 |
 |
|
2 Şubat 2006 - Fincanın İçindekiler |
|
Editör'den : Aman kulaklarınız çınlamasın!.. |
Burada zaman zaman dişimden, gözümden, midemden sitayişle bahsettiğime tanık olmuşsunuzdur. "Yıllar mı geçiyor ardına bakmadan, yoksa bizler mi yaşlanıyoruz?" Tabi ki bu laf böyle değildi ama bana uydu gibi geldi söyleyiverdim affedin. Kabul etmemek için türlü taklalar atsakta maalesef yaşın artmasına mani olamıyoruz. Eee, o da sağolsun kendini hatırlatmak için elinden geleni yapıyor. Bugün sırada yeni bir organım var. Oooo... Lütfen aklınıza garip şeyler gelmesin. Ben soyadımla yakından ilgili bir uzvumun artık beni ısırmaya başlamasından rahatsızım sadece. Efendim bizim soyadı Baturdek sülalesinden gelmekte. Batur Çerkesçe sağır demek. Bendeniz sağırlığı genetik özellik olarak bağrında barındıran bir ailenin mensubuyum. İlerleyen yaşlarda kaçınılmaz olarak kullanacağım işitme hunisinin gitgide kulağıma yaklaştığını hissetmekten tedirgin durumdayım. Beni tanıyanlar şimdi "Ulen biz senin gençliğini de biliriz." diyeceklerdir, haklıdırlar. Ama durum artık "Kardeşim öyle ölü balık gibi konuşma da ne dediğini anlayalım." diyerek kaçak güreşmeyi kaldıramayacak duruma geldi. Bir haftadır iki kulağımda birden peydahlanan çınlamayı da bu duvarlaşmaya ekleyince iş dayanılmaz boyutlara varmaya başladı. Başlangıçta "Oh ne güzel millet beni anıyor." diye seviniyordum ama baktım bitmiyor, yedi düzel ansa bu kadar sürmez diye efkarlanmaya başladım. Kısacası gözlerimdeki bulantı ve sulantıya(ne demekse?) ek olarak artık kulaklarımda da bir çınlama ve duyduğunu anlayamama durumum var. Nurtopu gibi arazımı, bir süre önce dişçiye giderek gösterdiğim kahramanlığa benzer bir anlayışla bertaraf etmenin hayali ve dahi planı ile meşgulüm. Goggle'da yaptığım araştırmada, çınlamanın biriken kirlerden kaynaklanabileceğini öğrendiğim için, başka bir araz olmamasına dua ederek, kulaklarıma ağrısız buşon temizliği yapacak KBB Uzmanları arıyorum, kamuoyuna saygı ile duyururum.
Yeterince pislik yaptığımı düşünerek sizlere güzel bir şarkı çalayım diyorum. Sizleri Mary Hopkins'in söylediği Those Were The Days ile kendimi de çın çın çınlayan iç sesimle başbaşa bırakıyorum. Aman kulağınıza çöp möp sokmayın. Esenkalın.
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Yukarı
|
GECE ŞEHRE KÜSÜNCE...

Bir gece ki ne yıldız ne de mehtap vardı. Gök kara giysilerini giymiş güne galebe çalmıştı. Hayat sessizce kabuğuna çekilmiş, tüm dirimler soluklarını tutmuş gibiydi. Canlılık belirtisi ancak bu kadar belirsizleşebilirdi.
Ne bir araba sesi ne de bir insan uğultusu duyulmuyordu. Teskiniyet şehrin melez bedenine azı dişlerini geçirmişti. Şehrin caddelerinde sessizlik bir kabadayı edasıyla caka basıyordu. Baskın haberi alınmış gibi insanlar evlerinin ışıklarını erkenden söndürmüş kapıları kapatmışlardı...
Sahillerin müdavimi martılar deniz kıyısında görünmüyordu. Yakamozlar parıldamıyordu. Deniz berraklığını kaybetmişti. Kıyı şeritlerine kurulan alemci tezgahlar gün batımıyla birlikte yitip gitmişlerdi. Yaprak kımıldamıyordu. Adeta kozmos sus pus olmuştu.
Her ayrıntısıyla şehir azim bir haberin gelmesine pozisyon almıştı sanki. Bir şeyler olacakmış gibi tedirgindi şehir. Sokak lambalarının voltajı bir düşüp bir çıkıyordu. Gerilim tünelinin karanlığa giden yolunda şehir yalnız kalmıştı. Zira gece şehre küsmüştü...
Haylaz çocuklar! Hani şu şehrin gayri resmi sahipleri, izbe sokakların mutlak koruyucuları, arkadaş canlısı jilet ustaları. Onlarda etraflarda görünmüyordu. Nedendir bilinmez ama şehrin viraneliklerine sığınan isimsizler ve kedilerde yoktu bu gece. Bu gecenin sindirdiği sadece bunlar mıydı? Hayır! elbette değildi. Kol kola, gönül gönüle ilintilenen genç sevgililerin eksik olmadığı parklar ve romantik öykülü yollarda boştu. Bir boşluk hakimdi şehre. İnce bir urganla karanlığın boşluğuna bırakılmıştı sanki. Bir el şehre ansızın hükmetmişti besbelli...
Şehrin yegane hükümranları heybetini bir gecede yitirmişlerdi. Kızıl denizi ortadan ayırarak kurtuluşun ve yok oluşun dehlizini açan sihirli değnek yoksa bu zifiri gecede şehri bölük pörçük ederek halasa ve hüsrana namzet olanları ortaya çıkarmak için gecenin mahrem eline verilerek geri mi gelmişti? Geldiyse hikmeti neydi acaba? Acaba bir mitos mu canlanıyordu? Yoksa şehir, piramitlerin efendisi Firavun gibilerini mi barındırıyordu içinde? Yoksa fahşaya ram mı olmuştu şehir?..
Sanki keskin ve kesin bir hüküm, helakın ansızın yakaladığı uzak geçmişlerin ürpertici yaşam öykülerini hatırlatan bu gecede döşeğini almış şehrin tam ortasına sermişti...
Şehri tedirginlik kuşatmıştı. Kuşatmayı ilk bu zifiri gece başlatmıştı. Ardından gücünü, reflekslerini ve iradesini yitiren şehre korku musallat olmuştu. Düşenin dostu olmuyordu. Şehir kadar bunu anlayan olamazdı. Zira şehir kadar yalnızlaştırıcı şehir kadar vandal ve şehir kadar ciğersiz hiç şey yoktu.... Şehrin bu tedirginliği şehrin sisi içinde eriyip giden yitmişlerin tutan ahıydı...
İşte şehir, zifiri bir gecede tüm yaldızını, heybetini ve cesametini keybetmişti şimdi. Güçlü, yenilmez ve mağrur şehir, rengini değiştirmiş zayıflığın, mağlubiyetin ve zilletin ta kendisi olmuştu...
Not: Fotoğraf için Gülendam Oğuz'a teşekkürler...
Nihat Turan nihatturan2@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Kahveci : Solmaz Akça AŞK ve UNUTMAYI BİLMEK... |
|
İçiniz acır bazen, yüreğinizin en karanlık yeriyle yüzleşmek durumunda kalırsınız. Hayat avuçlarınızdan kayıp gider... Her şey sessizliğin içine düşer. Asılı kalır umutlarınız darağacında. Kötümsersin diyenlere inat gülümsersiniz... Gülerken kanattıklarınızı görmezden gelirsiniz... Sonra sorular düşer aklınıza. Kötümserlik nedir? İnsan neden kötümser olur? Aşka düştüğünüz ilk gün aklınıza takılır. O ilk bakış... O grili-yeşilli umutlar, gitme diyen gözleriniz...
Onu düşünürsünüz. Düşündükçe içinden çıkılmaz bir hal alır acınız... Yaralısınızdır... Yaranız hep kopardığınız için kabuk bağlayamaz. Kabuk bağlasa da, izi mutlaka kalacaktır... Bilirsiniz...
Eski şarkılar çınlar kulaklarınızda. Ellerinizde, sıcaklığını hissedersiniz onun... Teninin o esmer tadı bulaşır dudaklarınıza... Bir yürek çarpıntısı, bir heyecan ele geçirir duygularınızı...
Aşk buysa eğer hala aşıksınızdır. İlk günkü gibi her şey yerli yerindedir. Yerle yeksan olan tek şey onun yanınızda olmayışıdır...
Tek taraflı yaşanır bazı aşklar. Adı platoniktir... Tutulursunuz ve nesine tutulduğunuzu bilmezsiniz. Yaşadığınızı söylediğiniz bu aşk aslında bir muammadır... O yanınızda olmasa da hayaliyle yaşarsınız...
Yalnızlıkla, hüzünlü bir dansa başlamışken siz; o yabancı kollarda başka bir aşkın sarhoşluğunu yaşamaktadır. Yüzünde mutlu ve şen kahkahalar yer alır...
Bazen insan sevdiğini uğurlamayı bilmeli, acısını tüketmeyi ve en önemlisi vazgeçmeyi... Ve kendi savaşında bir kurşunla vurulmadan önce, onu içinden atmayı... Yoksa... Başka bir seçenek yok. Yoksa, yok olursun...
Solmaz Akça solmaz.ca@hotmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
[Henüz Oylanmamış] 0 Kahveci oy vermiş. |
|
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
İZMİR
İnsanlar mı şehirleri kendine benzetir, yoksa şehirler mi insanları şekillendirir. Her iki soruya da evet denebilir. Ama nedense şehirlerin kendine has bir ruhu olduğunu düşünmüşümdür hep. Bazı şehirler vardır ki şehre girdiğinizde hissedersiniz özel havasını. Mesela İstanbul öyledir. Tarihle harmanlanan metropol keşmekeşi bir anda çeker sizi kendine ve bu atmosferde kaybedersiniz kendinizi. Yaşayan insanlar mı yoksa şehir mi anlamakta güçlük çekilir çoğu kere. İzmir'in böyle bir havası yoktur. Yaşadığınızı daha yoğun hissedersiniz. Bunun için olsa gerek, Attila İlhan "Düşünmekten çok yaşamaya müsait şehir" demiş İzmir için.
İzmirli için rahat insan tanımlamasını yaparlar. Bir kıyı şehridir İzmir ve İzmirliler için deniz çok önemlidir. Öyle ki bunu en çok üniversite eğitimi veya askerlik gibi bir sebeple şehir dışına çıktıklarında fark ederler ve yüzme bilmeyenlerin bile en çok özlediği şeylerin başında deniz gelir. İzmir'e bir su ve taş medeniyeti hâkimdir. Şehrin birçok merkezi noktasında yüzeye çıkarılmamış çok sayıda Helenistik ve Roma dönemi eseri olduğu gibi bunların en görkemlilerini de Efes, Bergama ve Agora'da görebilirsiniz. Roma'dan kalma miras mıdır bilinmez ama bu taş ya da şimdi ki haliyle beton işi biraz fazla abartılmıştır. Kadife kale'den baktığınızda mükemmel körfez manzarasının yanında beton binaların dışında görebileceğiniz yeşil alan kültürpark dışında yok gibidir neredeyse.
Anadolu'nun fiziki olarak en batı şehri olduğu gibi vaktiyle sayıları nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan ve hala şehrin önemli işletmelerine sahip Levantenlerden midir anlaşılmaz ama kültürel anlamda da en batı şehridir. En yakınları Manisa'daki ledünni havayı yada Aydın'daki atmosferi bulmak güçtür İzmir'de. Hal böyle olunca sanki biraz sırtını Anadolu'ya dönmüş gibi durur.
İstanbul'un hengamesini yada Ankara'nın düzenini de göremezsiniz İzmir'de. Bu nedenle büyük şehrin sıkıntısından yakınan İzmirliler İstanbul yada Ankara'yı gördükten sonra "büyük köy" tanımlamasını yaparlar yaşadıkları şehir için. İzmir'in bir anda tadına varmak zordur. Yavaş yavaş, sindire sindire yaşamanız gerekir. Eşref Paşa Pazaryeri'nin içindeki tarihi ipek yolundan kaldığı söylenen devasa taşlarla döşeli yoldan geçmeden, varyanttan Kemeraltı'na inip Kızlar ağası Hanı'nda boyozla birlikte çay içmeden, Asansör'den körfezi seyredip sahildeki palmiye ve okaliptüslerin yanından Saat Kulesi'ne yürümeden, Kordon'da gün batımında yemek yemeden, sonra da vapurla Karşıyaka'ya geçip şehrin ışıklarını bir de oradan seyretmeden zordur İzmir'in tadına varmanız. İzmir'de yaşasanız bile İzmir'i yaşamış sayılmazsınız.
Murat Özkan
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Kahveci : Neslihan Güzel SEPET SEPET YUMURTA |
|
Büyük hayalperestlerin düşleri asla gerçekleşmez, onlar her zaman daha fazlasını ister.
Alferd Lord Whitehead
“Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma.”
Trende otururken gözlerim karşıdaki çocuklara ilişti birden. İkizlerdi ikisi de birbirinin aynı olan, iki kız çocuğu. Saçları siyah, gözleri de siyah.
Oynamaya başladılar Onları görünce aklıma birden bu satırları yazmak geldi.
Zaten bütün yazılarımı yolculuklar esnasında yazarım. Çünkü farklı insanlarla tanışma, farklı dünyalara girme fırsatı doğu-yor. Bir de geceler, geceler benim vazgeçilmezim oldu, kaç zamandır.
Küçükken okuldan çıkmak için dört gözle zili beklerdim. Aslında okulu çok severdim ama ben de nihayetinde bir oyun çocuğuydum. Yürürken yollarda, koşar adımlarlarla yürürdüm. Sanki zamana karşı yarışır gibi. Gerçi şimdi de aynı, hala arkadaşlarım beni yavaş yürü diye uyarırlar her zaman.
Bazen de bu koşmalarda düşerdim, otururdum bir kaldırıma, ardından bir iki gözyaşı derken kalkardım, başlardım tekrar yürümeye.
Eve gelince önlüğümü çıkarırdım, koşardım oyuna. Bu arada ben tembel bir öğrenci de değildim. Ama serbest kalmayı da, oyun oynamayı da severdim işte. Her şeye zaman ayırırdım mutlaka. Evcilik oynamayı da çok severdim.
Arada bir mızıkçılıklarımız olmaz mıydı? Olurdu tabiî ki. Çocukluk işte, iki dakika sonra her şey biterdi, dönerdik tekrar başa, iyi dost olurduk yeniden.
Öğretmencilik oynardık ardından. Ödevler verirdik birbirimize, konular anlatırdık kendimizce. O zamanlar büyük hayallerim vardı. Bana çok umutsuz, çok zor gibi geliyordu ama ben umudumu hiçbir zaman kaybetmedim ve de çalışmamı hiç bir zaman kesmedim.
Ve şunu çok iyi öğrendim. Amacından asla ama asla vazgeçmeyeceksin.
Mutlaka, mutlaka sorunlar çıkacak karşına, tabi ki bu sorunlar seni çiçekli bahçelerde de karşılamayacak. Ama sen onlarla mü-cadele etmeyi başaracaksın.
Ben şu an bunu başardığımı düşünüyorum. Maddi ve manevi olarak birçok sorunun hakkından geldim. Amacıma ulaştım ama insanın hayallerinin bitmediğini de öğrendim ve umutlarının. İnsanı yaşatan, hayata bağlayanda bu umutlar değil midir zaten? Bunlar bittiği anda, bizde bitmişiz demektir.
Şu an hedeflerime ulaşmak için, büyük çabalar sarf ediyorum. Bunun çok zor bir yol olduğunu biliyorum. Ama zorluklar başarmak için değil midir?
UMUDUNUZU VE DUALARINIZI KAYBETMEYİN. ONLARI SİZİN HER ZAMAN HER YERDE EN KUVVETLİ SİLAHINIZDIR. ETRAFINIZDA KİMSE KALMAYA BİLİR, HERKES SİZE SIRTINI DÖNMÜŞ OLABİLİR. AMA SİZİ ALLAH HİÇ YALNIZ BIRAKMAYACAKTIR. YETER Kİ SİZ ONU HEP HATIRLAYIN.
Neslihan Güzel
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Kahveci : M.Nihat Malkoç HABABAM SINIFI ÜÇ BUÇUK |
|
Türk sineması son yıllarda büyük bir gelişim ve atılım içerisinde. Yeni kuşak sanatçılarla eski meşhurlar elele vererek güzel yapımlara imza atıyorlar. Fakat Türk sineması hâlâ eski filmlerin gölgesinde kalmaya mahkûm görünüyor. Eski klasik filmler değiştirilerek tekrar beyaz perdeye aktarılıyor.
Bunun sayısız örneğini gördük bugüne kadar. Buna eskinin kerametimi dersiniz, vefa mı dersiniz, yoksa kısır döngü mü? Orasına siz karar verin. Türk sinema klasiklerinin başında gelen Hababam Sınıfı, Rıfat Ilgaz'ın aynı adı taşıyan eserinden sinemaya aktarılan unutulmaz bir şaheserdir.
Son günlerde sinemalarda gösterime giren ve büyük ilgi toplayan Hababam Sınıfı Üçbuçuk'un geniş bir oyuncu kadrosu var. İşte size dev oyuncu kadrosu: Mehmet Ali Erbil, Seda Sayan, Şafak Sezer, Mehmet Ali Alabora, Peker Açıkalın, Cengiz Küçükayvaz, Melih Ekener, Kibariye, Hakan Yılmaz, Dost Elver, Sümer Tilmaç, Zihni Göktay, Hamit Haskabal, Tuncay Akça, Deniz Oral, Seçkin Piriler, Halit Akçatepe.
Kadro geniş de oyuncuların bir kısmı sinema geçmişleri olmayan insanlar. Meselâ Seda Sayan'la Kibariye bu film için neden özellikle seçilmiş. Bildiğim kadarıyla bu medyatik isimlerin sinemayla olan ilgileri basit piyasa dizilerinden öteye gitmiyor. Böyle iddialı bir filmde oynatılmaları ne kadar doğru? Amaç medyatik isimlerle seyirci sayısını artırmak mı? Söz konusu kişiler filmde başarılı olabildi mi? Soruları çoğaltabiliriz şüphesiz. Fakat bu sorular cevapsız kaldıktan sonra uzatmanın da bir anlamı olmasa gerek.
Bu yeni sürüm Hababam Sınıfı Üçbuçuk'ta konu edilen nedir? Unutulmaz Hababam Sınıfı'nda yeni bir devir açacak olan Hababam Sınıfı Üçbuçuk yapımında hem güldürme hem de korkutma amaçlanıyor. Yılların eskitemediği efsane serinin bu bölümünde, okul müdürü Deli Bedri sürpriz bir evlilik kararı alır ve yeni eşi Deli Bedriye ve üvey oğluyla birlikte okula taşınır. Hababam Sınıfı önceleri kendi taraflarında zannettiği Deli Bedriye'nin aslında dişli bir düşman olduğunu kısa zamanda anlayacaktır. Hababam Sınıfı'ndan kurtulmaya ant içen Deli Bedri, karısı ve üvey oğlunun yardımıyla Hababam Sınıfı'na yeni bir savaş açar... Bu film yeni bir ifadeyle söyleyecek olursak korku/komedi tarzında…
Hababam Sınıfı Üçbuçuk filmini Ferdi Eğilmez yönetiyor. Babasının oğlu derler ya, o da öyle… Bilindiği gibi Ferdi Eğilmez sinemayla iç içe olan bir aileden geliyor. Ertem Eğilmez'in oğlu o… Ertem Eğilmez de "Hababam Sınıfı (1974), Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975), Hababam Sınıfı Uyanıyor (1976), Hababam Sınıfı Tatilde (1977), Hababam Sınıfı Güle Güle (1981)" adlı filmlerin unutulmaz yönetmeni olarak hafızalarımızda yer alıyor. Ferdi bu anlamda babasının kültürel mirasını yiyor. Gerçi Hababam Sınıfı serisi filmleri arasında Kartal Tibet'in yönettiği "Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor" , "Hababam Sınıfı Merhaba" da var. "Hababam Sınıfı Üçbuçuk" Ferdi Eğilmez'in bu seride çektiği ikinci film oluyor. Bilindiği gibi daha önce Hülya Avşar'la Mehmet Ali Erbil'in oynadığı "Hababam Sınıfı Askerde" adlı filmi yönetmişti.
Yeni yapım Hababam Sınıfı serileri eskilerle kıyaslanamaz. Çünkü eski yapımlarda bizi gülmekten kırıp geçiren toplumun içinde sık sık karşılaşabileceğimiz karakteristik tipler vardı. Güdük Necmi, İnek Şaban, Kel Mahmut, Hafize Ana bunlardan bazılarıydı. Bu karakterleri unutmak mümkün mü? Fakat yeni sürüm serilerde uzun süre zihnimizi meşgul edebilecek ve iz bırakacak komik tipler yok. Espriler zorlama. Güldürücü öğeler geçmişle kıyaslanmayacak kadar sıradanlık arz ediyor. Sinemadan çıkınca çabucak unutabiliyorsunuz her şeyi.
Ben özellikle Hababam Sınıfı serilerinin sevimli kahramanlarından olan Halit Akçatepe'nin bu filmde harcandığını, isminden yararlanıldığını, geri plana itildiğini düşünüyorum. Aslında orijinal seride çok beğenilen, sureti hafızalarımıza kazınan Akçatepe'nin bu yeni sürümlerde ticarî kaygılarla boy göstermesini doğru bulmuyorum. Çünkü Hababam'ın bu yeni serileri tamamen ticarî gayeler taşıyor. Bu böylece sürüp gidecek şüphesiz. Bu gibi sıradanlıklara prim vermemek gerekir.
Türk sinemasının önünü açmak için yeni şeyler düşünmek ve üretmek şarttır. Yoksa mazinin artıklarıyla beslenmek acziyetin kabulünden başka bir anlam taşımaz. Yeni şeyler bulma yerine eskileri ısıtıp önümüze koyuyorlar. Bina aynı bina sadece duvarların boyaları değişmiş. Biz temelden çatıya kadar yeni ve orijinal yapım eserler istiyoruz. Sanırım buna da hakkımız var.
Bunun yanında beni ve hemen herkesi fevkalâde rahatsız eden sinemalardaki bilet fiyatlarından da bahsetmek istiyorum. Trabzon'da normal sinema bileti altı, öğrenci bileti ise beş milyon… Türkiye'nin ekonomik şartları içerisinde bu fiyatlar çok yüksek. Bence insanları sinemaya çekmek için normal biletler üç, öğrenci biletleri iki milyon sınırına çekilmelidir. Böylece hem herkes sinemaya gitme imkânı bulur, hem de filmler boş koltuklara gösterilmez. Ticarette esas olan sürümden kazanmaktır. Sinemacılar bunu niçin akıl edip gerekli fiyat ayarlamalarını ve düzenlemeleri yapmazlar?
M.Nihat Malkoç mnihatmalkoc@gmail.com
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
| | | |