Yazılan,  Okunan,  Kopyalanan,  İletilen,  Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete Yıl: 7 Sayı: 1.472

Sisteme gir!

Merhaba Sevgili KM dostu, hoşgeldiniz!

 5 Eylül 2008 - Fincanın İçindekiler



 



 Editör'den : Haydi maça maça!..


Merhabalar

Maç kaynaklı Ermenistan ziyaretinin gerçekleşeceğinin açıklanmasının ardından her kafadan bir ses çıkar oldu. "Barış isteniyorsa bir taraf adım atmalı, o nedenle ziyaret olumlu" diyenden tutun da, "Barı soykırım anıtını da ziyaret et" diyene kadar geniş bir yelpazede değerlendiriliyor konu. Maçın olması bir vesile elbette, değerlendirilmesi de gerekir belki ama olay bu kadar basit midir acaba? Diasporanın himayesinden güç alan iki buçuk milyonluk bir ülkeyle 1993'ten beri kesik olan diplomatik ilişkilerin yeniden canlanması için, kimilerinin dediği gibi, büyük bir şans mıdır bu maç? En önemlisi Türkiye Ermenistan'la ilşkilerini buzdolabından çıkarıp ısıtmaya karar vermiş midir? Eğer bu karar alınmışsa, bunu Cumhurbaşkanlığı düzeyinde br ziyaret ile başlatmak doğru mudur?

Kafalarda soru işaretleri olduğu aşikar. Zira seyahat bir çalışma ziyareti, hazır gelmişken bir de maç keyfi olarak olarak kamuoyuna yansıtılıyor. Oysa Cumhurbaşkanı Gül, uçaktan doğru saraya gidecek ve Ermenistan Cumhurbaşkanını makamında ziyaret edecek. Yani şekil nasıl yansıtılırsa yansıtılsın, bu olay üst düzey bir yumuşama belirtisidir. Ancak, buna deyip deymeyeceğinin, gerek olup olmadığının adlı adınca tartışılmadığı, zemininin önceden hazırlanmadığı beyhude bir temas olarak kalmaya mahkumdur. Seyredilecek bir maç zevkinin ötesine geçemeyecektir. Ellibin kişilik stadyumda, Allah korusun, yenilirsek Cumhurbaşkanı Gül'ün koro halinde küfür yediği bir ziyaret olarak tarihe geçmesi olasıdır.

Elbette barış adına her fırsat değerlendirilmelidir ama atılacak adımlara da dikkat edilmelidir. Haberlerde kendisine mikrofon uzatılan bir Türkiye kökenli Ermenistan vatandaşı şöyle diyor; "Valla Gül'ü dört gözle bekliyoruz. Bunu bir iyi niyet olarak görüyoruz. Geçmiş geçmişte kalmıştır, biz bugüne bakmalıyız. Geçmişte acı şeyler olmuştur, bunları olduğu gibi kabul etmeli ama barış adına fırsatlar da değerlendirilmelidir." İyi söylüyor adam değil mi? Ama araya biliçaltına yazılmış birkaç lafı sokmadan da edemiyor. İşte Türkiye'nin asıl vermesi gereken karar artık bu laflara aldırış edip etmeme olmalıdır.

Komşumuz Ermenistan'ın, diasporasını da karşısına alarak Türkiye ile dostluk edeceğine pek inanamıyorum. Çünkü varoluş nedenlerinden birinin kaynağı olan "soykırım" iddialarının rendelenmesine sessiz kalabileceklerini düşünmüyorum. Refaha kavuşmak istiyorlarsa Türkiye ile iyi geçinmekten başka çareleri olmayan Ermenistan'ın karşısında biraz daha sağlam ve tuzu kuru durmakta yarar var diyorum. Bakacağız ve göreceğiz. İnşallah tüm karşı çıkmalar mesnetsiz kalır ve problemler birer ikişer aşılır. Hepinize güzel bir haftasonu diliyorum. Hoşçakalın.

Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle...

Cem Özbatur




1 Mesaj/Yorum var. Mesaj/Yorum Yaz / Oku





 


Seyfullah Çalışkan

 Deniz Fenerinin Güncesi : Seyfullah Çalışkan


  YAZ PİYAZ-1

Hava acayip sıcak. Güneş yakmıyor, resmen etinizi dişliyor. Denizi anlatacak kelime bulamıyorum. Kopkoyu bir mavi, işvelenen akıl almaz bir zümrüt yeşil, tülden beyaz dalgalar. Gazeteler bu renge turkuaz diyorlar. O kadar ince işe pek aklım ermez. Bu deniz anlatılmaz. Farkında olmadan kapıldığınız, gözlerine dalıp kaybolduğunuz güzel bir kadın gibi. Yakıp kavuran ege sıcağında rüya gibi, düş gibi bir şey… Kıyılarını ince bir esinti yalıyor. Geceden sabaha kadar… Gün ağarırken birden duruluveriyor. Kıpırtısız, uykulu gözlerle zeytinliklere bakıyor sanki. Öğleden sonra yine köpük köpük… "Bu poyraz Pelitköy'ü tutmaz," diyorlar. "Orada inmeli sahile." Bana göre hava hoş. Bütün yollar Burhaniye'ye çıkar.

Yaşları otuzu sollamış iki erkek sahilde bir zeytinin gölgesinde soluklanıyor. Laf lafı, laf mötü çoktan açmış. "Al şimdi küçük bir kedi yavrusunu. Kaldır havaya, ta göğsüne kadar. Yere bırak bakalım ne olacak? Denemesi bedava. Dört ayak üzerine düşer. Çünkü peygamber efendimiz kedilere özel bir sevgi duyarmış. Başındaki izlere dikkat et. Parmakla taranmış gibidir. Çünkü peygamber efendimiz onun başını okşamıştır." Karşısındaki adam ondan birkaç yaş daha küçük. Anlatılanları saygı ile dinliyor. Hatta bir şeyler öğrenmeye hevesli bir öğrenci gibi. Gel de kıskanma şimdi.

Onları kendi haline bırakıp denize yöneldim. Kumlar ayaklarımı pişiriyor. Denize ulaşmak için koşmak zorunda kalıyorum. Su bel hizasına ulaşıncaya kadar yürüdüm. Deniz çivi gibi soğuk. Belki de bu nedenle insanlar yarı beline kadar suya girip sohbet ediyorlar. Plaja bakıyorum. Onlarca kişi yüzmeden öylece ayakta duruyor. Yüzenler de denize başlarını sokmamak için özel bir çaba harcıyorlar. "Ama böyle de yüzülmez ki deyip su atlıyorum. Kıyıya dönüp gözlüklerimi alıyorum. Deniz dupduru ve çok uzak bir görüş alanı sağlıyor. Su derinleşince birden dip yeşil çayırlar gibi yosunlarla kaplanıyor. Yosunlu bölgelerde denizkestanesi ve iri lapinalar görüyorum. Kayalıkta üç ahtapot gizleniyor. Kumlu dipler denizhıyarı kaynıyor. Dikenli deniz salyangozları, midye kabukları arasında öğlen uykusunda gibi görünüyor. Gözlükle çok eğleniyorum ama sütün sinirlerim üşüdüğümü söylüyor. Denizin dibindeki firuze renkli çayırları, küçük barbunyaları, ahtapotları bırakıp kıyıya çıkıyorum.

"Şefik Abi anlatmaya başlayınca kahvede oyunlar bırakılır, herkes sandalyesini onun yakınında bir yere çekerdi" diyor Rıdvan. Müthiş bir gözlemciydi. Anlattıklarında yer alan ince ayrıntılar akıllara ziyandı. Evden çıkıp kahveye gelişini neredeyse on dakika anlatırdı. Mesela "Kapıyı uzandım. Parmağım mandalın üzerinden kaydı. Mandalın üzerine yağ sürülmüştü. Dün çok gıcırdıyor diye menteşeleri yağlamıştım. Silmeyi unutmuşum. Elimi tekrar mandala attım. Ağır ve yaşlı kapı önce esnedi. Sonra hafif öne doğru eğilerek sallandı. Tutmasan bir kanadı gidip at arabasına çarpacaktı." Daha bunun gibi nice ayrıntılar.

Şefik abi anlattığı zaman bu ayrıntılar dinleyeni boğmazdı. Çünkü o Balıkesir İvrindi yöresinde kullanılan ilginç kelimeleri cümlelerinde harmanlamasını çok iyi bilirdi. Anlatımına her zaman masal veya bir fıkra ile başlardı. Arada sırada gazete okurdu belki ama kitap okumazdı. Her şeyi masallaştırmayı, ilginç bir olaylar dizini kurgulamayı onun kadar iyi beceren birini hiç tanımadım. Bazen durup dururken öylesine soruluvermiş bir soruya cevap olarak başlardı. Ama her zaman mutlaka anlatılacak bir masalı vardı.

Rıfat; "Şefik Abi," dedi. "Bunlar memleketin kemiğini, iliğini sömürdüler. Vatandaşı yiyip bitirdiler. Bunlardan kurtulmak lazım. Önümüzdeki seçimlerde kime oy verelim? Sen ne dersin?"

Şefik Abi hemen konuya girdi. Eski zamanlarda memleketin birinde vatandaşın biri kralına karşı istemeden bir suç işlemiş. Krala yamuk olur mu? Suçlu kralın huzuruna çıkarılmış. Kellesini bari kurtarabilse. Acaba kral ona nasıl bir ceza verecek diye herkes merak içinde beklemeye başlamış. Kral hizmetkârlarına emretmiş. Alın bu sefil herifi çırılçıplak soyun. Sonra bütün vücuduna tepeden tırnağa bal sürün. Güneşin altında bir yere kazık çakıp kollarını bacaklarını sımsıkı bağlayın. Kımıldayamasın bile. Bu adama yardım etmeye çalışan her kim olursa ona da aynı cezayı uygulayın. Adamı iyice bala bulayıp yere çakılan kazıklara bağlamışlar. Sinekler gelmiş, arılar toplanmış. Yoldan geçen biri adamın bu halini görüp acımış. Yanına yaklaşıp ellerini ayaklarını çözmek istemiş. Cezalandırılan adam yolcuyu uyarmış. Sakın ha, eğer bir şey yaparsan sen de aynı cezaya çarptırılacaksın. Beni boş ver git, canını kurtar. Hiç olmazsa sineklerini kovayım demiş yolcu. Onu öyle çaresiz bırakıp gitmeye içi elvermemiş. Sakın demiş adam, sakın ilişme. Üstüme konanlar sabahtan beri iyice beslenip karınlarını doyurdular. Şimdi dinleniyorlar. Bunları kovalarsan onların yerine daha aç olanlar gelir. Onlar doyuncaya kadar da benim anamı ağlatırlar. Bırak bu tok sinekler öylece üzerimde dursunlar. Onlar var diye başka sinekler gelemiyor.

Şefik Abi masalı özetledi. "Yani demem şudur ki; başımızdakiler artık iyice doydular. Daha fazla yiyecek halleri kalmadı. Bunları kovalarsak üstümüze yeni açlar üşüşürler. Onlarda doyuncaya kadar da anamız ağlar. Bırakın bunlar başımızda kalsın.

Şair "önde zeytin ağaçları arkasında yar" diyerek yanılıyor. Önde sahil, kumsal, deniz arkasında zeytin ağaçları demeliydi. Buralar eskiden üzüm bağıydı derler ya… Erdemiz körfezi şimdi bile hala zeytinlik. Çilli, benekli yeşil zeytinler gün boyunca sahilin şamatasına aldırmadan uyukluyorlar.

İki kadın havlularının üzerine uzanmış kitap okuyorlar. Belki de onlardan başka hiç kitap okuyan olmadığı için dikkatimi çekiyorlar. Arada bir çantalarının gölgesinde sakladıkları sularını içiyorlar. Çakma sarışın olan (saçlarının dipleri kapkara çıkmış) ötekine anlatıyordu.

"Ben küçükken boğuldum. Yedi yaşında falandım galiba. Hoplayıp, zıplarken derine gidivermişim. İmdat dedim kimse duymadı. Son anda kadınlardan biri fark etmişte kurtulmuşum. Bağır diyorlardı bana. Kendime geldiğimde cılız bir imdat diyebildim. Başıma toplananlar güldüler. Annem sıkı sıkı tembih etti. Sakın Babana söyleme. Sakın ola, sakın ha. Denize göndermez yoksa. Ertesi gün yeniden denize gittim. Çocukluk işte, şimdi böyle bir şey yaşasam, korkudan ayağımı bile suya sokmazdım."

Bu yazı Arkadaşım Nejat VAROL'a teşekkür için yazılmıştır.

Seyfullah
seyfullah@kahveciyiz.biz


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 9,339,339,339,339,339,339,339,339,33
              3 Kahveci oy vermiş.

0 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Uğur Erdoğan

 BaLdaki Tuz : Uğur Erdoğan


  en büyük fener, başka büyük yok...

şimdi başLığa bakıpta bu herif saf mı değiştirdi diyenLer oLacaktır.. evet yanıLmadınız oLayda bir safLık var… hem de büyük bir safLık…

Atatürkçü düşünce dernekLerine ergenokon bahanesi iLe ayLardır ani baskınLar düzenLeyip dernek hiyerarşisinin ve parasının dönüş şekiLLerine aşşadan yukarıya, yukarıdan yana, yandan tekrar üste doğru bakan hükümetin müfettişLeri ve savcıLarı iki gündür aLmanya'da deniz feneri (eu) derneği yöneticiLerinin kara para aktardığı deniz feneri derneği (tr) iLe iLgiLi oLarak hiçbir şekiLde kıLLanırını kıpırdatmıyorLar..

bu avrupada ki fener kuruLduğundan bu yana aLman müfettişLerin hesapLamaLarına göre 2002-2007 yıLLarı arasında 40.000.000 euro tutarındaki gurbetçi yardımının yakLaşık 18.000.000 euro tutarı Türkiye'deki fener'e ve kanaL 7'ye doLayLı yoLLardan aktarıLmış… paranın geLdiği yoLdaki kuryeLerden biri de eski kanaL 7 patronu şimdiLerde RTÜK başkanı şahsın adı geçiyor.. bu şahsın akp iLe bağını biLmeyen biri kaldı ise onu ''son sağır suLtan'' oLarak taçLandırmak gerekir…

kaLdı ki aLmanya'da bu deniz feneri oLayı geçen sene patLamıştı... bu günLerde yeniden gündemde.. üstüne üstLük deniz feneri derneği (tr) ramazan nedeni iLe her yere yine yardım posterLeri asmış ve her türLü operatör vasıtası iLe yardım taLep etmekte...

dün dikatimi çeken en iLginç noktaLardan biri de internet üstündeki haber portaLLarında (hürriyet - miLLiyet) en basit haberLerin biLe günLerce kaLmasına rağmen bu haberin apar topar çekiLmesi idi..

işte başLığa istinaden günün safLığı sorusu.. :
anayasa mahkemesinin kapatma cezası yerine vermiş oLduğu para cezasını bunLar deniz feneri muhabbetine yine bizLerden çıkartmak istiyor olabiLirLer mi.. ?

deniz feneri - para - akp iLişkisindeki trafigi kısaca öğrenmek istenLer için..
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=897037&Date=04.09.2008&CategoryID=77

Uğur Erdoğan


Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?


Rating: 10,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,0010,00
              3 Kahveci oy vermiş.

0 Yorum var.Yorum Oku   - Yorum yapabilmek için Sisteme Giriş yapmalısınız.


Yazdırmak için tıklayınız.

 


Ahmet Şeşen

 Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen


  Hacivat'ı Büdü olanın Karagöz'ü Edi'dir

- Efendim ..! Demem o ki; şu bendenize, yani ömür boyu duacınıza, şöyle elfazı düzgün, endamı süzgün, özü sözü özgün, sohbeti bal damlayan, göbeği az biraz yağ bağlayan, bazen gülen bazen ağlayan bir Editör gelse... Gelse şu dost Kahve Molası meclisine, kulak kabartsak Edi'nin davudi sesine...
( Birazdan gelecek hem de geldiği gibi patlatacak Büdü'nün ensesine ! )

- Ahhh ..! Hele biraz ABD bahçesi bilse, olmadı AB lehçesi bilse, B'yi D'yi boşverdik hiç olmazsa A demeye aşina olsa, bendeniz dinlesem o anlatsa, çoğunu tutup azını damlatsa, incir çekirdeğini doldurmayan 3-5 laf edip hibe fonlarıyla yan gelip yatsa ..!
( Eskiden yediğin hurmaların azı tırmalasa, çoğu münasip yerlerine batsa ! )

- Editör'üm Karagöz'üm; haydi yeni yayın dönemi hayırlara olsun vesile..
( Az kaldı Hacivat'ım Enişte'm, geliyor ensene okkalı bir sille ! )

- Yar, bana bir eğlence... Amaaaan bana bir eğlence medet ..!

.... Pata da küte de .... ( Al sana eğlence, şimdilik bununla idare et ! )

- Ahhhh ! Karagöz'üm ne yaptım ben sana, neden tekme tokat dalıyorsun ?
Deminden beri vıdı vıdı, kafamda sanki sahur davulu çalıyorsun ..!

- İlahi Karagöz'üm, demiştim ki; sohbet ederiz belki üç-beş kelam, evvela selam ...
Tamam işte Hacivat, sohbet öncesi benden de üç-beş aleykümselam...

- Aahhh, Karagöz'üm böyle mi denir "merhaba" ?
Selam için yeni ferman çıktı da benim mi haberim yok acaba ?

- Her ne ise; selam dedin de aklıma geldi, duyduğuma göre ilişkiler düzelsin diye cem-i cümle Mehteran-ı Hümayun'u alıp komşuda maça mı gidecekmişsin ?
Tepemi attırma Hacı Cavcav yoksa kafana odunu yiyecekmişsin ..!

- Karagöz'üm gitmene gerek yok, Direklerarası'nda tele perde kurmuşlar zaten naklen veriyorlarmış o maçı ..!
Sen kendine bak be adam ! Alacağım diye alkış, sen kalk elaleme desteğe kalkış, lakin önümüz kara kış ! Keserlerse vananı, bir torba kömürle mi ısıtacaksın alıp götürdüğün ananı ..?

- Ne güzel sohbet edecektik geldi diye Ramazan, unut artık ne Recep kaldı, ne Şaban...
Mani var mı Ramazan'da sen ondan haber ver .. Bu arada; bir maniniz yoksa annemgiller ziyaretinize geleceklermiş ...

- Olmaz mı Karagöz'üm var elbette bir sürü mani... Hmmm, bu gece kantoda Şetaret Hanım ile Letafet Hanım var ki gitmesem olmaz. Yarın iftara Suzidil Hanım ve Sivridil Cafer Efendi'yi konağa davet etmiş idik, yine olmaz.. Du bi bakiim, Dilruba Hanım ile Göksu'ya kayık sefası için Cumartesi mi gidecektik yoksa Pazar mı ? Yok yok Pazar günü Bihter Hanım ile Binnaz Sultan Korusu'nda yürüyüş yapacaktık. Cumartesi günü Göksu'dan denize akacaktık, boğazın akıntısıyla Reina'ya denizden dalacaktık...
Breh breh..! İlahi Haci Cavcav ihtiyarladıkça böyle mi palavra atacaktık ?

- Mani istemiştin buyur bakalım :

Ramazan gelmiş Kahve'ye,
Bolca koy kahveyi cezveye,
Eylül'e geldik az Mola derken,
Koca yaz geçti yine haybeye...
Doğru dedin Hacivat'ım, göbeğimin yağı eridi sıcaklardan bu da bana hediye !

- Pek incelme yok bakınca buradan, hiç zahmet etme gerek yok ne cetvele ne pergele ..!
Uzaktan belli olmaz Karagöz'üm az yaklaş hele ( Yine kaşındın sen hergele ! )

- Efendim artık göbek çevresini ölçüyormuş tabibim, velev ki yüz santimi aştın dikkat etmeliymişsin ya habibim ..!
E be Hacivat'ım garibim, madem kaşındın öyleyse ben bu köteğe talibim !

- Ahhh ..! Karagöz'üm yıktın perdeyi yine eyledin viran, varayım sahibine de haber vereyim heman ..! Gramofona bir plak koy bari de sazlar çalsın, gön
lümüz neşelensin, ömrümüz bir dem alsın, hep özlediğimiz gibi memleketin dörtbir yanına huzur dalsın, şu kötek işi de mümkünse bir başka bahara kalsın...
Tamam Haci Cavcav, al sana istediğin gibi bir Nihavend, bestesi Minür Nurettin SELÇUK, güftesi Behçet Kemal ÇAĞLAR...

Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan,
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan ah Kalamış'tan,
Yok zerre teselli ne gülüşten ne bakıştan,
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan ah Kalamış'tan,

İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar, aşkı ne anlar,
Düşsün suya yer yer erisi eski zemanlar, eski zemanlar,
Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar, şarap rengi dumanlar,
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan ah Kalamış'tan,


Ramazana uygun olsun dedik; varsa sürç-ü lisanımız affola,
Hepinize bol Kahve, yeni yazılarla yine keyiflerde bir Mola...

asesen@kahveciyiz.biz