 |
 |
|
24 Şubat 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : SANAL(!?) EDEBİYATIN OLANAKLARI (2) |
Merhabalar,
Soru ve cevaplara dün bıraktığımız yerden devam ediyoruz.
...
MT: Hedeflerini kültür-sanat portalı olarak açıklayan sitelerde öncülüğü şiirin almasındaki etken nasıl açıklanabilir? Etkileşimli ve değişken sanal dünyanın sanatta yaratıcılık kültürü karşısında tavrı ne olacak?
CÖ: Bunun cevabı çok basit aslında. Çünkü hepimiz birer şairiz. Okuyan, okuduğunu yorumlayan, aşkını, tasasını, hüznünü dile getirmek isteyen herkes önce mısralardan medet umar. Durum böyle olunca, yüzlerce binlerce meçhul şair dolaşır etrafımızda. İşte internet öncelikle bu meçhul şairlere mekân olmuştur. O nedenle edebiyat siteleri aslında birer şiir sitesi görünümündedir. Kısa olabilmeleri, üzerinde çok fazla düşünmeden de yazılabilmeleri, gramer açısından daha az hatalı ya da tolere edilebilir hatalarla bezeli olabilmeleri bu yazım şeklinin yaygınlaşmasında en büyük etkendir kanımca. Sanal kavramı hakkındaki düşüncelerimi daha önce belirtmiştim o nedenle sizin sanal dünya dediğinize ben internet diyerek devam etmek istiyorum. İnternet sizin de vurguladığınız gibi etkileşimli ve değişken bir mecra sundu yazar ve şairlere. Daha önceleri şiiri ancak basılıp yayınlandıktan sonra birkaç yüz ya da birkaç bin kişinin okuyup yorumlamasına olanak vardı. Oysa bu etkileşimli ortam, anında reaksiyon alabildiğiniz dolayısıyla dersler çıkarıp kendinizi geliştirebildiğiniz bir ortam. Daha iyiye daha güzele ulaşmanın yolu da buradan geçiyor bana kalırsa. Her katılımda yeni bir şey öğrenen şair ya da yazar bir sonraki eserinde yaratıcılık kültürünü alabildiğince geliştirmenin yolunu arayacaktır. O nedenle de yaratıcılık bilgisayar ve internet sayesinde gelişecek ve başka başka boyutlar kazanacaktır.
MT: Elektronik edebiyatı, matbuu yayıncılıktan ayıran en önemli etken sanal olması mıdır? Kriterlerimiz nelerdir? Sanal edebiyatta usta-çırak ilişkisinden söz etmek mümkün mü?
CÖ: Edebiyatın ya da sanatın sizin sözünü ettiğiniz anlamda bir farkı olamayacağını düşünüyorum. Yani sergilendiği mecraların farklı olması edebiyatın farklı olmasını gerektirmez. Kaldı ki internet üzerinde yayınlanan yani dijital ortamda saklanan bir eserin istendiği an basılıp matbu hale getirilmesi mümkündür. Örneğin ekrandan okumayı sevmeyen pek çok okuyucumuz yayınlanan sayıları bastırıp arşivlemeyi, bilahare okumayı seçmektedirler. İnternet üzerinde yayına karşı çıkanlar tüm argümanlarını ekran ve kâğıt kokusu arasındaki farka indirgemektedirler. Oysa gerçek bundan farklıdır. Basılı medya, dijital medyayı ciddi bir rakip olarak gördüğünden karşı çıkılmaktadır. Okumanın zaten az olduğu ülkemizde bırakalım insanlar nasıl okurlarsa okusunlar düşüncesindeyim. Denetlendiği ve gerekli düzenlemeler yapıldığı takdirde yazar haklarının da, sanıldığının aksine, korunabileceğinden yanayım.
Usta-çırak ilişkisi dijital ortamda , diğer kanallardan çok daha sağlıklı olarak yürümektedir. İnternetin öcü olmadığını kavrayan ustalar kendilerine baş köşede yer bulabilmekte ve yeni yazar ve şair adayları onlara kolay erişebildiklerinden, çok daha fazla feyz alma imkanı bulabilmektedirler. Örneğin Kahve Molası aynen bir yazım atölyesi gibi çalışmakta, yazılan yazılar yorumlandıkça yazarlar daha iyi eserler çıkarabilmektedirler. Usta-çırak ilişkisinde belirleyici olan ustadır. İnternette, çıraklar almaya ve aldıklarına saygı göstermeye hazırdırlar. Eğer ustalar da önyargılarından sıyrılıp bu mecrayı layıkıyla kullanırlarsa çok saygın ve geliştirici bir etkileşimden bahsetmek olasıdır.
MT: Erişilen bir web sayfası sonsuz sayıda çoğalabildiğinden her kullanıcı eserin bir kopyasını edinebiliyor. Basılı eserle, sanal sayfanın etkili olma mücadelesinde sanal edebiyat yarına neyi taşıyor? Çoğalan şiirimizin geleceğinin nasıllığını sormak istiyorum?
CÖ: Bu sorunuzda da aslında tüm bu tartışmaların merkezinde yer alan ciddiye almama, değersiz bulma gibi kavramlar var. Öncelikle bu görüşümüzü değiştirmek zorundayız. Sanal, dijital ya da her ne şekilde ifade ederseniz edin, internet üzerinde yer alan, gelişen , kolay erişilen bir edebiyatı diğer basılı edebiyat eserlerinden ayırmaktan vaz geçmeliyiz. İnternet biz istesekte istemesekte kağıdın yerini almaktadır. Bu gelişmenin önüne geçmek mümkün değildir. Önemli olan bu gelişmeden sonuna kadar yararlanmayı bilmektir. Kısa bir müddet sonra bir kereliğine satın alacağımız kitaba benzer plakalar üstüne dilediğimiz kitabı indirerek aynen kitap okur gibi okuma olanağına kavuşacağız. Keza gazeteler bu yöntemle satılacak ve gerçek zamanlı haber alma olanağına kavuşacağız. Ayrıca teorik olarak dijital bir eserin basılı bir esere nazaran ömrü sonsuzdur. Ve gene teorik olarak Milli Kütüphane'yi bir çantaya sığdırmak mümkündür. Özetle, internet ya da dijital ortam edebiyatı gerçek anlamda geleceğe taşıyan bir mecradır. Başka türlü yorumlanması anlamsızdır. Uygun ortam buldukça çoğalan şiirimiz de çoğalan yazılarımız gibi geleceğimizi aydınlatacaktır. Yepyeni şairler, yepyeni yazarlar bu kolay ortamda beslenip gelişecek ve önlerine çıkan fırsatları daha iyi ve kolay değerlendirip başka mecralarda da yerlerini alacaklardır. Sanal edebiyat ciddiye alınmayı çoktan hak ediyor. Korkmak, çekinmek, kötülemek yerine anlamaya ve kullanmaya çalışmak en güzeli. Kahve Molası'nın kapıları bu konuda sizlere sonuna kadar açık. Teşekkür ederim.
...
İşte böyle. Hepinize güzel bir haftasonu diliyorum. Hoşçakalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
 |
Önce İnsan : Cumhur Aydın İyi Geceler. İyi Uykular... |
|
Yakında sahipleri açıklanacak bu yılın Oscar Ödüllerinin altı dalda aday gösterilerek öne çıkan filmlerinden biri, "Good nights and good luck!". George Colooney ikinci yönetmenlik denemesi'ni siyah beyaz çekmiş. Belki 1950'lerin Amerikasındaki cadı avı atmosferini daha iyi yansıtabilmek ve dokümanter kimi görüntüleri doğrudan kullanabilmek için. İyi de yapmış. Televizyonlu ilk yıllar. CBS Kanalında Salı akşamları yayınlanan programın adı, "İyi Geceler ve İyi Şanslar." Mc Carthy'in komünist soruşturmaları tüm ülkeyi esir almış, herkes aklını kaçıracakken, yürekli bir grup gazeteci 'gerçeği, yalnız gerçeği' dile getiriyorlar, korkusuzca. Kiminin canına, kiminin kariyerine olan oluyor. Programda çöpe! Ancak saklanmayan gerçekler, umudu seslendiriyor, geleceğe.
Bazen hoş rastlantılar gününüzü, çektiğiniz resmi tamamlayıveriyor işte! Bu düzeyli filmin ardına bir de Suriyeli bağımsız Gazeteci Hüsnü Mahalli'yi dinlemeyeyim mi, iki saat. Her ne kadar bir bölüm medya, Oktay Ekşi Bey'de dahil kendisine yükleniyorsa da; son zamanlarda bazı TV kanallarda onu izleyenler sanırım katılacak Mahalli, elli yıl sonrasında bu kez tüm dünya uyutulmaya çalışılırken, 'gerçeği' dile getirmeye çalışan az sayıdaki düzeyli gazeteciden biri.
Mahalli hızlı bir Orta Doğu turuna çıkardı bizleri, egemenlerin planlarının izlerini sürerek.
Kendisine göre, Türkiye dünyanın en önemli ülkesi. Çünkü dünyanın ekonomiyi etkileyen petrol, kültür ve dinler ekseninde can damarı bölgesinin (Tanrı da bölge tespitinde aynı kanıda diyor Mahalli gülerek, onun için tüm peygamberleri bu bölgeye yollamış!) en güçlü ve en kilit ülkesi, her şeye karşın. Irak'ta karşı karşıya getirilemeyen Türkiye ve bölge ülkeleri, bu kez İran'da benzer bir kapışmaya hazırlatılıyor ona göre. İsrail'deki büyük nükleer güç göz ardı edilerek, bu kez İran'ın gizli servis raporlarına göre bile saldırı amaçlı kullanıldığında ancak on yıl sonra tehlikeli olabileceği varsayılan nükleer gücü bahane ediliyor. Türkiye'de beş yıllık bir süre içinde nükleer tesis yapılandırılmaya başlanacağını iddia ediyor Gazeteci.
Hüsnü Mahalli Irak'taki seçimler ertesi, Kürtler ve Şiiler kollanarak oluşturulan federal yapının bir model olarak başta Türkiye olmak üzere diğer bölge ülkelerine de yerleştirilmek istendiğini düşünüyor. Bir yanda İranlı Şii Devletinin önüne Iraklı-Arap- Şiiler çıkarılırken, diğer yandan yeni Kürt federe devletleri oluşturulmaya çalışılıyor. Şimdiye kadar ki tüm İslam referanslı terör örgütlerinin az ya da çok Amerika desteğinde oluşturulduğunu ve olgunlaştırıldığını savlayan Mahalli, hemen hepsi Sünni olan bu örgütlerin dengelenmesinin de bu hesaplar içinde düşünüldüğünü varsayıyor. Bir yandan Amerika tarafından yönlendirilen şeyhlikler diğer yandan ılımlaştırılıp, ehlileştirilmeye çalışılan Müslüman Devletler...
Hesap tek ve aynı... Bölgenin karıştırılması, ülkelerin güçsüzleştirilmesi, din ve ırk ekseninde parçalanması ve ulusal güçlerin önünün kesilmesi. Çünkü sömürü ancak böyle gerçekleşiyor ve sürdürülebiliyor. Petrol çıkaran ülkeler, silahlanarak birbirleriyle savaştırılıp, bir yandan petrol kontrol edilirken diğer yandan gelirler yeniden Amerika'ya, silah üreten diğer ülkelere akacak. Suudi sermayesinin doğrudan ABD'de depolanması, Yemen, Kuveyt Emirliklerinden haraç istenmesi de cabası.
Demokrasi falan hepsi hikaye tabi. Gazeteci Mahalli ABD tarafından demokratikleşmeye başladıkları savıyla örnek gösterilen Bahreyn, Katar ve Fas gibi ülkelerdeki demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan garabetleri komik örnekleriyle anlatıyor. Suudilerin şu sıralar görüntülü cep telefonlarının caiz olup olmamasını, Mısırlıların ise eşlerin birbirleriyle çıplak sevişip sevişemeyeceklerini tartıştıklarını söylüyor. Bizde ise türbanın ısıtılıp ısıtılıp getirildiğini söylemeye dili varmıyor herhalde. Ulusal bir tavır içinde olmayın, düşünmeyin de ne yaparsanız yapın. Amerikanın, AB'nin canına minnet!
Hüsnü Mahalli ömürlerinde Irak'a, Orta Doğuya gitmemiş ya da özel amaçlarla orada olmuş kimi 'Plaza Gazetecilerinin' kendilerini Orta Doğu Uzmanı ilan ettirip, ülke çıkarlarının aleyhine büyük ülkeler lehine ne gerekiyorsa, hangi bilgi kirlenmesi, manüpilasyon gerekiyorsa onu yaptıklarını söylüyor. ABD'nin bölgenin 'demokratikleşmesi' için ayırdığı yüz milyar doların ülkelere ve hainlere bölündüğünde herkese az ya da çok bir para düştüğünü belirtiyor Mahalli!
Bölge insanlarının aklını boşaltma, reflekslerini ortadan kaldırma, kültürsüzleştirme ve tek tipleştirme. Herkesin kazanabileceğini, herkesin yitirebileceğini kulaklara üfürme!
Televizyon programlarının büyük çoğunluğu -bu çerçevede- uyutmaya hizmet ediyor. Çünkü yürekli, meslek değerlerine sahip nitelikli gazeteciler giderek azalırken, satın alınmış medya mensupları eliyle pazarlanıyor bu büyük oyun.
İster eğlence, ister ekonomi, ister yarışma, ister tartışma! Hepsinin ortak adı:
"İyi geceler... İyi Uykular!"
Cumhur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan MAYDANOZ |
|
Gidişi ardında kocaman bir yokluk yarattı. Çaresiz, amaçsız, başıboş ve kimsesiz kaldım. Bir süre seni uğurladığım yerde kaldım. Gittiğini görmeme rağmen içime sindiremedim. Sonra otuz dört numaralı perona başka bir otobüs çektiler. O zaman orda beklememin çok anlamsız olduğunun farkına vardım.
Oysa oturup her şeyi konuşmuştuk. Ağlamayacağım diye sana söz vermiştim. Zaten en çok birkaç ay içinde dönecektin. Kalmak için gitmiyordun. Seni otobüse bindirdiğim o gece sabaha kadar uyumadım. Saate bakıp "Şimdi Balıkesir'i geçmiştir. Bursa terminaline girmek üzeredirler."diyordum. Senin yerine kendimi koyup yolculuğunun nasıl geçtiğini hayal etmeye çalışmıştım. Git git yol bitmeyince uykun gelmiştir. O sıkış tepiş koltukta uyumaya çalışmışsındır. Saçların dağılmış, gözlerin uykusuzluktan küçücük kalmıştır.
Senin otobüsten indiğini tahmin ettiğim saatlerde sabırsızlandım. Telefonunu bekledim. Araman geciktikçe korkularım çoğaldı. Kötü ihtimaller beynime üşüştü. Radyoyu, televizyonu açtım. Beni aradığında rahat bir nefes aldım. Uyumuşum…
İlk günlerde senin yaşadığın kente yağmur yağdığında ben ıslanırdım. Kar haberlerini gördüğümde benim yollarım kapanırdı. Üşürdüm… Sonraki haftalarda alışır gibi oldum. Telefonla rahat rahat konuşabilmek için akşamı iple çekiyordum. Sonra bir şeyler olmaya başladı. Ayrılığın haftaları uzadıkça senin zamanın daraldı, benim sabrım. Sabırsızlıkla beklediğim saatler yanlış anlamaların, tersliklerin, kavgaların, özür dilemelerin eline geçti. Mesafeler ve telefonların insafına kalmak umutlarımızı azalttı. Yavaş yavaş düşlerimizi soldurdu.
Ne o dönüp geldi, nede ben onun yanına gittim. Sular bulandı, geceler uzadı. Bir akşam telefonda "Ben bunu sürdüremem. Bu ikimiz için de eziyetten başka bir şey değil."deyiverdi. Yıldırımlar düştü, ulu ağaçlar yere devrildi. "Bunu bekliyordum." diyemedim. Oysa bu fırtınanın yaklaştığını hissediyordum. Ağlayıp sızlamanın kimseye yararı yoktu. Onu kendi haline bırakıp kabullenmeye çalıştım.
Ben işin sonunun buraya varacağını biliyordum desem yalan olacak. "Gözden ırak olan gönülden ırak olur." diyenler haklı çıktı. Kendimi işime gücüme verdim. Resimleri yaktım. Kendime yalanlar söyledim. "O kız zaten sana göre değildi. Boş ver gitsin. Cehenneme kadar yolu var." palavralarıyla avunmaya çalıştım. Birkaç kez iyice kahırlanıp küfelik oluncaya kadar içtim. Kendimi avutacak, acımı azaltacak bir yol bulamadım.
Zaman içinde insan her şeyi kabulleniyor. Yaşanılan gündelik sıkıntılar, sırdan problemler insan belliği üzerinde onlarca sis perdesi oluşturuyor. Ne yaparsanız yapın hiçbir şeyi tam olarak unutamıyorsunuz. Yerine yenisini koymak, bir başkasıyla geçmişin yaralarını sarmak mümkün olmuyor. Acılarınız yavaş yavaş külleniyor.
İki yıl sonra bir akşam vakti şeytan dürttü. Nasılsa numarası da değişmiştir. Arasam ne olacak? En fazla iyi misin hoş musun la geçiştiririm diye onu aradım. Telefonu açtı. Uykulu ve bezgin bir ses tonuyla "Alo" dedi. Ellerim kırılsaydı da aramaz olaydım. Ne diyeceğimi bilemedim. "Sesini duymak istedim. Seni merak ettim." dedim. Aradığıma çok sevindiğini söyledi. Kullandığı ses tonu ve üslubu Benim kavga ettiğim kıza hiç benzemiyordu. Telefonda beni merak ettiğini, aramak istediğini ama olanlardan sonra utandığını söylüyordu. "İyi geceler. Seni ararım, görüşelim."gibi sözler söyleyerek konuşmayı beceriksizce bitirdim.
Oysa bundan sonra görüşsek ne olacaktı? Özürler dilense, hatalar paylaşılsa ne olacaktı? Ne ben iki yıl önce bıraktığım yerden sevmeye başlayabilirdim. Ne de o… Tahminime göre tek bir ortak yanımız vardı. İkimizde çok yalnızdık.
Kırgındım. Öfke duymuyordum. İntikam almak, ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek istemiyordum. İlk adımı ben attığım için sumak istemiyorum. Yine de ararsa daha mesafeli konuşmaya özen göstermeliydim. Ona umut vermek, aramasını heyecanla karşılamak beni yanlış anlamasına yol açabilirdi. Bundan sonra bizden artık ne köy, nede kasaba olurdu.
Ertesi sabah kuşluk vakti telefonla aradı. Dereden tepeden konuştuk. Konuşmasından söylemek isteği şeyler olduğunu, ama henüz açılıp saçılması için zamanın erken olduğunu hissettiriyordu. Bir, iki, üç konuşma derken geçen iki yılın içine sığdırdıklarını bana anlattı. Üstelik anlatmaya çok istekliydi. Sanki yaşadıklarını kusmak, boşaltmak ister gibi davranıyordu.
Kavgalı telefon görüşmelerimizin yaşandığı zamanlarda karşısına birisi çıkmış. Çok iyi, anlayışlı, sevgi dolu, mükemmel, hayatının erkeği diyebileceği biriymiş. Ona hemen âşık olmuş. Zaten başka türlüsü de elinde değilmiş. O erkekle bir aşk yaşamak onun kaderiymiş. Onunla tanışınca benimle sürdürmesi mümkün değilmiş. Dürüst davranmak için ikimiz birlikte idare etmeyi hiç düşünmemiş ve beni bırakmış. Zaten bizim ilişkimiz o hengâme içinde can çekişiyormuş, En aklıca olanı bitirmekmiş.
Adam karısından ayrı yaşıyormuş ama akrabaları yuvanı yıkma diye baskı yapıyorlarmış. Hatta bunu o adamla ilişkini keseceksin, görüşmeyeceksin diye tehdit etmişler. Tehditlere falan göğüs gerip adamla ilişkisin sürdürmüş. Adam kalp krizi geçirmiş. Hastaneye kaldırılınca eşi ve çocukları gelmiş. Sevgilisini görmek için gittiğinde onu hastaneden kovalamışlar. Zaten bunlar senin yüzünden oldu diyerek faturayı ona kesmişler. Sevgilisini eşi ve çocuklarıyla bırakıp hastaneden ayrılmış. O gün o ilişkiyi bitirmeye karar vermiş. O ilişkiden sonra uzun zaman savrulmuş. Kendini toparlayabilmesi aylar sürmüş. Yaşadıklarının mutsuzluğu ve bunalımıyla birkaç saçma sapan ilişki daha yaşamış. Her seferinde daha da batmış. Kendini çok yorgun, kirli ve talihsiz hissediyormuş.
Ben anlattıklarını merak ediyor muydum? Benden sonra ne yaşadığı ilgimi çekiyor muydu? Elbette ki hayır. Neden her telefon konuşmasında dönüp dolaşıp bunları anlatıyordu. Kader gibi algılanan ve sunulan bir ilişki çok mu anlaşılır ve makul oluyor? Yani iyi etmişsin mi demeliyim? Gölge etmemişim deyip sevineyim mi? Anlamıyorum…
Konuşmalar dönüp dolaşıp aslında beni ne kadar sevdiğine, benim ne kadar iyi ve değerli biri olduğumda düğümlendi. Bulunmaz Hint kumaşıymışım da haberim yokmuş. Yeniden oynar mıymışım onunla? Ben zaten bundan korkuyordum. Sanki anlatınca her şey tertemiz oldu? Benim iki yılı kesip çıkarmaya, filmi koptuğu yerden bağlamaya gücüm yetmezdi. İsterse iki arkadaş gibi görüşebileceğimizi, olanları unutmamız gerektiğini söyledim.
Konuştuklarımız aklımı iyice karmakarışık etti. Bahçelerde gazoz ağacı. Gel bize bazı bazı. Tencere yuvarlanmış. Seninki benden kara. Benim terazim bu kiloyu tartmazdı. Maydanoz ilişkiler, turp sıkılmış beklentilerle uğraşmaktansa kalbimdeki kırıklar ve zihnimdeki çiziklerle yaşamayı seçtim.
Seyfullah Çalışkan seyfullah@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
ÖNSÖZ : Ömer Akşahan TEKNE KAZINTISI OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI! |
|
Yıllardır içimde gizlemeye çalıştığım bir özelliğimin günün birinde bir psikolog tarafından deşifre edileceğini hiç düşünmemiştim. Hele bunun hiç de uygun olmayan bir deyimi açıklamak için kullanılmasına şaşırmadım değil. Yazar, "Ruh sağlığı kavramı ve tanımı, bir tartışma olarak o kadar yenidir ki, 'tekne kazıntısı' dense yeridir."(1) demiş. Ruh sağlığının yeni konu olmasının tekne kazıntısıyla nasıl bir bağlantısı olabileceğini kestirme konusunda zekâmı zorladım, gene de bir bağlantı oluşturamadım. Oysa eskiler 'teşbihte hata olmaz' deseler de, bu benzetme bence yerine oturmamış.
Ancak bir yararı olduğu kesin; çünkü kendime ait bir gerçeği yüzüme vurdu. Psikolog yazar, bu deyimin yeterince tanınmadığını düşünerek, kendince bir açıklamaya girişiyor: "Bu yakıştırma, yaşını başını almış ana-babaların beklenmedik ve onlara göre oldukça geç bir vakitte sahip oldukları çocukları için kullanılır. Tekne kazıntısı çocuklar, ailedeki en küçük torunla akrandır, hatta bazen daha da küçüktür." (2)
Benzetme ne kadar uymamışsa da, açıklaması gayet yerindeydi.. Demek sonunda bu da bir sır olmaktan çıktı, âleme duyurma zamanın geldi dedim. Bilinçaltı sinemamın makine dairesine girip, motor dedim. Akıp giden film şeridinden, kalemin yakalayabildiklerini ekrana dökmeye başladım.
Gerçekte bu sırrı bir ölçüde başka bir yazımda dolaylı biçimde açıklamıştım. Ancak adını doğru koymamıştım. Evet, ben, tek eşli bir babanın 14. çocuğu olarak dünyaya gelmiştim. Doğrusu tam anlamıyla bir 'tekne kazıntısı'ydım. Bu şekilde dünyaya gelmenin nasıl bir ayrıcalığı olabilirdi? Bilinen artıları ve eksileri nelerdi? Bunları tümüyle anlatma olanağına sahip değilim ama birçok artısını çocukluğumda doyasıya yaşadım. Kim bilir, belki h?l? yaşıyorum. Bunlardan belleğimden dün gibi anımsadığım birini anlatmaya çalışayım.
Çocukluk dönemimin en belirgin ve unutulmaz anısı, her müslüman erkek çocuğun yaşadığı sünnet şöleni. Babam ve annem onca çocuk yetiştirmenin yorgunluğundan mı, yoksa ekonomik olmasını düşündüklerinden midir, bilinmez, benim sünnetimi iki ağabeyimle birlikte yaptırdılar. En büyüğümüz 13, ortanca 10 ve ben 5 yaşındaydım. Burunlu bir otobüsle şehir turu atmanın zevkine doğrusu anlayamadım. Düşünün bir kez, beş yaşındasınız ve içkili, bol köfteli sofralar arasında sersem tavuk gibi dolaşıyorsunuz ve bir anda ne olduğunu anlamadan kendinizi usturalı bir kasabın önünde buluveriyorsunuz! O an, evin bahçesinde bir hasır üstündeyim. Üstümde boydan beyaz sünnet giysisi açılmış. Bir yanımda ızbandut gibi bir adam ellerimi arkadan sıkıca kenetlemiş. Ah, ne kadar bağırsam da nafile. Her şey vücudumun uç noktasındaki gereksiz parça için! Hani, kasap et, koyun can derdinde, derler ya, benimkisi işte aynen öyle. Sonunda haykırışımı bastırmaya çalışan davul zurna arasında kendimi kaybetmişim.
Elbette evin en küçüğü olmanın dezavantajı olduğu kadar avantajlı yanları da oldukça fazla. Bir kere, ailenin direği anne ve baba en olgun çağını yaşamaktadır. Annem beni 42 yaşında doğurduğunda babam 53 yaşındaymış. Üstelik ailemizin ekonomik olarak en rahat dönemini yaşadığımız yaptığımız sünnetten belli olmuyor mu? En büyük ağabeyimle aramda tam tamına 27 yaş fark var. Benim doğumumdan birkaç ay önce de ağabeyimin ilk oğlu dünyaya geliyor. Bu arada ablamın çocukları ile aramda kaç yaş fark var henüz öğrenebilmiş değilim. Doğrusu psikolog yazarın tekne kazıntısı tanımlamasına tıpa tıp uyuyor benimkisi.
Yaşıtım olan yeğenimin amcası olmak nasıl bir duygu, hiç tatmadım. Birbirimizi daima ön adımızla hitap ederiz. İki kardeş ya da iki aynı mahallede yaşayan iki arkadaş gibiyiz. Benden büyüklere de abi ya da abla dediğim olmuşsa da nedense onlarla bir arada olma şansına pek erişemedim.
Tekne kazıntısı çocuklar genelleme yapmak doğru olmasa da belirtmeden edemeyeceğim, çoğunlukla şımarıktırlar. El bebe, gül bebe büyürler. Hayat gailesi denen ailenin yaşadığı zorlukları pek tanımazlar. Her şeyi hazır buldukları söylenebilir. Bu tarzda büyüyen bir çocuğun daha sonra da sorunlu bir çocuk olacağı varsayımını da göz önünde bulundurmak gerekmez mi? Kendimi de bu savın dışında tutmuyorum. Yine de her ailenin kendine özgü koşullara sahip olduğunu da anımsatalım.
Bu satırların yazarı olarak, özellikle genellemelerden kaçınarak, tekne kazıntısı olmanın dayanılmaz ağırlığı altında yaşadığım çocukluk ve ilk gençlik çağımın bende derin izlerini benliğimde taşımakta olduğumu biliyorum. Son çocuk olmanın en büyük nimetini okul hayatımda gördüm. Bana gelinceye kadar, hiçbir çocuğunu ilkokul sonrası bir okula göndermeyen babam, nihayet annemin de ısrarlı baskısı sonucu ortaokula gitmeme rıza göstermiş olmasıyla, önüm açıldı. Ortaokulu doğduğum kasabada başarıyla tamamladığım yıl babamın ölümü benim şen şakrak geçen çocukluk dönemimin de sona erdiği yıl oldu.
Öğretmen okulu ve ardından gelen yüksek okul yıllarım yatılı öğrenci olarak, devlete minnet duymakla tamamlanmıştı. Eski şımarık Ömer gitmiş, hayat kavgasına genç yaşta girişmek zorunda olan bir genç olmuştum. Her türlü zorluğuna rağmen hayata tutunmayı başaran tekne kazıntısı ben, yıllar sonra da olsa yine içindeki şımarık Ömer'in kıpır kıpır gülümsediğini itiraf etmek durumunda.
Tekne kazıntılarının ruh halleri konulu bir doktora tezi hazırlayana rastlarsam gönüllü kobay olabilirim. Belki bu sayede kendime soramadığım birçok sorunun da muhatabı olarak kendimi ödüllendirmiş olabilirim. Buradan ilgilenenlere duyurulur!
Bu konuyu ele almış bir felsefe yazısına da rastlayamadığım için ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Hani bir yerinize batan iğnenin yarattığı sancıyla dünyanız nasıl kararırsa, tekne kazıntısı olmak da benim için ölünceye kadar boynumda taşıyacağım bir yafta olacak. Bunun için de kimseden bir ödül almayacağım. Japon gülü de değilim ki her mevsime direnebileyim. Dün parçalı bulutlu olabilirdim, şu an kuzeyden esen bir karayele teslim olarak, küçük bir ölümü düşleyebilirim. Anımsadığım her şeyi bir anda unutabilirim. Yazmaya oturduğum her an, kendimi tanıma adına yaptığım küçük savaşlar, çoğunlukla yenilgiyle sonuçlansa da savaşmaktan vazgeçemem.
Yazarken bir yandan da aramamı sürdürüyorum. Sonunda aradığımı şeyi buluyorum. 200 yüz yıl sonra Lichtenberg imdadıma yetişiyor: "Sanırım, insan nihayet o kadar özgür bir varlıktır ki, olduğuna inandığı şey ne ise kendisinin o olma hakkı tartışma konusu edilemez."(3) Yani, ben de şimdi öğrendiğinize göre bir tekne kazıntısıyım, tartışmanız gerekmez. Ayrıca bu, yazı yazmama, şiirle uğraşmama da engel bir h?l değildir umarım! Neyse, konuyu uzattıkça, yeni bir sayfa daha açılacakmış gibi bir duygu var içimde. En iyisi perdeyi kapatayım. Klasik bir 'SON' deyip, bir tekne kazıntısı olmanın dayanılmaz ağırlığı ile huzurlarınızdan ayrılayım.
Size bir itirafta daha bulunayım mı? Bu yazımın gizli hedefi, Lichtenberg, Christoph Georg"un "AFORİZMALAR"ına dikkatinizi çekmekti, Benden söylemesi, başucu kitabımı sizinle paylaştım.
Son söz: "Şafak ne yapsın ki, biz kalkmıyorsak."(4)
Notlar:
1. desen mi, demesen mi? ruh halleri üzerine, Selçuk Demirel, Cem Mumcu, Yıldırım B. Doğan, alıntılanan söz Yıldırım B. Doğan'ait, sy. 13, Okuyanus Yayını, İst., Şubat 2001.
2. a.g.y., sy.13.
3. Aforizmalar, Lichtenberg, Christoph Georg, sy.107, Dost Yayınları, Çeviri Tevfik Turan, Ankara, Kasım 2000.
4. a.g.y., sy.110.
Ömer Akşahan
| | | |