Deniz Feneri Derneği



Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 4 Sayı: 917

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 9 Şubat 2006 - Fincanın İçindekiler


 

 Editör'den : Aman iyiki yazmamışım!...


Merhabalar,

İyi ki dün bir şey yazmadım. Eğer yazsaydım Blatter denilen adamı baştan aşağıya sıvayacaktım. En milliyetçi tavrımı takınıp, "Allah Allah" diye üstüne yürüyecektim. "Siz kim oluyorsunuz da bize bu cezayı veriyorsunuz, bre gafiller." diyecektim. Hatta, Tayyip Bey ağzımla, "Ne verirseniz verin ulan, biz seyircisiz de finallere kalmayı biliriz anasını satayım." diye haykıracaktım. İyi ki de vakit kalmamış yazamamışım. Dün sabah Vatan gazetesinde İbrahim Seten'in yazısını okuyunca gerçekten ucuz kurtulduğumuzu anladım. Ve bir gün önce düşündüklerimden utandım. Anlaşılıyor ki durum hiç bizim sandığımız gibi değil. İsviçreli futbolcuların emirle alanda 3,5 saat bekletilmesinden başlayan bir andavallıklar zinciri sonunda, ayyuka çıkan sinir katsayıları mesane patlatan tekmelere kadar varmış. Terim'in ettikleri ve dedikleri yenilir yutulur gibi değil. Kırılan hakem odası kapıları, korkudan hüngür hüngür ağlayan hakem. Aynı hakem ödü patladığından, raporuna hiçbir şey yazmamış ama telefon açıp her şeyi bir bir anlatmış. Yok, ağam yok, biz bu işten ucuz kurtulmuşuz. İnşallah tahkim CAS derken bizi hepten ihraç etmezler. Hiç olmazsa şimdi ufacıkta olsa bir umudumuz var.

Ben dün asıl Tayyip Bey mal varlığını açıklayınca bir tuhaf oldum. Muhterem zat, vatan millet aşkıyla fakirleştikçe fakirleşmiş. Bir maaşa kalmış. Ne evi var ne barkı. Hisseler gene vatan aşkıyla devredilmiş. Ama borcuna sadıkmış, oğlundan aldığını faiziyle geri ödemiş. Yahu insan komik olduğunu bile bile böyle bir açıklamayı nasıl yapar. Açıklamayı 2 hafta erteleyip masal uydurmaya, kulp bulmaya çalışmışlar ama komik olmuşlar yahu. Hani diyorum bizim gittigidiyor.com daki dükkana "Başbakanı Kaldırma Fonuna Hibe" adında yeni bir kalem mi koysam? Hey Allahım sen aklıma mukayyet ol.

Cem Karaca gideli 2 yıl olmuş. Ne acıdır ki yakın bir zamanda yattığı yerde de rahat bırakmayıp mezarını açacaklar. 3 kuruşu paylaşma kavgasında yaptıkları saygısızlığa bir bakın. Şimdi gelin biz onu Emrah adlı o güzel şarkısıyla bir kez daha yadedelim. Esenkalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur


13 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku




Yukarı

 

Faik Murat Müftüler

 MuratHoca : Faik Murat Müftüler


  KOVAN

Mart 1921 - İnönü Ovası

İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı. Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.

Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.

Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.

Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.

Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339* İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.

Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı.
"Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü"

* * *

Beş gün sonra Ankara

Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı. Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.

Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.

Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.

* * *

Eylül 1922 - Ankara

Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.

Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta;

"Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341*** Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;

"Bismillahirrahmanirrahim. Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum. Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.
Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"

Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler. Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu.

İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın gümüş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.

Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.

* * *

Ocak 1923 - Ankara

Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.

* * *

29 Ekim 1923 - Ankara

Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.
"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.
"Evet teğmenim? Sizi dinliyorum"
Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı.
"Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.
Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, …..97, 98, 99...
On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile. Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti.
"Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim"

Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı. Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta… O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.

1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.

* * *

Temmuz-2005 İstanbul
Gazikovan ailesinin evi

"Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma……… Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim………. Ya ! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor……… Tamam baba. Araşırız. Baaay!"
Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı;
"Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?"
"Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin"
"Tamam yaa! Toplayacağız işte"
"Hadi sallanma"

Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı;

"Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür. Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"

Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu. Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak… Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.

Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı;
"Alooo! …………. Hadi yaa! Mega fikir!................Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin. Kızlardan kimler var?................Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"
Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanınadaaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu.

Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı. Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan'ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi…


Dipnotlar:
* 6 Ocak 1921 1. İnönü savaşı
** 29 Mart 1921 2. İnönü savaşı
*** 3 Eylül 1922 Büyük Taarruz


Faik Murat Müftüler
murathodja@hotmail.com


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
6 Kahveci oy vermiş.

1 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

Cüneyt Göksu

 Gezgin Kahveci : Cüneyt Göksu


   Latin Amerika Üzerine Bir Değerlendirme

Latin Amerika'da ulusal sol yükselişi, bu yükselişle iktidarları yavaş yavaş ama "demokratik" yollarla ele geçiren liderler, bütün dünyanın ilgisini çekiyor. 21.yy'ın yeni sömürü düzeni sayılan "Küreselleşme"yi kalkınma için tek ve en iyi çözüm görenlerin ve yıllar boyunca savunanların, bu sistemin, sadece zengini daha zengin yaptığının, alt gelir gruplarını, kültürü, sosyal adaleti, çevreyi hiçe saydığının ve tek hedefinin sadece "kâr" etmek olduğunun "diğerleri"nce farkedilmesiyle, işleri artık kolay değil. Çünkü başka çözümlerin ve başka bir dünyanın varlığı, romantik bir söylemin ötesine geçerek, yeniden filizlenmeye ve somutlaşmaya başlamıştır.

Küba Cumhuriyeti, yalnızca Karaibler ve Latin Amerika'da değil Dünya'da da anti-emperyalist duruş ve direnişin bir simgesi durumunda. II. Bush rejimi, bütün dünyaya terörizm karşıtı mesajlar verirken yaptığı uygulamalarla, ne yazık ki bunun tersini gösteriyor. Soğuk savaş yıllarının "Made in USA" tescilli teröristi, karşıdevrimci Luis Posada Carriles'i ABD topraklarında barındırıyor; tek amaçları Florida sahillerinden ülkelerine yapılan saldırılar hakkında bilgi toplamak olan 5 Küba'lıyı yıllardır hapishanelerinde tutuyor, Amerika'da yaşayan Küba'lıların ülkelerini ve ailelerini ziyaret etmelerini, para göndermelerini önlemek için kanun dışı bahaneler yaratıyor. Fidel de yıllardır bunları dile getiriyor.

Küba'nın uzun yıllar boyunca yaptığı bu direniş, Venezuela'daki 1998 seçimlerini Hugo Chavez'in kazanmasıyla daha da ivmelendi. Başkan Chavez, Simon Bolivar'ın açtığı ulusal devrimci geleneği devam ettiren bir anlayışla, Bolivar'ın hayali olan, ama gerçekleşemeyen federasyon düşüncesinin çok daha ilerisini, kendine yapılan karşı devrim darbesini de atlatarak, kendi tarifiyle "21.yy sosyalizm"ini gerçekleştiriyor. Kendinden önceki iktidarların uyguladığı ABD temelli "küresel" politikalar sonucunda belirli iyileşmeler olsa da, bunlar hiç bir zaman yaygınlaşmamış ve tabana inememişti. Bugün Venezuela, başını çektiği ALBA (Bolivarian Alternative for the Americas- Amerika İçin Bolivarcı Seçenek) ile ABD'nin önderliğindeki ALCA'ya (Área de Libre Comercio de las Américas) ya da İngilizce kısaltmasıyla FTAA, (Free Trade Area of the Americas) bir alternatif oluşturuyor; yeni bir ekonomik araç değil kalkınma öneriyor.

Latin rüzgarı, Bolivya'daki son başkanlık seçimlerini Sosyalizme Doğru Hareket(MAS)'inin lideri Kızılderili Evo Morales'in kazanmasıyla daha da hızlandı. Morales, gücünü tümüyle, kendisine %50'nin üzerinde oy veren "yerli halk"tan alıyor. Bu yüzden birçok politikacıda ya da liderde görünen içi boş ama dışı yaldızlı, "imaj maker"ların tasarlayıp önümüze koyduklarından çok farklı.

Mütevazı bir kişiliği var. Kıtada, 500 yıldır, yerli halkın yaşam kültürüyle batı'nın dayattığı kültürün çatışmasının bir sonucu olarak, bu defa kazanan yerli halk oldu. Morales barikatlardan, sokak gösterilerinden, Amerikan karşıtı eylemlerinden ötürü girdiği hapisanelerden, küçüklüğünden beri Kızılderili köylülerin geleneksel bitkisi koko tarlalarından kopup, Kızılderili köylü hareketinin önderi olmuş. Ülkesi için ölen Che'yi örnek aldığını her fırsatta dillendiren Morales antiemperyalist bir devrimci, sosyalist ve halk lideri olarak Bolivya başkanlık koltuğuna oturdu; öyle ki, seçimler sırasında sömürge valisi gibi davranan Amerikan Büyükelçisi'nin net olarak "Terörist Morales seçilirse Bolivya'nın izole edileceği"ni söylemesi bile Morales'in kazanmasını engelleyemedi. Amerikan Büyükelçisi'nin bu yaklaşımına "Dünya'da tanıdığım tek bir terörist vardır, o da Bush'tur" cevabını veren Morales, Antiamerikancı davranış biçimiyle hem oyları hem de seçimi aldı götürdü.

Fidel, Chavez ve Morales üçlüsü, AB, Rusya, Çin vb. bir güce dayanmadan, kendi ulusal dinamiklerini, kaynaklarını bölge ya da kıta ülkelerinin dinamikleriyle birleştirerek, ama dar bölge milliyetçiliğinin, dar kalıplarına da mahkum olmadan, 21. yy'da hem kendilerine hem de küreselleşmeden dolayı aşırı fakirleşen 3. dünyaya örnek oluyorlar. Söylemleri ve uygulamaları çok net! Suya sabuna dokunmayan denge ya da yatıştırma politikalarıyla uğraşmaksızın anti-emperyalist, devrimci birlikteliklerini herkese duyurabiliyorlar. Daha da önemlisi, bu söylem ve fiili güçlerini, oylarını aldıkları yerli halklarından alıyorlar. Tabii bölgenin 500 yıldan fazla devam eden sömürgeleştirilme politikalarından bıkan, hiçbir sonuç alınmadığını gören yerli halkların başını çektiği bir direniş geleneği de, iktidardaki liderlerin ellerini çok güçlendiriyor.

Kıtanın diğer ülkelerinde de durum farklı değil. Bu üçlü kadar açık antiemperyalist ve sosyalist söylemler içinde olmasalar da; Şili'de son seçimleri "sosyalist" kadın aday Michelle Bachelet kazandı ve ülkenin ilk kadın devlet başkanı oldu. Bachelet, faşist Pinochet'in öldürerek yerine geçtiği, seçilmiş sosyalist lider Salvador Allande'nin partisinde çalışıyor.

Arjantin'de Brezilya'da ve Uruguay'da da sol iktidarlar bulunuyor. Şili, Peru ve Nikaragua da aynı yolda ilerliyor. Peru ordusundaki topçu albay Ollanta Moises Humala başkanlık adaylarından biri olarak sık telefuz ediliyor. Peru Dışişleri Bakanı'nın Washington'a yaptığı ziyaret sırasında konuşulanlara bakıldığında, Morales'in zaferinden sonra Ollanta'nın seçimleri kazanmasını engellemek için, ABD elinden geleni yapacak gibi görünse de anketlerde hızla yükselen Ollanta, daha şimdiden %22'lik oy oranıyla, önde giden sağcı aday Flores'in yalnızca üç puan gerisinde.

Uluslararası sosyalist hareket, 1959 Küba devriminden beri çok yol aldı. Che Guevara, 1961'de, Uruguay'daki OAS (Organization of American States) toplantısına, kıtayı savunmak için, tek başına gitmişti. Günümüzde, "Summit of the Americas" toplantısında, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Arjantin Devlet Başkanı Nestor Kirchner, Brezilya Devlet Başkanı Lula ve Uruguay Devlet Başkanı var. Che yalnızdı. Oysa artık, Latin Amerika'da Che'nin ektiği tohumlar yavaş yavaş filizleniyor. Onun yolunda ilerleyen yeni liderler "demokratik" yollarla iktidara geliyorlar.

Kıtanın geleneksel, direnişçi ruhu bu defa dalga dalga yayılıyor; halkların kötü yönetimlere, yolsuzluklara, kaynakların peşkeş çekilmesine, fakirliğe, eşitsizliğe, işsizliğe, sömürüye karşı "demokratik" direnişi giderek büyüyor.

Latin Amerika'da esen bu güçlü rüzgârların dünyanın diğer bölgelerini nasil etkileyeceğiyse, çoğumuzun merak ettiği bir konu.



Cüneyt Göksu
cuneytgoksu@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
3 Kahveci oy vermiş.

0 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

Yukarı

Yukarı

 

M.Nihat Malkoç

 Kahveci : M.Nihat Malkoç


  ÇOCUK SEVGİYLE BESLENİR

Bizi hayata bağlayan en sağlam bağ hiç şüphesiz ki çocuklarımızdır. Bazen yaşama ümidimizi kaybeder gibi olduğumuz anlarda onların varlığına tutunarak düzlüğe çıkarız. Hayata bağlanmamızı sağlarlar. Onlar meyvelerin en tatlısı, gönüllerimizin ışıltısı, ruhlarımızın ilâcıdırlar. Çocuklar gözümüzün nuru, kalbimizin sürurudurlar.

Çocuklar bu dünyanın en masum varlıklarıdır; saflığın sembolüdürler. Allah'ın kullarına lütfu ve en kıymetli hediyesidirler. Aynı zamanda yaratandan bize bir emanettirler. Yürekleri süt gibi beyazdır. Hiç kimse için kötülük düşünmezler. Onlar Allah'ın bizlere bahşettiği, değeri ölçülemeyecek kadar büyük nimetlerdir. Bu nimetin kadrini ancak çocuğu olmayanlar bilir.

Çocuk sahibi olmak çok büyük bir sorumluluğu üstlenmeyi de beraberinde getirir. Çünkü ailenin temeli olan çocuk, gelecekte toplumun bir ferdi olacaktır. Nasıl yetişmişse toplumda öyle hareket edecektir. Onun hâl ve hareketlerinden cemiyette yaşayan herkes olumlu veya olumsuz olarak etkilenecektir. Demek ki sağlıklı toplumların temeli ailede, anne-babanın dizinin dibinde atılmaktadır.

Çocuklar yaşlarının gerektirdiği gibi yaşamalıdırlar. Onların hâl ve hareketlerini değerlendirirken yaşlarını göz önünde bulundurmalıyız. Onları kendimizle kıyaslamamalıyız. Gönüllerince oyun oynamalarına müsaade etmeliyiz. Oyun çocuk için ilâç gibidir. Oyunu basite almayın, oyun deyip geçmeyin.

Çocuk oyun yoluyla düşünmeyi ve kendi başına karar vermeyi, sorumluluk almayı, işbirliği yapmayı ve paylaşmayı öğrenir. Hayal gücünü, becerilerini ve yaratıcılığını geliştirir. Dikkatini bir noktaya toplamayı, becerilerini organize etmeyi, kendini tanımayı öğrenir. En güçlü ve doğal dürtülerinden biri olan, saldırganlık dürtüsünü boşaltma imkânı bulur. Değişik sosyal rolleri deneme, duygularını dışa vurma fırsatını elde eder. Başka nesneler ya da insanlarla ilişkilerini inceler. Kas gelişimini hızlandırır ve güçlendirir. Çevresini araştırma, objeleri tanıma ve problem çözme imkânı sağlar. Kendisini ifade etmeyi, sözlü olarak ifade edilenleri anlamayı öğrenir; yeni sözcükler kazanır. Çocuk toplu yaşam için gerekli olan kuralları idrak eder.

Sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi fertlerden müteşekkil bir toplum istiyorsak geleceğimizin teminatı olarak gördüğümüz çocuklarımızı o ölçülere uygun olarak yetiştirmeliyiz. Çocuk bir hamura benzer. O hamuru anne-baba şekillendirir. Hammadde aynı olduğu hâlde farklı karakterde fertler çıkar ortaya. Bu biraz da hamuru yoğuran hamurkârın meziyetiyle alâkalıdır. Nasıl bir modelde insan istiyorsak hamuru ona göre şekillendirmeliyiz. Hamuru sevgi katılmış gülsuyuyla yoğurmalıyız.

Çocuklar bugünün küçüğü, yarının büyüğüdürler. Onları basite almayalım. Eğitimini dozunda ve zamanında verelim. Aile, çocuğa ilk terbiyenin verildiği yerdir. Bu yönüyle ilk mekteptir. Anne-baba da ilk öğretmendir. Çocuklar örgün eğitimle yüz yüze kaldıklarında pek çok davranışları şekillenmiştir zaten. İlk verilen terbiyenin izleri kolay kolay silinmez.

Çocukları her şeyden evvel bir fert olarak görüp onların düşüncelerine de saygı göstermeliyiz. Bildiğimiz şeylerde bile, onlara bir kişilik ve sorumluluk kazandırmak için, görüşlerine başvurmalıyız. Ben bilirim havasına girmemeliyiz. Siz yine doğru bildiğinizi yapın ama çocuğunuzun fikrini de alın. Bu onun sosyal yönünü geliştirecektir. Kendisine değer verildiğini, fikrinin dikkate alındığını düşünüp mutlu olacaktır.

Çocuk küçüğünü, büyüğünü tanıyıp ona göre hareket etmelidir. Onları ne çok sıkmalı ne de tamamen başıboş bırakmalıyız. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da ölçülü olmalıyız. Peygamber Efendimiz çocuğun terbiyesine çok önem vermiş ve anne babalara şunu tembihlemiştir: "Çocuğunuza bırakacağınız en güzel miras onu, hem dünya ve hem de ahiret mutluluğuna eriştirecek bir terbiyedir."(Tirmizi) Çocuklar ebeveynin ve toplumun aynasıdır. Onlar belli bir yaşa gelinceye kadar taklit ederek öğrenirler. Siz ne yaparsanız onlar da aynısını yaparlar. Nasıl bir çocuk görmek istiyorsanız hâl ve hareketlerinizle öncelikle siz ona model olun. Bununla ilgili olarak söylenen şu ifadeleri sizlerle paylaşarak sözlerimi tamamlıyorum:

"Eğer bir çocuk kınanarak yaşarsa suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanca davranışlar içinde yaşarsa kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilerek yaşarsa sıkılganlığı öğrenir
Eğer bir çocuk utanç içinde yaşarsa suçluluk duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yaşarsa sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk teşvik edilerek yaşarsa güvenmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk değer verilerek yaşarsa saygı duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk eşitlik ortamında yaşarsa adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güven duygusu içinde yaşarsa inanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk beğenilerek yaşarsa kendisinden hoşlanmasını öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve dostluk yaşarsa dünyada sevgi aramayı öğrenir."

Bizden söylemesi… Neticede çocuk da, tercih de sizin!...

M.Nihat Malkoç
mnihatmalkoc@gmail.com