|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 445 |
20 Şubat 2004 - Fincanın İçindekiler |
|
 |
Marmaris Balıkçısı : Osman Günay Andaman Denizinde Kış Tatili |
|
Thailand ta bazı şeyler bizim anladığımız ve bildiğimizden değişik.. İnsan ne görmeden anlıyor, ne de gördükten sonra anlatabiliyor.. Garip bir his vesselam.. Senelerdir oraları tanıyan, Thai devletinin davetlisi olarak oralara gitmiş arkadaşlarımızdan biri bile, bazı şeyleri hala anlayamadığından bahsetti geçen akşam!!.. Biz de bu tarz incelikleri, oralara gittiğinizde kendi başınıza keşfetmelere bırakır, bendenizin ilgisini çeken bazı özelliklere geliriz o halde...
En başta kediler var !! Tam bir hayal kırıklığı.. Gitmeden "Tarihi Siyam krallığını ziyarete gidiyoruz" gazı var ya; sokaklar siyam kedisi dolu sanıyor insan!! Ben mi safım biraz bilmem ama, hiç de öyle değilmiş !! Zaten büyük kentlerde kedi falan gözükmüyor sokakta, güneyde rastladım garip hayvancıklara.. "Allah böyle yaratmış" diyeceğiz amma, ben hayatımda bu kadar çirkin kediyi bir arada görmedim.. Sıcaktan tüyler paçozlaşmış, kulaklar eşek kulağı kadar, patiler ince, gözler pörtlek, kuyruk sıçan kuyruğu sanki. Üstelik kuyruğun ucunda kemikten bir "virgül" var!! Eh, kedi dediğin güzel olmalıdır, bizim memleketin sokak kedilerinden oraya prenses olur, hatta bizim "tuğla kedi Şero" oralarda saraya kedi kadrosuna kabul edilir bana sorarsanız.. Bir de bu "Siyam Kedisi" lafı nereden geliyor, kim uydurmuş bir yakalarsam şu hayal kırıklığının hesabını sorarım ben ona ... Kedilerden bahsettik, haydi köpeklere de sıra gelsin.. Köpek dediğin sadece sokak köpekleri, bir de kucakta gezen bir kaç ithal oyuncak kılıklı yaratık, o kadar... Sokak köpeklerinin hepsi aynı tip, kısa bacak, bezgin ruh, uykulu surat, barışsever ve sevgi düşkünü... O sıcakta da başka türlü olmaz gerçekten.. Ama hayvancıklara herkes iyi davranıyor.. Budist inanışında "öldürmek" fiili iyi karşılanmadığı için, arabanın camına "çtonk!!" diye çarpan bir karışlık böcek bile, şöför tarafından durulup, el frenini çekerek, camdan nazikçe alınıp özür dilenerek kaldırım kenarına bırakılıyor !!!
Köpek ve diğer hayvanatın acı çektiği kadar var iklim.. Sadece kertenkele azmanı-timsah minyatürü bir tür iguana, yol kenarlarında, su kanallarının yakınlarında sırtlarını güneşe veriyor ki; onlar iklimden memnun görünüyor.. Bizim seyahat "high season" da olmasına rağmen, zaman zaman sıcak ve rutubet ruh daraltan cinstendi.. Ama her yer, dükkanlar, belediye otobüsleri, taksi, metro, pasajlar, tuvaletler bile "air-condition" lu, hani kadırımlar hariç klima var dersek yalan söylemiş olmayız.. Hava sıcaklığı 30 derece civarında dolaşıyor, gökyüzünün mavi olduğu günler pek sayılı.. Bir pus tabakasıyla kaplı genellikle, bulut mu desem sis mi desem öyle bir şey işte.. Tabii bu şartlardan dolayı her yer yeşil, her yer çiçek !!! İnsanlar da hem çiçeği seviyorlar, hem de bitkileri hayatın bir parçası gibi görüyorlar.. Kocaman onlarca katlı binaların balkonları çiçeklerle, ağaçlarla dolu, dükkanlar içinde havasız kalmış çiçekler-saksılar da belli saatlerde sokağa "havalandırma"ya çıkartılıyorlar.. Yaz ayları, ki Hazirandan Ekim e kadar sürüyormuş, rutubet daha dayanılmaz, muson yağmurları da insanı yere çakan cinsten oluyormuş.. İklimin bizim dayanamayacağımız cinsten olduğunu söylediler bana açıkça.. Şehir oldukça yeşil, bir İstanbul lunun gıpta edeceği kadar.. O parklar, tapınakların bahçeleri, hatta sokaklar çeşit çeşit, tanınmadık çiçekli, koccaman ağaçlarla dolu, yaprakları yiyesiniz gelir öyle yeşil ve taze.. Manavların tezgahlarında da, meyvalar çeşit çeşit, bizim memlekette tezgahlar, yeşil narenciyenin dalları ya da defne ile süslenir ya, orada demet demet orkide koyuyorlar !!! Her ağacın, her tarhın da başında, kafasında hasır-yerel-konik şapka, elinde alet-edavat çalışan birileri var.. Ağacı neredeyse okşayarak, çiçeklerle konuşup, sevişerek, her yaprağı her dalı ayrı ayrı trim edip sanat eseri diye nitelenebilecek güzellikler çıkarıyorlar ortaya..
 Hele kralın eskiden oturduğu sarayın (bizim Topkapı nın muadili yani) bahçesi var ki; anlatılacak, akla zarar vermeden bakılacak gibi değil.. O bahçede, 15-20 metre yükseklikteki ağaca yaslanmış, upuzun bambu merdivenin tepesinde, ağaca küre şekli veren bahçıvanı ve ana caddenin ortasındaki refüjde taflanlardan budayarak imal edilmiş, neredeyse canlanıp koşacak iki fil ve yavrusunu görmedikçe anlaşılamayacak durum, emin olun..
Ekselanslarının şimdilerde oturduğu ev(!) de eski saraya yakın, oldukça büyük, etrafında su kanalı olan, pek hoş, pek şatafatlı bir yer.. Dünyada tahtta en uzun süre kalan kral olarak ta ünlenmiş, "Siyam Kralı" 50 yılı aşkındır tahtta.. Yetmişlerinin ortalarında, yüzünden iyilik akıyor, heryerde resmi var, tüm dükkanlarda, taksilerde, yollarda reklam panolarında.. Halk geçerken mutlaka onlara özgü selamlarıyla eğilip krallarını selamlıyorlar, kral de duyduğuma göre Amerikalarda okuyup gelmiş, "jazz" meraklısı, senede bir, dünyadan "baba" cazcıları toplayıp kendi de saksafonuyla eşlik ederek müzik de yapıyormuş !!
Bangkok oldukça büyük bir metropol.. Nüfusun yüzde onu başkentte yaşıyor.. Nüfus 60 milyondan fazla, genellikle budistler.. Müslümanlar yüzde 2 ama, güneyde halkın %70 i müslüman.. Biz oralardayken ufak tefek sürtüşmeler oluyordu, ama kuş-tavuk gribi meselesinden dolayı gündemde pek yerini alamadı.. Biz de tavuklu, ördekli malzemeleri bırakıp geri kalanı degüste ettik, bu yemek konusu oldukça zengin, üstünde durmağa değer...
Thai mutfağı tipik bir uzakdoğu mutfağı, ama bana sorarsanız en meşhuru Çin mutfağından daha lezzetli.. Biraz Wietnam tadlarını andırıyor..Bizim damak tadına uygunluğu tartışma kaldırırsa da; yiyen bir daha yiyor, ben bayıldım örnekse.. Ekmek hiç yok, peynir yok gibi, ana malzeme, pirinç veya "noodles", gerisi bol sebze-meyva, en çok ta balık ve deniz ürünleri.. Karides boy boy-çeşit çeşit, ahtapot, sübye, kalamar herşeyin içinde, yengeçler, istakozlar, midyeler-taraklar yollarda tezgahlardan taşıyor, fiyatları da; İstanbul da sokakta lahmacun fiyatına Bangkok ta karides yiyorsunuz, anlayın işte.. !!! "Sea Food" adı altındaki lokantalarda, tezgahlardan karidesini, pavuryasını, sübyesi-kalamarını seçen sofraya geçiyor, onlarca masaya sahip koca lokantalarda bile, herşey pişirilmiş olarak 15 dakikada masanızda.. Thai lar durmadan bir şeyler atıştırıyor.. Günün her saatinde sokak lokantaları, bizim seyyar köfteci kılıklı mangaldan servis yapan arabaların yanındaki plastik masalar tıklım tıklım dolu.. Hiç olmazsa sokaktan naylon torbada kavun, karpuz, mango vesaire alıp onu geveliyorlar.. Seyyar lokantalar, evde pek yemek pişirmediklerini tahmin ettiğim ahaliye, naylon torbada "Tom yam goong" çorbası servis edecek kadar paketleme işini ilerletmiş.. Naylon torbalara çorbayı, pilavı, salata ve meyva suyunu doldurup servis etmeleri bir kaç dakika sürüyor sadece..Kızarmış çekirge, baharatlı sosisler, kurutulmuş mürekkepbalığı ızgarası, fırında kırmızı boyalı sosla pişmiş ördek tandırı tam Thai ların ağız tadı, yanında pirinç, üzerine meyvaları da lüplettiler mi yemek işi tamam oluyor.. Ama o sıcakta, herşeyin açıkta satıldığı, herşeyin ortada durduğu, akar suyu olmayan tezgahlardan yemek yemek her babayiğidin harcı değil.. Biz de kendimize göre bir sistemle dükkanlarda karın doyurduk, hele Thai usulü servis yapan bir lokantalar var ki; sofranın ortasında bir tencere, tencerede sebze suyu, alttan ısıtmalı, kaynayıp duruyor.. Siz de ısmarladığınız yiyecekleri, (çeşitli sebze, balık, karides, ahtapot, otlar, midyeler, taraklar, ve daha aklınıza ne gelirse) kaynayan tencereye funda edip sonra çubuklarla yakalayıp lüpletiyorsunuz.. Küçük kaselerde gelen acı-tatlı ya da sirkeli-sarmısaklı-acılı soslarla karışan haşlanmış malzemeler, yanına pirinç de konarak pek lezzetli oluyor, giderseniz ihmal etmeyin... Bir de bu mutfağın acısından bahsetmek lazım.. Baharatlı olmasının dışında oldukça acı da yiyecekleriniz.. Ben acı seven biri olarak bile bazı seviyedeki acılara katlanamadım.. Ama bir biberleri var ki, insanın ağzı, dilinin ucu ve dudakları yanıyor, ne gırtlak, ne mide ve; ne de daha aşağıları hiç etkilenmiyor.. Biberin cinsinden herhalde, bolca getirdim gelirken!!!
Trafik soldan, hem de İstanbul trafiğini aratacak cinsten kalabalık olarak.. Biz garipler karşıdan karşıya geçerken, otomobillere binerken hep şaşırıp ters taraflara bakıp, şöför kapısını zorlayanlardan olduğumuz için pek utandık zaman zaman.. Ama Thai lar hep o meşhur gülümseme, sükunet ve dingin halleriyle rahatlatıp, selamlarını sarkıtarak bizi gevşettiler.. Bangkok a "City of Angels" demelerinin hikmeti bu olsa gerek... Ama yine de o sıkışık saatlerde şeritten şerite atlayanlar, korna çalanlar, küfür edip itişenlere hiç rastlamadık.. Sıkışık trafikte "budha" gibi durup gülümseyerek trafiğin açılmasını bekliyorlar, ve kimse bundan şikayet etmiyor.. Biz Marmaris te bu tür dertlerden uzak olduğumuz için, geçici sorun olarak bakıp pek ilgilenmedik, İstanbullular düşünsün!!!
Trafikte iki önemli konu daha var ki tipik!! Biri "Tuk-tuk".. Tuk-tuk motorsikletten bozma, cicili-bicili boyanmış, orası burası süslü-püslü bir vasıta, eskileri bizim tripotörler gibi üç tekerlekliydi, şimdi yeni moda japon işi minyatür kamyonetler oluşmuş !!.. Taksinin yarı fiyatına yolcu taşıyıp, pazarlık usulü geçinip gidiyorlar.. Açık olduğu için klima yok, bir de trafikte egzoz dumanı yutma riskini alıyorsanız pek keyifli.. Ama "tuk-tuk" daha çok tatil kasabalarında yararlı oluyor, şehire uygun değil bana sorarsanız..İkinci bölüm ise pek özel, ana caddenin bazı köşelerinde motorlu gençler sıralanmış duruyor, üzerlerinde de bir üniforma.. Sorunca anladık ki, sıkışık saatlerde acele işi olanlar motorculara yanaşıp, arkasına atlıyor, kaskını takıyor, ve trafikte araçların arasında slalomla, olmazsa kaldırımdan gideceğiniz yere sizi ulaştırıyor... Motorcu ruhlu oldukları için motorda arkada oturmayı bilmek lazım, irkilenler binmesin.. Ben bir yüz metre dayanıp, işaretle "Ya ben kullanayım, sen arkaya bin, ya da iniyorum birader !!" şeklinde motor maceramı noktaladım...
Din meselesi pek önemli anlaşılan hayatlarında.. Belki budist olmalarından, belki doğu anlayışından karar veremedim ama, o kadar önemli olan din, yaşama müdahale etmiyor.. Hayatın içine karışmış, eli "bond" çantalı Thai işadamı, turuncu harmaniyeli "monk" rahibi, ya öğrenci, ya da bar kızı olsun, hepsi; tapınağın önünden geçerken içtenliği kilometrelerden anlaşılacak bir selam sarkıtıyorlar tapınağın patronu(!) "budha" ya.. Sonra da yola devam.. Herşeyin bir "budha" sı var, çocukların, bekarların, balıkçıların, şöförlerin, kadınların.. Küçük ağaçtan oyma heykelcikler dükkanların kapısını, otomobillerin dikiz aynalarını, evlerin en özel köşelerini süslüyor.. Şimdi benim minübüste de bir şöför budha sı var, onlar kadar zarif olmasa da reveransım, ben de kendimce "iyi yolculuklar" dileklerimi onunla paylaşıyorum...
Tapınaklar pek sık karşılaştığımız bir Thailand manzarası.. Tümü süslü püslü, hatta "süperşarje" bile desem olacak.. Hepsinde yerler mermer, renkler canlı, her köşede altın varak, heykeller resimler de naif, ayrıntıcı, ama bambaşka hikayeler anlatıyorlar!! Kötü maymunlarla, ejderha kılıklı, üç-beş hayvan kokteyli canavarlar "kötü adamlar" rolünde, esas çocuk kral ve sevgilisi "dünyalar güzeli cillop prenses" ve de başları sıkışınca yardımcı olan budha kadrosuyla "iyiler"i oluşturuyor.. Hikayeler mutlu sonlu, kahramanlık ve aşk hikayeleri olmasına rağmen pek bizimkilere benzemiyor!!.. Her tapınakta da ziyaretçi dolu, yoldan geçerken bile, bir uğrayıp, kapıdan iki tütsü ile biraz meyva-çiçek falan alıyorlar, girip zarif reveransı attırdıktan sonra, tütsüleri yakıyor, saygıyla meyva-çiçek nevalesini yüksekçe bir yere koyuyor, geri geri gelerek bizdeki secde durumunu andıran bir şekilde dua ediyor.. Bütün bu seramoni, bir-iki dakika gibi bir zamanda "şip-şak" sona ermesine karşın, alışkanlıktan ya da zorunluluktan yapılmış gibi değil; aksine saygı, ümit ve keyfi bir arada barındıran bir ruh halini yansıtıyor.. Ayrıca her evin bir köşesinde mumlar-tütsüler yanan, budha heykeli, bir rahip veya kralın resmi olan, çiçeklerle süslü bir küçük "tapınakçık" var.. Sokaklarda, evlerin önünde, her köşede, barların girişinde bile "tapınakçık"tan geçilmiyor, bu da dinin hayatlarındaki önemini belirten sağlam bir veri olsa gerek.. Bazı tuhaf, bizim uzağımızdaki adetleri de yok değil hani!! Phuket te bir tapınağın bahçesinde aval-aval oraya buraya bakarken, bir cayırtıdır koptu.. Biz de "Yaw bomba mı, makinalı mı, terör mü, kan davası mı?" şeklinde yüreklerimiz hoplamışken anladık ki; küçük bir sarnıç, ya da bir hücreye benzer kapalı bir yere, sıra sıra çatapatları atıp bir tür "mum dikme" yapıyorlar, o mistik havaya ters ama, ne diyelim, "hikmetinden sual olunmaz"!!!
Thailand dan döner dönmez en çok sorulan kadınlar.. Hele erkekler pek merakla soruyor.. Halbuki yine başa döneceğiz, anlatılmaz, yaşamak lazım.. Önce kadınların hepsi, ya da büyük çoğunluğu güzel, baştan söyleyeyim.. Fazla kilosu olan yok, pehriz yapan da..Yüzleri ve ifadelerini birbirinden pek ayıramasak da, içtenlik ve doğallık pek hoş bir hava veriyor hepsine ayrı ayrı.. Ufak tefek, ayrıca zarif ve narinler yapı olarak.. Saçlardan bahsetmek lazım ki; onlarca pek önemli galiba.. Ben genelde kadında uzun saçı pek sevmem.. Ama Thai kadınlarının saçlarına diyecek yok!! Bizim görmeğe alıştığımız "gölgeli boyalı sarışın" ya da "akide şekeri kırmızısı kızıl" la kısıtlı saçlardan sonra hiç boyasız, hepsi şampuan reklamı gibi bellerine kadar simsiyah, ne olduğunu anlayamadığım, ama pek güzel kokan saçlara diyecek bir şey kalmıyor.. Zaten kadın erkek hepsi pek temiz, pek tertipli, pek düzenli insanlar, ne ter kokana, ne bakımsızına, ne de yakışmamış bir şeyler giyene rastlamadık.. Sokakta inşaatta çalışan, sırtındaki küfeyle toprak taşıyan hanımın pedikürlü-ojeli ayakları sandaletinden gözüküyordu, gözlerimle şahidim... Etrafta zaten bir kadın egemenliği var, adamlar biraz "fişten çekilmiş elektro gitar" gibi, pek sesleri çıkmıyor.. Dükkanlarda, lokantalarda, barlarda, tüm çalışanlar kadın, adamlardan sadece şöför ve sokakta hanutçu çıkıyor.. Kadın erkek pek sigara ve içki içen yok.. Durmadan meyva suyu içiyor, bir de plastik torbadan "milk shake".. Bir yandan da kikirdiyorlar yabancı beyaz erkek görünce, nazikçe de asılıyorlar, belki bir içki ısmarlar, ya da "eskort" istersiniz diye..
Masaj işi pek acaip, benim favorim, otelin olduğu sokakta, kocaman vitrinli bir salon, masaj masasına uzanıyor, hem yoldan gelen geçene bakıyorsun, hem de çıtır bir Thai sana geleneği 2000 yıl eskiye dayanan bir masaj yapıyor.. Bir kaç çeşidi olan masaj zaman zaman seks çağrıştıran yerlere taşınsa da, "Türk hamamı" isimli yerlerde olanı hariç, hiç bir yerde taciz ya da rahatsız edilme yaşamadık !! Ayak masajı, geleneksel Thai masajı, çeşitli bitkisel yağlarla masajlar pek rahatlatıcı, insanın ruhunu mıncıklıyorlarmış gibi oluyor desem olacak hani !!! Sistem pek oturmuş, bir masajcı ancak bir kaç sene kursa-okula giderek yetişiyor.. İşin aslı da vücuda bazı noktalara baskı ve gergi uygulamak, fırsatı bulursanız kaçırmayın, tavsiye ederim.. O çoğu pek minyon,pek ufak tefek masajcı yavrular, eli koluyla, ayağı bacağıyla, sizi şekilden şekile sokuyor, bizim onlar gibi esnek olmayan vücudumuzu yumuşatmağa çalışıyor.. O harcanan efor, kızcağızın terler içinde kalmasına yol açıyor, yine de o gülümseme, o nezaket ve yumuşaklık hiç kaybolmuyor..
Lisan tuhaf, bir kere size o kadar yabancı ki; ben üç beş lisandan pat-küt bir şeyler çakarım, bir ikisini de fena konuşmam. Hangi lisan konuşulsa aradan bir iki kelime çeker çıkarır, hiç olmazsa konuyu, ya da eğilimi anlarsınız ki; bu Thailand da mümkün değil.. Ne aradan kelime çıkarabiliyor, ne de vurgulardan gidişatı anlayabiliyosunuz.. Üstelik ses konusunda da bir acaiplik var, "r" harfi-sesi Thai lisanında yok!!! Herkes çat-pat ingilizce biliyor ama, anlamıyor, anlatamıyor.. Çünkü "r" harfi olmadan olmuyor.. Bir gün daha önceden gittigim Bangkok Hard Rock Café ye gitmeyi planlıyoruz, civarında olduğumuzu bildiğim halde çıkaramıyorum.. Rockçu tişotu giymiş bir gence, sonra taksi şöförüne soruyoruz, kimse bir şey anlamıyor.. Sonunda aldığımız dersleri akla getirip birine yanaşıyorum, ve aynen "Wel-iz hald lok kafe?" diyorum, hemen tarifi alıyor, elimizle koymuş gibi buluyoruz.. Anlamadıkları gibi söyleyemiyorlar da, ama anlaşmak kolay, zaten hepsi mutlu ve karmaşık olmayan insanlar, mutluluğun ana kuralı da basit ve huzurlu bir yaşam değil mi ??
Hepinize gezmeli tozmalı, aklınızın açık, ruhunuzun huzurlu, sağlığınızın da fişek gibi olduğu günler dilerim..
Osman Günay
osmangunay@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
16 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen KILLANMA KILAVUZU |
|
Elinizde bir kılavuz olmasına gerek kalmadan kullanabileceğiniz şeyler de elbette vardır. Elektronik alet gibi konularda kesinlikle gereksinim duyduğunuz kılavuz kitapçıklar bazen saç baş yoldursa da bu işi Japonların pek güzel yaptığını hemen hemen hepimiz biliriz. Adamlar tüm detayları önceden görebilmişler ve buna ait bir doküman hazırlama gereği düşünmüşler. Kullandığımız birçok mal ya da üründe ne yazık ki bir Kullanma Kılavuzu bulunmamaktadır. Hissiyatınıza göre hareket edersiniz çoğu zaman, hatta bu durum damarlarınızdaki asil kanda dahi mevcuttur.
Hiç unutmam, 1992 model Toyota Corolla'm var idi pek severdim. Hatta satmaya bile kıyamamıştım. Birgün araba çalışmıyor... Delireceğim... Sabah getirip park etmişim, koca otoparkta ne ola ki ? Biliyorum bazen araçların yerini değiştirmek zorunda kalıyor Noramin İş Merkezi görevlileri. Ama hatırlamıyorum ki sabah nereye park ettim ? Neyse, yine de görevliye sordum dangalakça da olsa ( Dangalakça bir soru sorarsanız emin olunuz ki dangalakça bir cevap alırsınız ! )... Ağzımın payını alınca düşünmeye başladım, aklıma Japonlar geldi, açtım torpido gözünü ve o ana kadar hiç ihtiyacını duymadığım Kullanma Kılavuzu'nu okumaya başladım. İşte benim konu : "Motorunuz çalışmıyorsa...". O değil, bu değil derken, "motorunuzu boğmuş olabilirsiniz, 60 sn. gaz pedalına basın, sonra ayağınızı çekin, çalıştırın, çalışmazsa hiç ...ıçınızı yırtmadan yetkili servisi arayın, bu konu sizi aşar..!". Denedim, şraaaaakkkk çalıştı... Sağolasın Toyotasan Hocam ya..! Meğerse, otoparka yeni bir görevli gelmiş ve benim Toyota ile antreman yapmış, bu arada da motoru boğmuş, iyi mi ?
Pek severim simiti çıtır çıtır. Hele yanında gravyer peynir olursa değmeyin gitsin keyfime. Sağolsun Edi'nin evinin yakınlarında bir "Odun Fırını" varmış, nefis oluyor simitleri inanın. Dedim yanına gravyer peyniri de alayım, hem ekonomi olsun, hem yerli malı yurdun malı kullanayım. Neyse efendim aldım geldim simidimin yanına. Bir yüzünde jelatin üzerinde marka vs.vs. kağıt var ve kırmızı bir uç. Aman dikkat, sanırsınız o kırmızı ucu çekince cıııııııırrrt jelatin soyulacak ve elinizde üçgen peyniriniz tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacak. Hikaye...! Çıkmaz kardeşim, ters tarafa hareket ediyor bu salak kırmızı şey.. Yahu, neden jelatinin üstündeki kağıda yöneliyorsun, kenara git be kardeşim, hay .......... Sonuçta kırmızı ucu bırakıp eliniz yapış yapış bir şekilde diğer adı üçgen olan gravyer peynirinizi 5-6 parça halinde soyabiliyorsunuz. Çok basit görünümlü, Kullanma Kılavuzu gerektirmez peyniriniz ne yazık o kırmızı şeyle açılamıyor. Peki neden dikkatimizi çekecek şekilde kırmızı ? Aynı renk yapsana jelatinle kardeşim, nasılsa bir halta yaramıyor, ben de baştan paşa paşa bıçak kullanayım, "Nasıl açılır acaba bu peynir ?" biçiminde beyin hücrelerimi zorlayayım ?
Ya rakı şişesinin kapağına ne demeli ? Çeviriyorsun sola doğru, heyhat açılmaz, alttaki parça da dönmeye başlar. Kullanma Kılavuzu versen rezil olursun : "Lütfen kapağı sola doğru çeviriniz, çııııt ve de pıssst edince kapak elinizde olacak !" derseniz şayet, kesinlikle bir cümle daha eklemek zorunda kalırsınız : "İnat edip alttaki parça ile birlikte dönmeye kalkarsa, derhal kesici bir alet alın ve kapak ile o gıcık şeyin ilişkisini tatlı tatlı kesin". Niye tatlı ? Bakınız yeni bir açıklama : "Eğer, hoyrat davranırsanız, açtığınız kapak tekrar kapatılabilemez de ondan..!". Yalama olmuştur, siz siz olun, biten rakı şişesini atmayın, eğer kapağı doğru düzgün çalışıyorsa, saklayın bir kenara, ne olur ne olmaz... Kesici alete de lütfen dikkat edin, 2 kadeh rakı içeceğim diye 3 dikiş attırmanıza hiç gerek yok parmağınıza akşam akşam... Biralara yeni moda çevir aç kapak yaptılar, breee zındıklar hiç düşünmezler ki açacak satıcıları ne halt edecek ? Ben yine de çevir kapak bile olsa arslanlar gibi açacağımı kullanıyorum, üstüme iyilik sağlık... Eskiden açacaksız günlerde az mı şişe ucu parçalamıştım duvara, taşa vuracam diye..! Bir de dişleriyle açabilenler var ki en iyisi bunlardan hiç söz etmemek.
Sonuçta; Kullanma Kılavuzu olsun ya da olmasın bir Kıllanma Kılavuzu her zaman ve her yerde vardır.
asesen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          12 Kahveci oy vermiş. |
28 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Arap olayım ben de kahveciyim... : Beyhan Duffey |
Doğmamış Kızıma Hikayeler -1-
Bir varmış bir yokmuş benim güzel kızım.. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal pireler berber iken dünyanın güzel bir noktasında güzel bir ülke ve o ülkenin de güzel insanları varmış....
Daha teknoloji diye birşey ortalarda yokken bu ülkenin insanları da tanımadıkları, hatta varlığından bile haberdar olmadıkları başka ülkelerden bihaber huzur içinde yaşayıp giderlermiş. Bu huzur çok sürmemis elbet. Insanlık tarihinin her döneminde ortaya çıkan savaş tacirleri ve kan emici vampirler o zamanlar da mevcutmuş ve nihayet bu güzel ülkenin yüreği iyilik dolu insanları da bu vahşi canavarla istemeseler de karşılaşmışlar.
Şimdiki koşullarımızla tanımlayacak olursak "cahil" olan bu halk da diğer halklar gibi, bu güçlü canavarla başedememisler. Çünkü aralarında o canavara inanmayanlar olduğu gibi inananlar da çıkmış ve o halk bir bütünün parçası olamadığı için parçalanmak ve bu canavara yenilmek zorunda kalmış. Aslında bütün bu olanlar yalnızca bu küçük ülke için değil aynı zamanlarda yaşayan her halk için geçerli olmuş. Aradaki tek fark bu canavarla başetmenin değiiik yolları ve bunun getirdiği olumlu-olumsuz sonuçlarmış...
Şimdi biz bırakalım diğer ülkelerin gelişimini, gelelim bizim hikayesini anlatacağımız ülkeye... Bu ülke bu ülke olmadan önce, zorba bir halkın baskı, zulüm ve işkenceleri sonucu kendi barışcıl dinini unutmak ve bu din toplumunun dayattığı dini kabullenmek zorunda kalmış. Hatta bu ülke yüzyıllar geçtikce işi o kadar azıtmış ki kraldan çok kralcı kesilip o dinin neredeyse savunucusu, sözcüsü haline gelmiş. Sonra da topraklarına sahip olmuş büyük bir imparatorluğun içinde yüzyıllarca yaşamış.
Bu imparatorluğun içinde çok da huzurla yaşamayan bu ülke halkı da diğer halklar gibi bir an önce özgürleşmek ve bu baskı ve zulümden kurtulmak istiyormuş. Her ne kadar bu imparatorluk yakım, yıkım, talan üzerine kurulmuş ve bunca yüzyıllar yaşamışsa da bir iyi tarafı varmış ki imparatorluğun içinde her türlü din ve mezhepten insan toplulukları birarada barış içinde sayılabilecek koşullarda yaşamış. Yıllar geçip de egemen güçlerin şekli ve coğrafyası değişmeye başlayınca bu imparatorluk da yıkılıp yokolmaya mecbur kalmış. Yöneticilerinin şahsi menfaatleri uğruna sahip çıkamadığı her türlü değeri yitirmiş ve bölünerek yokolmuş. İşte bu imparatorluğun son başkenti ve elde kalan son toprakları da bizim masalımıza konu olmuş...
İmparator güçlenmekte olan diğer ülkelere daha fazla dayanamamış ve paçasını kurtarmak uğruna egemen güçler ne istiyorsa kabul etmiş. Tabii egemen güçlerin isteği diğer masallarda olduğu gibi padişahın kızıyla evlenmek değilmiş. Onlar daha fazlasını, hep fazlasını istiyorlarmış...
İşte bu noktada hikayemizin kahramanı, kahramanlar kahramanı sarı saçlı mavi gözlü kahramanımız çıkmış ortaya. Bu öyle bir kahramanmış ki, o güne kadar onun gibisi hiç çıkmamış. Hatta o güne kadar kimsenin anlamını dahi bilmediği, bilenlerin de sürekli hasıraltı ettiği "özgürlük", "bağımsızlık", "demokrasi", "insan hakları" gibi şeylerden sözederek sallamış düşman üstüne kılıcını. O topraklar ki, dünyadan bihaber fakir halkının emekleriyle ayakta durabiliyormuş. Kulaktan kulağa, kentten kente, köyden köye haber uçurmus barış kuşları. Saçları altın sarısı bir kahraman halktan medet umuyor, onlardan "bağımsızlık" için kendine destek vermelerini istiyormuş. Kara kaşlı, kara gözlü bu yüreği iyilik dolu insanlar yüzünü bile görmedikleri bu altın saçlı kahramana yürekten destek olmuşlar. Kundaktaki bebelerin kursağından kestiklerini, gerdekteki gelinlerin bileğinden incecik bileziklerini, dağdaki çobanın heybesinden kuru ekmeğini, cephede "bağımsızlık" için savaşan askerlere göndermişler. Daha bıyığı terlememiş gençler, düşmanla vuruşabilecek güçte olan yaşlılar silah kuşanıp cepheye gitmiş. Analar, gelinler arkalarından hiç ağlamamış. Çünkü onlar da bilmiş bu bir "bağımsızlık, özgürlük" savaşı. Cepheye gidenin arkasından ağlanmaz. . Ağıt yakılmaz. Vatan uğruna şehit olmuşsa bu onurların en yücesidir. Gelecek kuşakların esenliğidir. Analar bacılar da ekmek etmişler tandırlarda, gece gündüz. Dönmemiş cepheden er kişiler, dönememiş. Analar da kuşanıp kağnıya öküzleri, yükleyip kuru ekmekleri vurmuşlar cephenin yolunu.
Yıllar yıllar sürmüş savaş. Sarı saçlı kahraman da fakir halk da yılmamış, yenilmemiş düşmana. Düşman pazarlığa oturmuş; "bak şu kısmı verirsen sana özgürlük...". Kahramanı da halkı da prim vermemiş bu aç kurtlara...
Çok zaiyat verilmiş, çok analar oğulsuz, gelinler kocasız, bebeler babasız kalmış ama bir damla gözyaşı düşmemiş kimseciklerin gözünden. Çünkü uğrunda savaştıkları şeye yani "özgürlüklerine" kavuşmuşlar güzel kızım... Biliyor musun asıl hikaye işte bu noktadan sonra başlıyor. Hadi kapama gözlerini de dinle... Daha küçücüksün, uyumak için önünde çoook zaman var..
Sarı saçlı kahraman halkıyla birlik olup kazandığı bu zaferin sonucunda çeşitli yenilikler yapmak ve halkını bilinçlendirmek için sıvamış kollarını. Önce dil devrimi yapmış. Yazması, okuması bir zor olan dil yerine pırıl pırıl harfler armağan etmiş. Bu harfler ki dünyanın yarısı tarafından kullanılıyormuş. En ücra köşelere bile haber salmış, ahırında ineğini sağan analar da öğrenecek bunu. Okuyacak yazacak demiş. Kendi de başöğretmenlik etmiş, öncü olmuş. Dinlemez olur mu köylü de bu kahramanın sözünü. Ağzından çıkacak her kelimeye tapar olmuş bu mavi gözlü devin. Okuma yazma kursları açılmış, mürekkep yalamış herkes bir diğerinin gönüllü öğretmeni olmuş. Sonraları sırça köşklerinden çıkmayacak bu ülke yöneticilerinin aksine bütün ülkeyi baştan başa dolaşmış sarı saçlı kahraman. Kalkınmaya önce buralardan başlayacağız demiş. Dil devrimi devrimlerin en yücesi olmuş tabii. Çünkü onu başka devrimler de izlemiş. Halk fakir ama mutluymuş. Fakir ama güçlüymüş. Fakir ama onurluymuş... Günlerden bir gün bu sarı saçlı kahraman gencecik bir yaşta amansız bir hastalığa yakalanarak ve bütün bir halkı gözyaşına boğarak göçüp gitmiş bu diyardan. Arkasında da hep onurla hatırlanacak işler bırakarak. Halkı yas tutmuş, gözyaşları sel olmuş akmış ülkenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine. O gitmeden önce demiş ki halkına, arkamdan ağlamayın, yas tutmayın, beni kahramanlaştırıp, putlaştırmayın. Yeni kahramanlar, yeni yürekler çıkarın. Bu güzel ülkeyi hep birlikte kurduk, kurda kuşa yem etmeyin...
Sanki aksini söylemiş gibi olmuş herşey. Onun gibi bir kahraman daha yetişemediği gibi onun imar edip bıraktıklarını da bir bir yıkar olmuş içerdeki güçler. Aslında dışardaki güçlerle işbirliği içinde oldukları için değilmiş bütün bu yaptıkları yanlışlar. İnsani zaaflarına kul olmuşlar. İktidar sevdalısı olmuşlar. Daha çok şeye kendi adlarına sahip olmak istemişler. İktidarı halk için değil daha çok kendileri ve yakın çevrelerini kalkındırmak için istemişler. Evet demokratik yollarla seçilmişler ama seçildikten sonra da tahtlarına kurulup halka kan kusturmuş, önlerinde el pençe divan durur hale getirmişler. Halk önce seçmiş, sonra seçtiğinden korkmuş, sonra da ona tapmış. Çaresiz. Ve kimsecikler anlayamamış bu guzelim halktan nasıl böyle yaratıkların çıkabileceğini. Çıkmış işte...
Hikayenin diger kısmına geçmeden önce küçük bir kahve molasına ne dersin kızım ?
Sürecek...
Beyhan DUFFEY - Cidde / Suudi Arabistan duffey@kahveciyiz.biz
| | |