan bu burcun insanının erkeği ve dişisi arasında bir fark yoktur. En belirgin özellikleri , yüzlerine baktığınızda içinize yayılan huzur duygusudur, onlar güldü mü sanki dünya da onlarla güler.
Kelebek burcu ve iş yeri
Bir kelebek burcu memuru, işvereni, işçisi , iş yerine girdiğinde, sokakta ya da evinde yaşadığı tüm olumsuzlukları kapıda bırakır. Kocaman ;gülümsemesiyle günaydın der ve herkesi de çalışmaya şevk eder, tembeldir de, iş anında solitaire oynamak, dedikodu yapmak, şakalaşıp , herkese laf yetiştirmek de bu burcun insanının mesai anlayışına girer. Bazılarının durduk yerde mesai arkadaşlarına bana 1' den 49'a kadar 6 sayı söyle dediği de olur.
İş arkadaşlarının dostu olmaya gayret eder, Takım çalışmasını kavramıştır, ön plana çıkıp herkesi ezmek yerine, iş arkadaşlarıyla bir; başarıya imza atmayı tercih eder. Bu yüzden liderlik yerine komutanlık görevi ona daha uygundur. Liderler yönetir ve çalışmaz, komutanlar askerleriyle savaşta en ön safta yer alır, kelebek burcu da öyle yapar.
Kelebek burcu ve aile
Anneler günü, babalar günü , kuzenin yaşgünü, yeğenin ödül töreni gibi her türlü aile içi aktiviteye davet edilen, hatta edilmese de kendinde gitmek için bir sebep bulan, ailede en sevilen insanlardandır. Yaşlandığında da sevilecektir, komşu kızın nişan kurdelasını kesmek, mahallenin kızlarına kısmet bulmak, kendinden önce vefat etmiş eşlerinin mezarına düzenli gitmek, mezarda gül yetiştirmek, dönüşte kahveye uğrayıp ahali ile çay içmek yeni aktiviteleri olacaktır. Ailenin küçükleriyle küçük, büyükleriyle büyük olan, herkesin dertlerini anlatmak için peşinden koştuğu kelebek burcu insanı, kendi kurduğu ailesine çok önem verir. Onun eşi, çocuğu dünyada herşeyden önce gelir.
Kelebek burcu ve aşk
Bu burcun insanı aşık olur, ama sakın bir kelebeğin ömrü kadar kısa aşklara dahil olacağını sanmayın. Nadir ama derin bir aşk yaşar. Sözleri , davranış biçimi ile taşıdığı burcun adı gibi zarif ve kıvrak hareketlerle sevdiğini kendine bağlar. Bazen de aniden uçar, başka bir yere. Aman ha, sakın onları uçarken başka bir yere tutmaya çalışmayın, kaybedersiniz , zarar verirsiniz bir kelebek gibi.
Kelebek burcu ve cinsellik
Erkeği de kadını da üremez, seks yapmaz, aşk yapar. Onlar için bedenin bir önemi yoktur, estetiğe ve zerafete önem verirler ama karşın cinsin kafa yapısı onları daha çok tetikler. Bir kelebek erkeğini etkilemek için, sadece bekleyin. O sizi isterse , yanınıza gelecektir. Bir kelebek kadınını etkilemek için, yine aynı şey, sadece bekleyin, o isterse size gelir. Dürüstlüğünüz her zaman ödüllendirilecektir, sakın kollarından tutup çekmeyin bu burcun insanlarını, bir daha göremezsiniz zira.
Kelebek burcu çocuğu
Bir kelebek burcu çocuğu aslında doğduğu anda büyüyünce ne olacağına dair ipuçlarını vermeye başlar, haşarı, yaramaz, ya da çok uslu olabilir ama kendini belli eder , anne babasına, büyüdükçe kardeşlerine ve arkadaşlarına gösterdiği nezaket sevgi ve şefkat onu ele verir.
Kelebek burcunun diğer burçlarla ilişkisi
Geçinemediği burç yoktur, Bazen öküz burcu insanlarıyla arası bozulur. O zaman kelebek burcu insanı nezaketini kaybetmez ama kartala dönüşüp büyük bir süratle aksi yöne uçar.
Bu burcun insanıyla anlaşabilmek için, O ne yapıyorsa aynısını yapın. Dikkat zorlanabilirsiniz, çok sabırlıdır, kolay kızmaz, kin tutmaz, kavga etmemek için çabalar.
Kelebek burcu ve 2006
Evet sevgili kelebek, bu yıl da sizin için bahar gibi geçecek. Konacağınız çiçekler çok olacak, kendinize bir zarar gelmemesi için çok çabalayacaksınız. Her zaman en göz alıcı gülün en temizi olacağını düşünmeyiniz, içlerinde saklanmış bir eşekarısı veya örümcek olabilir dikkat!
fixastroloji yayınları , 2006
fixastrolog fix
gelecek yayınlar: iskambil kağıtlarıyla aşk falı, tarotfix, büyüler, cinler-periler ve aralarındaki tehlikeli ilişkiler, içine kaçmış şeytanı çıkarma, sigara dumanından sevgili profili çıkarma, kulak kirinden sağlık geleceği tahmini yapma, fixfuiii--yaşadığınız yer ve ruhsal gelişiminiz için dekorasyon önerileri-, kahve falında çıkan abuklukları düzeltme yöntemleri, artık kısa boylu esmer adam çıkmayacak kimsenin falında!;-online-, sevgilinin sağ gözüne bakıp, evlenilirse kaç çocuk yapılacağını bilme taktikleri.
Figen Erdeveciler
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Kahveci : M.Nihat Malkoç BABAM VE OĞLUM |
|
Türk sineması altın çağını yaşıyor. Genç yönetmenler birbirinden güzel ve etkili yapımlarla çıkıyor Türk seyircisinin karşısına. Rekabet kızışmış görünüyor. Rekabet olduğu için de yarış havası yaşanıyor. Herkes daha iyisini yapmak için insanüstü bir çabayla çalışıyor. Neticede hoş ve özgün eserler çıkıyor ortaya.
Eskiden Türk sinemasında belli başlı onuncular ve yönetmenler boy gösterirdi. Adeta birkaç ismin tekeli altındaydı sinemamız. Fakat son yıllarda çok başarılı yönetmenler girdi sinema piyasasının içerisine. Artık tek tabanca olarak nitelediğimiz isimlerin esamisi bile okunmuyor. Onlar çok gerilerde kaldı. Yeni kuşak oyuncular ve yönetmenler, Avrupa tarzında eserler oluşturuyorlar. Teknolojinin bütün yenilikleri kullanılıyor film setlerinde. Böyle olunca da kaliteli eserler çıkıyor meydana. Seyirciler de iyiyle kötüyü ayırt edecek bir sinema kültürüne sahipler. İyiyi kötüden ayırıp ödüllendiriyorlar. İyi filmler seyircilerle dolup taşıyor.
Son zamanlarda enteresan bir film gösteriliyor sinemalarda. Çok trajik, komik ve duygusal bir film olan "Babam ve Oğlum" dan bahsediyorum. Sinema salonuna giderken seyircilerin eline birer mendil tutuşturuluyor. Bu mendil her şeyi ortaya koyuyor zaten. Peşinen ağlamaya, hüzünlenmeye şartlanıyorsunuz. Böylesi bir uygulamayı da ilk kez görüyorum Türkiye'de. Demek ki bizim insanımız damardan girmesini iyi biliyor. Sırf bu mendil uygulaması yönüyle uzun süre medyada yer aldı bu film. Demek ki parasız da reklâm yapılabiliyor.
Avşar film tarafından yapılan filmi genç yönetmenlerimizden Çağan Irmak yönetiyor. "Asmalı Konak" ve "Çemberimde Gül Oya" adlı TV dizileri ile "Mustafa Hakkında Her şey" adlı sinema filminin yönetmeni Çağan Irmak, yeni sinema filmi Babam ve Oğlum'un çekimlerini Ayvalık'ta yaptı. Filmin, Çağan Irmak'ın çocukluğundan izler taşıdığı söyleniyor. Filmin oyuncu kadrosu popüler isimlerden oluşmuyor. Çok kaliteli eserler ortaya çıkardıkları halde medya destekleri olmadığı için bir türlü ön plana çıkamayan genç ve yetenekli bu oyuncular, bu filmde gündeme bomba gibi düşüyorlar. Keşfedilemeyen değerler gün yüzüne çıkıyor bu vesileyle. Filmin oyuncu kadrosu şu isimlerden meydana geliyor: Fikret Kuşkan (Sadık) , Çetin Tekindor (Hüseyin Efendi) , Hümeyra (Babaanne) , Şerif Sezer (Küs Teyze) , Özge Özberk (Sadık'ın sevgilisi) , Binnur Kaya (Hanife) , Yetkin Dikiciler (Amca) , Ege Tanman (Deniz)… Peki, bu filmi bu kadar acıklı kılan ne? Nasıl bir konu işleniyor ki seyreden herkes gözyaşlarına hâkim olamadan çıkıyor sinema salonundan? Filmi şöylece özetlemek mümkün:
"Deniz, yedi yaşında tam bir şehir çocuğudur. Seksen darbesinde annesini kaybetmiştir ve İstanbul'da babasıyla yaşamaktadır. Günün birinde babası, Sadık'la beraber Ege'deki ufak bir kasabaya doğru yola çıkar. Böylece dedesi Hüseyin Efendi'yle tanışır.
Hüseyin Efendi okuması için İstanbul'a yolladığı oğlu Sadık'ı politik olaylara karıştığı için evlatlıktan reddetmiştir. Babasıyla yıllardır dargın olan Sadık, istese de istemese de, doğduğu topraklara dönmek zorundadır; çünkü oğlunu emanet edebileceği tek kişi kendi babasıdır. Deniz bir yandan alışık olmadığı kasaba hayatına uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan da büyüklerin arasında olup bitenleri deşifre etmeye çalışır. Bu sevimli ufaklık ailenin yıllardır içine gömdüğü acılarla yüzleşmesine sebep olacak, baba ve oğul arasındaki buzları yavaş yavaş eritecektir."
Çağan Irmak "Babam ve Oğlum" filminin, Ertem Eğilmez'in 1970'li yıllarda çektiği dayanışma, sevgi ve hoşgörü temalarının işlendiği aile filmleri tadında olduğunu söylüyor. Babam ve Oğlum filminin kısa zamanda sevilip benimsenmesinin en büyük nedeni içimizdeki gizli duygulara tercüman olmasıdır. Yani bizi anlatıyor bu film… Pek çok ailede yaşananlar yansıtılıyor beyaz perdeye. Trajik ve komik olaylar bunlar… Türk halkının genel hissiyatını yansıtıyor film. Fakat olanları yansıtırken duygu sömürüsü yapmıyor. Bu yönü takdire şayandır. Film insanî değerleri ön plana çıkarıyor. Film seksenli yılları anlatmasına rağmen, yönetmen ve senarist siyasî mesajlar verip taraf olmuyor. Yaşanan acıları görüntülerle usta bir ressam gibi resmediyor. Kişilere iç muhasebe yaptırıyor; bilinçaltını kurcalıyor. Filmde yer yer dramatik ve ağdalı diyaloglara rastlıyoruz. Filmin genç yönetmeni Çağan Irmak, kendisiyle yapılan bir mülakatta filmle ilgili şu ilginç açıklamalarda bulunmuş:
"Aslında bu, benim çekmeyi düşündüğüm ilk filmdi. Ama hayat işte, üçüncü filmim oldu. Eğer bu filmin türü olsaydı acıklı komedi derdim ben. Çünkü film bir anlamda seksen darbesinin Ege'de bir çiftlikte kendi halinde yaşayan aileyi bile ne denli etkilediğini anlatıyor."
Filmi izleyip de boğazında bir şeyler düğümlenmeyen ve gözleri yaşarmayan insan yoktur sanırım. Bu film, mütevazı bir bütçeyle de güzel eserler yapılabileceğini göstermesi açısından da önemli bir rol oynuyor. Yine bu film Türk insanının kendisini anlatan ve özünden izler taşıyan eserlere büyük bir sevgi ve ilgiyle bağlandığını gösteriyor. Demek ki halkın nabzını tutabilenler ve ona göre şerbet verenler başarılı oluyor. Bu filmin olağanüstü ve beklenmeyen bir boyutta ilgi görmesi bunu ortaya çıkarıyor. Bu film aynı zamanda insanî duyguları anlatan eserlerin her halükârda prim yapacağını haykırıyor. Emeği geçenleri kutluyorum.
M.Nihat Malkoç mnihatmalkoc@gmail.com
| | | |