Gelin bu projeye destek olun



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 923

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 17 Şubat 2006 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Yine vakit kalmadı!...


Merhabalar,

Dünden pek farklı değilim. Üstüne üstlük bir de sabah 6:00 gibi yollara düşmek durumundayım. İzin verirseniz ben gene erkenden kaçayım. Hem aşağıda sizler için hazırlanmış pek güzel yazılar var. Bir de ek bölüm koydum Kahve Molası'na. Son zamanlarda bulmacada bir çılgınlık yaşanıyor biliyorsunuz. Sudoku denilen bu Japon icadı bulmaca tüm Dünya'da almış başını gidiyor. Bizde de ekler kitaplar epeyce çoğaldı. Ben de müptelası olanlardanım. Bilenler bilmeyenlere öğretir mutlaka ama ben bir açıklama koymayı ihmal etmedim pek tabi. Bundan böyle hergün bir tane Sudoku bulmacası olacak Kahve Molasın'nda. Cevabını ertesi günkü sayıda bulabileceksiniz. Bugün kolaydan başlıyoruz, gittikçe zorlaşacağız. Umarım seversiniz. Artık pikaba bir güzel şarkı koyup kaçayım. Mina söylüyor, Senza Flato. Hepimize bol güneşli, ılık bir haftasonu diliyorum. Esenkalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


17 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku




Yukarı

 

Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  MECİT ONBAŞI

Durağan yavaş yavaş yeni bir akşamın kucağına sokuluyordu. Karanlık sokaklara ineli daha bir saat bile olmadan kasaba sakinleşmişti. İnsanlar evlerine çekilmiş, otomobillerin gün boyu kasabaya hâkim olan gürültüleri bile susmuştu. Ana caddedeki dükkânlar hala açıktı. Son müşterilerini bekliyordu. Akşamda ne bir telaş vardı, ne de sizi ansızın sarmalamayı bekleyen hüzün... Bir gün önceki, on gün önceki, on yıl önceki akşamlar gibiydi. Ne bir eksik, ne bir fazla… Gökırmak son bir kez esneyip kasabaya baktı. Yumuşak sesiyle kendi ninnisini söylemeye başladı. Kasım sarı yapraklar kadar akşamlara hafif bir ayazı da katmaya başlamıştı. Durağan'a akşam sessizce, ayakuçlarına basarak geliyordu.

Televizyon karşısında üç arkadaş, sosyal içerikli haberleri dinliyorduk. Yine savaş, yine amerikan dolarının engellenemez yükselişi, bol kepçeden kriz haberleri... Aslında televizyon kendisi söylüyor, kendisi dinliyordu. Belki de sadece gürültüsü odayı doldursun istiyoruz. Henüz uyumak için çok erken, kanlı-canlı sohbetler, tartışmalar için ise çok geçti. Akşam masallar istiyordu ya da şarkılar ama biz ikisin de beceremiyorduk.

Türkiye'nin en çok izlenen haber programı işi zerzevatçılığa dökünce gülüşmeler oldu. Neymiş efendim "Ahlaksız memur dul kadınlara musallat olmuş." Olsun bize ne? Böyle söylenmez, çok ayıp. Dul kadınların toplumsal sorunlarına duyarsız kalmak bize yakışmaz. Siz dul bir kadının çektiği sıkıntıları biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, adamlığınızdan çok şey kaybettiniz.

Aynı sözleri ve görüntüleri dakikadır tekrarlayarak bizi salak yerine koydular. Kimsenin aklına kanalı değiştirmek gelmedi. "Acaba dul erkeklere musallat olan bayan memur da olacak mı? Adamızı listeye yazdırsak hiç fena olmaz."geyiğine düştük. Ne olur bize musallat olsun. Habere konu olan memur önce yüksek elektrik faturaları düzenliyormuş. Faturaları ödemekte zorlanacak dul kadınları seçerek elbette. Ondan sonra da kendisiyle birlikte olurlarsa bu sıkıntıdan kurtarmayı vaat ediyormuş. Yani faturayı para ile ödemekten başka seçenekler sunuyormuş. Görüntü olarak sunulanlarda bir kadın ve bir erkek saat 03.00 sularında fatura pazarlığı yapıyorlar. Elbette ki kadının evinde... Memurlarımız gece gündüz uyumadan vatandaşın hizmetinde. Tam bu salak haberle neşelenmeye başlamıştık iki misafirimiz geldi. Ayağa kalkıp yer gösterdik, hoş beş ettik.

Gelenlerden biri bizim arkadaşımızdı. Beraberinde gelen yaşlı ve sevimli amcayı Namı-diğer Mecit Onbaşı diye tanıttı. "Bakmayın bu kadar genç göründüğüne bu adam tam seksen yaşında." dedi. Mecit Amca büyük paltosunu çıkarıp koltuğun üzerine koydu. Yaşı seksenmiş. Kendisine sorarsanız seksen diyenlerin matematiği zayıf. Geceli gündüzlü tam yüz altmış. Altı yıl önce hayat arkadaşını kaybetmiş. Mecit Onbaşı matematiğine göre geceli gündüzlü tam on iki senedir yalnız. İnsan sıcaklığına ve sohbetlere aç.

Ayakları sağ olsun. Bizi adam yerine koyup laflamaya gelmiş. Dalgaya almasınlar, makaraya sarmasınlar diye okumuş adamları, oturaklı, tumturaklı, aklı başında adamları seçermiş. Bizi de adamdan saydı ya, ne mutlu bize...

Askerlik hariç bütün yaşamını bu kasabada geçirmiş. Önemli görevlerde bulunmuş. Yıllarca belediye başkan yardımcılığı, il genel meclisi üyeliği yapmış. İlçenin tanınan, bilinen en eskilerinden biri... Yaşına rağmen oldukça dinç, atik ve sağlıklı. Öyle yerinden taksit taksit kalkanlardan, başkasının yardımına muhtaç olanlardan değil. Tam evlendirilecek adam. Bizim de elimiz armut toplamıyor ya. Uygun kısmetler arandı. Tek tek filancanın anası, kaynanası diyerek önerildi. Kız istemeye gitmelere karar verildi. Mecit Onbaşı hiç birine evet demedi.

- Oğlanlarla, gelinlerle rahatım iyi. Ben böyle iyiyim.
- Mecit Onbaşı, sana da bir can şenliği lazım, dedim.
- Doğru, ama gürültü patırtı olur. Düzen bozulur..
- Korkuyor, oğlanlardan, gelinlerden korkuyor..
- Kimseden korkmam. Bana Mecit Onbaşı derler. Kötülük olmasın. .

Mecit Onbaşı her türlü şakaya dayanır, her sözü kaldırır. Ama "seni Kocaburun nasıl dövmüş? Çeltik argında ıslatmış, ıslatmış yine dövmüş. Hele bir anlatsana..."dendi. Mecit Onbaşı yerinden fırladı. Pimi çekili el bombası oldu.
- Senin de matematiğin zayıf, dedi.
- Bizi barıştırdılar, kardeş filan ettiler. Boş ver. Yok öyle dayak, falan.

Mecit onbaşı bu konun açılmasına çok kızdı. Ama lafın üzerine gitmedi.
Yeniden yerine oturdu.
- Misafiri niye dövdün?, diye sordular.
Oturduğu yerden hafif doğrularak yüzlerimize baktı. Dinleyenlerin ilgilerini kendince tarttı. Sigarasını tazeledi. Kül tablasına, sigaranın dumanına baktı. Çakmağını, anahtarını arıyor sandım. Oysa söze nasıl başlayacağını arıyordu.
" İkindiye doğru çiftten geldim. Öküzleri boyunduruktan boşladım. Annem;
- Oğlum senin karnın acıkmıştır. Gel bir iki lokma bir şey ye. Biraz dinlen. dedi.
- Ben kahveye gidiyom. Bir iki çay içer az soluklanırım. Sonra da gelir bir iki lokma yerim, dedim.
Evden çıkıp, kahveye gittim. Kahve dediğime bakmayın. Şimdiki gibi masalar, sandalyeler nerede? Viran bir bina, hasır örme tabureler. Ben çayımı içerken, korucu atın yularını tutmuş, üstünde orman şefi kahvenin önüne geldiler. Orman şefini biraz gözüm ısırıyor ama o zaman çıkaramadım. Tevatür yüksek, dangalak bir atın üstünde, biraz kibirli bir adam. Daha dikkatli bakınca orman şefini tanıdım. Van Muradiye'de askerken bizim dört ay kadar takım komutanlığımızı yapmıştı. Biraz büyük burunlu, kendini beğenmiş… Kimseye yaklaşmayan, samimi olmayan biriydi. Kahveye baktı. Kimse de buyur etmedi. Benim de durumum münasip değil. Ayağımda çarıklar, tarladan yorgun argın gelmişim. Buyur etmek istiyorum ama biraz da çekiniyorum. Yine de:
- Buyur beyim, bir acı kahvemi iç, diyerek şefi kahveye çağırdım.
Atından indi. Korucu atı aldı. Teri soğumasın diye dolaştırmaya götürdü. Şef atından inince ocağa gittim. Ocakçıya:
- Bize iki kahve yap. Fincanlarını iyice yıka, bardak çıkar. Bardağı
tertemiz yuğ, içine su doldur, masanın üzerine fincanın yanına bırak, dedim.
Şefle içeride oturduk. Hal hatır sorduktan sonra:
- Şefim siz askerliğinizi nerde yaptınız? dedim.
- Van, Muradiye, birinci bölük, üçüncü takım.
- Peki ya sen?
- Hani o takım da bir Mecit Onbaşı vardı ya? İşte o benim, dedim.
Birbirini bulmuş iki eski yetim gibi yeniden kucaklaştık. Şef bu tesadüfe şaşırdı, çok sevindi. Dereden tepeden, askerlikten laflarken kahvelerimizi içtik.
- Şefim sen burada otur. Sakın bir yere ayrılma. Ben on dakikaya kalmaz geleceğim, dedim.

Kahveden kalktım. Durak Hanın arkasında İsmail Usta diye bir adam vardı. Kuzuyu sırığa takar, yavaş ateşte çevire çevire kızartırdı. İsmail Usta'nın yanına vardım. Yeni kızarmış kuzuyu göstererek:
- Usta, bu kuzuyu böylece, bütün olarak gazeteye sar. Benim üstüm yağlanmasın. Bizim eve bi zahmet sen götürüver, dedim. Usta ile anlaştıktan sonra bi koşu eve gittim.

Anama:
- Ana hatırlı misafirim var. Gözünü seveyim kaşıkları, siniyi, sahanları iyice yıka. Yeni sofra örtüsü ser. İki küçük sahan yoğurt hazırla. Kaymağı üstünde kalsın. Sahanların kıyılarına falan sürülmesin. Kapların kenarları bulaşık olmasın, dedim
O zaman şimdiki gibi demir kaşıklar, çattalar ne gezer. Şimşir kaşıklar var. İkramda yol yordam bilen kim? Elimizden geldiği kadar ağırlamak maksadındayım. Mahcup olmasak yeter. Kahveye geri döndüm. Orman Şefi orada bekliyor. Atın yularını korucunun elinden aldım.

- Şefim, benim misafirimsiniz. Sizi bırakmam. Buyurun, Allah ne verdiyse, iki lokma yiyelim, dedim.

Şefi kahveden aldım. Evin yolunu tuttuk. Kapıya gelince anama seslendim. Anam bizi içeri buyur etti. Atı merdivenin yanına bağladım. Samanına bir ölçek arpa kattım. Yesin yiyebildiği kadar. Şef ve ben yukarı eve çıktık. Anam bütün hazırlıkları yapmış. Kuzuyu mutfaktan getirdim. Gazeteleri tutan iplerini kestim. Şefim çok memnun oldu. Hem lafladık, hem yedik. Ne yiyeceksiniz? Ben yarım, o yarım kilo. Kuzu olduğu gibi kaldı. Yeniden gazeteye sarıp geri kalanını atın heybesine yerleştirdim. Şefi yolcu ettim. Gel zaman, git zaman çok yardımını gördüm. Birbirimize nazımız geçer oldu.

Günlerden bir gün şef yanında bir orman kâtibi ile kahveye geldi.
- Mecit Onbaşı bu adamı bu akşamlık misafir edeceksin, dedi.
- Emrin olur şefim, dedim.

Katibi alıp bizim eve götürdüm. Anam ocak başında kocaman bir tencere et kaynatıyordu. Katibi misafir odasına alıp, divana buyur ettim. Ortada derme çatma bir masa, iki sandalye vardı. Misafir daha divana geçmeden;
- Bu ne biçim masa ..... koduğum?,dedi.
Duymazdan geldim. Herif misafirliği falan bir yana bırakmış, bana sövüyordu.
- Hani bu a... koduğumun masasının, şişesi, bardağı, demez mi?
Aklım başımdan gitti. Herif bana resmen sövüyordu. Artık duymazlıktan gelinecek gibi değildi. Kendimi kaybettim. Annemin et kaynattığı ocağa koştum. Ucu iğsülü bir meşe odunu kaptım. Ben adamın sırtına vurdukça kilimlere korlar saçılıyordu. Annem:
- Oğlum evi yakıyorsun, yeter artık, diye bağırıyordu.
Bana engel olmak istedi ama gücü yetmedi. Yere yatırıp, pestilini çıkarıncaya kadar, öfkem geçinceye kadar vurdum. Kolundan tutup katibi dışarı attım. Nasıl kaçacağını bilemedi. Ertesi gün şef olan biteni duymuş. Utandım, mahcup oldum ama elden ne gelir.

- Mecit Onbaşı, olmasa iyi idi ama. Bizimki de hak etmiş, dedi.

Misafir dövülür mü? Dövdük anasını satayım... Not: Öykü halen hayatta olan Mecit Onbaşı tarafından anlatılmıştır. Benim kaleme almak dışında hiçbir katkım yoktur.

Seyfullah Çalışkan
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


9,889,889,889,889,889,889,889,889,889,88
8 Kahveci oy vermiş.

6 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

Ömer Akşahan

 ÖNSÖZ : Ömer Akşahan


  k u ş l a r   s e r e n a d ı

kuşlar kuşlar kuşlar…
hangi kuşun adıydı kovalanan
gözcüler tek tek itlaf edilirken

kuşlar kuşlar kuşlar…
göç yolu kapandıysa gök kubbenin
nasıl öter o şarkılar artık söyleyin

kuşlar kuşlar kuşlar…
yoksulun yuvası, ala türküsü özlemin
buluta öykünen, mor çiçekle öpüşen

kuşlar kuşlar kuşlar…
hangi kuşun gagasıyla yapılırdı savaşlar
kime ağıt yakardı sarı yapraklar dinleyin

kuşlar kuşlar kuşlar…
akordsuz sabahçı korosuydular
yeni masal dağlarına
kanat çırptılar…



Ömer Akşahan


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
4 Kahveci oy vermiş.

4 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

Tuba Çiçek

 Rengarenk: Tuba Çiçek


  ASLINDA HİÇBİR ŞEY GERÇEK DEĞİL!

Geçenlerde, bilgisayarımda adı 'ünlem' olan bir word dosyası buldum. Ne zaman, ne vesileyle, kime ve niye yazdığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen sarhoştum.

Dosyayı açar açmaz, bold, arial ve 26 puntoyla yazılmış, "ŞU DANGALAKLARDAN UZAK DUR LAN TUBA!!!" emir cümlesiyle karşılaştım. Notların devamını okuduğumda, her zaman olduğu gibi; "Kahretsin, sarhoşken bile kusursuzum. Ben bir mucizeyim!" diye kendimi takdir ettim. (Huyum kurusun, gerekli-gereksiz kendimi takdir ederim böyle. İnsan harikulade olunca, alışkanlık haline geliyor takdir edilmek. Siz komplekse kapılmayın ve etkim altında kalmayın sakın; gücenirim!)

İşte, uzak durmayı öğütlediğim dangalaklar listesi...

İnsan sarrafı olduğunu sanan hödükler: Daha kendini bile çözememiş iken, daha psikolojiden, sosyolojiden, antropolojiden bihaber iken, daha insanları dinlemeyi bile öğrenememişken; insanlar hakkında isabetsiz ve gereksiz ahkamlar kesen budalalardır bunlar.

Size verebilecekleri zarar, yaptıkları saçma sapan yorumlarla başınızı ağrıtmak ve insanlar hakkında fuzuli, mesnetsiz, sübjektif ön yargılar edinmenizi sağlamaktır.

Kendine vakit ayırmayan hırbolar: Hobileri, fobileri, tutkuları, iç sesleri, hayata karşı bi duruşları, kendilerine karşı bi tavırları, arada sırada yalnız kalacak bi cesaretleri, itiraf edecek bi sırları, yaşatacak özgün bi 'ben'leri olmayan düdük makarnalarıdır bunlar.

Zararsız gibi görünseler de, vakitleri bol olduğu için kıytırık işlere kafa yorup, püsürük şeylerle zamanınızı çalarlar. Hobilerinize, fobilerinize, tutkularınıza, içselliğinize,duruşunuza, hayallerinize, planlarınıza parazitlik yaptıkları gibi, yaşamınıza da bir gram renk katmazlar.

Yaşamı bir şov, kendini de şovmen olarak algılayan alıklar: Gösteri yapmadıkları sürece kimsenin onlara fıstık atmayacağı yanılgısı içindedirler. Her duruma, her söze, herkese, her şeye ama her şeye karşı önceden hazırlanmış mutlaka en az bir replikleri vardır. Girecekleri her ortama ve her diyaloga önceden hazırlanıp gelirler.

Başlarda eğlenceli olsa da, bir süre sonra kendini tekrar etmeye başlar, zuladaki şovları kullanır, can sıkmaya başlarlar. Alkış aldıkça coşar, coştukça kendilerini kaybeder ve sizi şovlarına malzeme, repliklerine figüran etmeye kadar götürürler işi.

Kendi doğrularının mutlak ve eleştirilemez olduğuna inanan mankafalar: Notların bu bölümünde "ZzzzzzzZZZZzzzzzzZZzzzzz"dan başka bir ifade yok. Çaktınız ya; sızdığım an! Şaşırmayın. Hayal kırıklığına uğramayın. Benim de limitlerim var. Üç-beş tane yetmişlik devirdiğimde ben de sızabiliyorum!

Tamam. Üstünüzü başınızı paralamayın. Boynunuzu bükmeyin. Yalvaran gözlerle bakmayın. Telaşa mahal yok. Bu kısmı da şimdi yazarım. Çocuk oyuncağı!

Bana sorarsanız, (ki soracak kaç bilgeniz, kaç üstadınız var şu dünyada?) insan beyni evren ve evrende olup bitenleri anlamak, yorumlamak, çözümlemek konusunda sanıldığından daha acizdir.

Beyin denen mekanizma, duyular vasıtasıyla kendine gelen sinyalleri yorumlayarak çalışır. Modern bilimin de kabul ettiği üzere, insan denen mahluk dünyanın çok dar bir kısmını algılayabiliyor.

Mesela, gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre (milimetrenin milyarda biri) dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Mesela, duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz arasında yer alırken, bundan çok daha farklı frekanslara sahip sesler bulunmaktadır.

Diyeceğim o ki, her duyu için bu daracık aralıklar geçerliyken, algıladıklarımızın gerçekliğinden ne kadar emin olabiliriz? Algının içinde ne kadar yanılgı var? Gördüğümüz, duyduğumuz, tattığımız, dokunduğumuz, kokladığımız, bildiğimiz ve algıladığımız her şey ne kadar gerçek?

Peki ya bilim ne kadar gerçekçi?
Bilim dediğiniz şey gözlem ve deneye dayanır. Gözlemleri ve deneyleri insanlar yapar. İnsan beyni ve algısı sınırlı olduğuna göre, yapılan gözlemlerin gerçekliği, deneylerin doğruluğu ve yorumların isabetinden kim emin olabilir?

Eeee, mahvolduk di mi! Şimdi ne bok yiyeceğiz? Nedir gerçek? Nerede bulunur?

Kimileri içinden çıkamadığı şeyleri, kafasının basmadığı gerçekleri, bulamadığı cevapları, yenemediği korkuları metafizik varlıklar yaratıp onların tasarrufuna bırakarak rahatlar. "Tanrı bilir!"

Kimileri insan beynine tapar. İnsan beyninin özel oluşu, kendi özel oluşunun da teminatıdır. Kafasına yatan, algısına uyan, işine gelen bulguları mutlak doğru olarak kabul eder. Bilmediklerini ise "henüz çözülmemiş ama bir gün mutlaka çözülecek" tesellisiyle bertaraf eder. "İnsan beyni kusursuz olmalı, çünkü bende de var bir tane!"

Yukarıdaki iki dogmatik ve fanatik yaklaşıma karşın, benim önerilerim şöyle:
Bilmediklerinizden korkmayın. Hem korkunun ecele faydası yok; hem de korkan insan hataya meyilli olur.. İnsan beyninin sınırlılığını ve acizliğini kabul edin. O kadar kusur kadı kızında da olur!

Ya da;
Amaaaan sallayın bilimi, doğruyu, gerçeği, esteği, kösteği; gidin televole izleyin!

Tuba ÇİÇEK
tuba@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
7 Kahveci oy vermiş.

5 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Telgrafın Tellerine Kar Suyu mu Kaçar ?

- Edi'ciğim, nasılsın ?
"Oooo ihtiyar, sen buraların yolunu biliyor muydun ?"
- Oğlum durumumu biliyorsun işte, sitem etmesen olmaz. Nabersin ?
"E-Posta'larını da almıyorsun anlaşılan ve herşeyden bihabersin"
- Yok o kadar uzun boylu değil Edi Efendi, alyorum elbette. Biri sizi dikizliyor daima, merak etme sen...
"Yüksek sesle söyle ne diyeceksen !"
- Burası chat oğlum, ne sesi ? ( Büyük harf yazayım bari, kulakları gözlerine mi vurmuş ne ? )
"Ne dediğini duydum ihtiyar, bilirsin kül yutmam.. Nerede bakayım senin yazıların ? Cuma'ya gönder bir tane ...!"
- Emrin olur... Uzat ellerini de biraz kaşı şu başımı !
"Kamerayı mı açtım da gördün çatık kaşımı ?"
- ( Yok kesin tüple müple iyileşmez bu kulak ! ) DİYORUM Kİ :...
"Ne o öyle BÜYÜK BÜYÜK yazıyorsun, kör müyüm ?"
- Bilirsin büyük yazarım ben, KM'nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri olarak... Öhöö öhöö ..! Sahi ne o lem herkese bir naz, bir caz, haftanın tembeli, ayın en uyuşuk yazarı gibi çeşit çeşit gaz ? Bana gelince Cuma'ya derhal bir yazı yaz ...!
"İyicene bunadın artık, daha kışın göbeğindeyiz ne yazı ?"
- Yağma yok, bana da birşeyler bul, olmadı elimi öp, ihtiyar dediğine değsin bari ( Hazır fırsat bulmuş iken daha mı fazlasını söyleseydim acaba ? )
"Dediğin gibi benim de canıma değdi gari, şu iki yakayı biraraya getiremedim gitti. Senin işler nasıl ?"
- Devam ediyor, Pazartesi gel, Cuma dön...
"Bu kadar emek verdim dönemem"
- Tamam sen dönme, göbeğin dönsün, topaç gibi olan o zaten hehee !
"Bunu hayal meyal duydum, bittin ihtiyar sen, ölümlerden ölüm beğen ..!"
- Şey, kem küm, biraz top oynasan diyordum hani aç aç dolaşıyorsun ya rejim uğruna...
"Uğur felan denedim bana mısın demiyor. Geçen gün sol elimle arabanın kontağını çevireyim dedim mesela uğur olsun diye ama değişen birşey yok !"
- ( Vaaaah vah, iyice sıyırmış bizimkisi ..! ) Edi'ciğim bir kurşun mu döktürsen ne ?
"Haklısın ihtiyar, şöyle kurtlarımı bir dökemedim gitti, ne zamandır..."
- Kurt deme bana, vadi de deme...
"Onu yeme, bunu yeme, e bazen kaçamak yapıyorum elbette"
- Elbette canım elbette, 275 gram vermişindir herhalde senelerdir yaptığın şu diyetle
"Elbette ne niyetle söylediklerine bakarım, aksi halde gözünün yağına bakmam yakarım ulan ..!"
- Hoooop, hop ! Orada dur, ne ben çiftçiyim ne de sen Kasımpaşa'lı, kendine gel ...!
"Hah, güleyim bari sensin lem kel ..! Ne bu saçla